Ardımızda bıraktıklarımız, göçüp giden aile büyüklerinin derin izleri, haksız bir vedayla çıkıp geldiğiniz memleketimize ait bizi terk etmeyen anılar, aidiyetin tortuları, kök salamamanın sancıları genelde ve özelde duygusal mayın tarlaları değil midir?

Bu soruma yanıtınız evetse; düşler, gerçekler, yaşananlar ve yaşanacaklar arasında gidip gelirken ve yeri tam da gelmişken belleği yardıma çağırarak anılara dalalım mı?

Bazen insan kendini kapana kısılmış gibi hisseder ya! Evde, okulda, ailede, iç dünyasında, ülkede, gurbette bu kapan kendini daha çok hissettirir ya!

Sonra aklınıza birden bire son yıllarda durmadan ve yüksek perdeden duymaya alıştığımız; “noktasında, çerçevesinde, kabul edilemez, gayreti içerisindeyiz” gibi moda kavramlar gelir ya! Bunları düşününce de insan keşke bazı kavramlar iyi kavransa, tecrübeli de olsanız(!) bazı gerçekler görmezden gelinmese, gerçeğin gücünü değiştirmek kolay değil der ya!

Duyduklarınız karşısında bir an içinizin boşaldığı anlar, ne diyeceğinizi bilemediğinizden sessiz kalmayı tercih ettiğiniz zamanlar olur ya! Yaşadığınız kısa ya da uzun süreli şoku atlattıktan sonra, kocaman bir soru işareti zihninizi mesken tutar ya! İşte bugün tam da onları sütuna yatırmak istedim…

Her yer beton, her yer bina, her yer AVM iken, artçı ve öncü depremler sık sık gelip bizi yoklarken, insanlar için korku temelli kaygılar gelip çatmışken, üzerine beton yığarak bozduğumuz toprak- hava- su dengesi içinde soluk alamazken başka ne yazılır ki demek istedim…

Bazı özel durumlarda halk kendine tembelliği yasaklamalı, her şeyden sorumlu olmalı ki sorunlar daha kolay çözülsün, sık sık ekranlara çıkıp depreme karşı ne denli sağlıklı bir sistem kurduklarını böbürlenerek anlatan yöneticilere de; sallanan binalara, çöken evlere, çatlayan duvarlara baksanız yeterli olmaz mı demek istedim.

Ayrıca kulaklarımızda çınlayan başka sesler için, örneğin; deprem duası, bu işin kader olduğu, ya da günahkârlara ceza verildiği gibi bilim, hak, hukuk, akıl, vicdan, ilim rafa kaldırılınca olanlar ve olacaklar hakkında bu safsatalar doğru mu diye sormak istedim.

17 yıldır ülkeyi gerçek sorunlarıyla yüzleşerek değil, ana problemlerine odaklanarak hiç değil, yüzeysel polemiklerle ve gündemi meşgul eden sıradan açıklamalarla idareye çalışan bir anlayışla bu kadar yol ve mesafe ancak alınır diye düşünenlere! Hastalıklı hayvan yedirmek, günü geçmiş aşıları yaptırmak, toplu zehirlenmelere neden olmak umurunuzda mı diye sormak istedim?

Pazar ve marketler ateş pahası iken, yurttaş en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazken, pazar esnafı alıcının meyveye parası kalmıyor diye yakınırken, kasaplar et almak grama düştü diye söylenirken, hiçbir şeye gücü yetmeyen dar gelirli yurttaş kilodan taneye inerken, bu koşullara rağmen enflasyonun düşmesi ne yaman çelişki demek istedim?

Zamlar yağmur olup yağarken, hayat pahalılığı yuvaları yıkıp ocakları söndürürken, yeterli beslenememekten kaynaklanan hastalıklar artarken, enflasyondaki mucize düşüş izaha muhtaçtır, hele de tek haneye inmesi tek sözcükle mucizedir demek istedim! Sarayın izni olmadan herhangi bir konuda açıklama yapmak mümkün değilken, en basit bir şey söylemek için bile önceden onay gerekirken enflasyon ve benzeri konulara yönelik açıklamalar kuşkusuz ki bilgi ve onay dâhilindedir diye anımsatmak istedim.

Madem enflasyon hesaplanırken at nalı çivisi, leblebi ve bal kabağı fiyatları esas alınmış. O halde düşürülen enflasyonu stabil hale getirmek ve damadı üzmemek için hemen bir at alıp, bol leblebi ve bolca bal kabağı tüketerek, karınca kararınca destek oluruz demek istedim…

Tam kararımı uygulamak üzere iken; aklıma çarşı pazara çıkan ve sık sık cebini yoklayan emekli,  fiyatları ve etiketleri gördükçe cüzdanına bakan kadınlar, annesinin eteğini çekiştirip meyve ve oyuncakları gösteren çocuklar gelmez mi? Hemen gözden ayrılıp ip gibi akmaya başlayan yaşlarımı özgür bırakıp yere baktım…

Yönetim erbabına da! Duydunuz mu hiç? Tanık oldunuz mu ya da! Çarşı pazar yangın yeri! Yokuş aşağı giden bir ekonomi, şimdilik yüzde 9 denilen bir enflasyon, (şimdilik diye hatırlatırken), unutmayın ki son 17 yılın yapılan tüm yanlışlarını ve ağır bedelini bu millet ödüyor demek istedim…

Ve Hamidiye suyu bile düne kadar sadece bir su iken bugün siyası bir figür haline getirilip, parti rozeti takılıyor, damacanalara politik bir sinyal ve mesaj yükleniyor, yüksek tepelerin emriyle pek çok kurum bu suyu almaktan vazgeçiyor bu nasıl iş diye sormak istedim…

Bu arada Düzce’de Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını saçma ve gereksiz bulan belediye meclisi üyelerini, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne eski yıllarda kapağı atanların işe gelmeden aldığı torpilli maaşları es geçmek istemedim. Hadi biraz iyimser olup bu haberleri iki şekilde okumayı denesem mi diye düşündüm! İlki gülüp geçmek, yola daha coşkuyla devam etmek. İkincisi ülkenin ekonomik düzeyinin yüksekliğiyle gurur duymak! Arada kaldım…

Tam da burada aklıma gelen bir örneği paylaşmak istedim!  Galatasaray Lisesi’nin efsane müdürü olarak tarihe geçen ünlü şairimiz Tevfik Fikret’e dönemin padişahı iki öğrencinin okuldan atılması için buyurur; “kovulmaları irademdir.”

Fikret; “Bu da benim irademdir”  der, buyruğa karşı çıkar ve iki öğrenciyi kovmayı reddeder, kendisi kovulur ama seçimini yapar. Bu kapana, baskıya, iradeye hayır demektir. Ve kişiliğin evetlerden çok hayırlarla geliştiğinin çarpıcı bir örneğidir. Niye hatırladıysam artık?