Yazıya başlarken sonunun nereye evrileceğini çok da bilmiyorum ama bir eğitimci olarak görev ve sorumluluğumu, haddini bilen biri olarak uzmanların hakkını yememe konusunda ki sınırlarımı biliyorum…

Aslında son yıllarda sıra dışı görünen, ama alıştığımız haliyle sıradanlaştırılan o kadar çok sorun yaşadık ve yaşıyoruz ki! Soğukkanlılık, şaşırmama hali, alışma, aldırmama, kanıksama gelip içimize yerleşti, kök saldı, gitmiyor bi türlü!

Öncelikle çok soğukkanlı ve umursamazca baktığımız eğitimde acı tablo şudur!

Bazı ekranlara, çok az basın organına yansıyanlara göre; 2019-2020 öğretim yılına 1 milyon öğretmen ve 18 milyon öğrenci pek çok sorunla eğitime başladı.

CB; “Sınıfları 20 kişiye indirdik” dese bile, ilgililer ve aileler sınıf mevcutlarını 40- 50- 68 ve daha üstü diye açıkladı. Bu şu demektir! Yönetimin gözde kurumlarına göz kırpılıp arka çıkılırken ve oralarda sorun yaşanmazken, pek çok okul öğretmenden yardımcı hizmetliye, teknik alt yapıdan araç gerece kadar pek çok eksikle boğuşmak zorunda kalacaktır.

Hal böyle iken! Bize de başta eğitim öğretim kurumları, bilim yuvası olması gereken yüzlerce üniversite, eğitimciler, konunun tıbbi ve diğer yetkin uzmanları, hele de MEB yetkilileri neredeler ve neden suskunlar diye sormak kalacaktır.

Türkiye; eğitime OECD ortalamasının yarısı kadar bütçe ayırıyorsa, ülkemiz bu oranla eğitime en az harcayan 3.ülke ise, en çok ayıran ülke olan Lüksemburg 21 bin 705 dolar harcarken, biz 5 bin 633 dolarla Şili ve Litvanya’nın altında yer alıyorsak alınacak çok yol, aşılacak çok dağ var demektir…

Müfredatın ne olduğunu, yapılmak istenenin ne olduğunu hissedecek kadar bilgili ve deneyimli biri olarak altını çizmem gereken bir konu daha var. O da şu; çocuklarımızı ve gençlerimizi bilimle, sanatla doyurduğumuz donattığımız gün pek çok sorunu da çözmüş olacağız. Ancak önemli olan buna gönüllü olup olmadığımız!

CB diyor ki; “Ders müfredatlarını özgürlükçü, demokratik ve objektif bir anlayışla yeni baştan hazırladık. Milletimizin inancını, insanımızın değerlerini hor gören ideolojik unsurları ders kitaplarından tamamen temizledik.”

Her konuda söz sahibi bir yöneticiye sahip olmak çok kıymetli!

Ancak soru şudur! Müfredattan ayıklanan bu unsurların ne olduğunu biz bilemeyiz. Bildiğimiz o ki; Kütüphanesi, laboratuvarı, spor salonu, yemekhanesi, giderek yolu, öğretmeni, dersliği olmayan bunca okul varken; kalkıp bütçe yetersizliği, kaynak azlığı gerekçe gösterildiğinde! İnsanın aklına ister istemez, lükse, şatafata, saraya,  uçak ve araç filolarına harcanırken neden okullara “kendi yağınızla kavrulun” deniyor sorusu geliyor?

Yine durup oturup üniversite sayımızla övünenlere iyi de! Değer ve bilim açısından dünyada 36. sırada Avrupa’da 19. sıradayız diye hatırlatmamız gerekiyor.

Genç işsizliğin yüzde 25 olduğu ülkemizde, her ay 900 bin kişinin işsiz kaldığı günümüzde; üniversite mezunu işsizler ordusu olması gerekenler için;  “Var mı, hani, nerede?” diye soruyorsa, büyük sorun budur, bu konu etraflıca düşünülerek gündeme alınmalı ve yatırımlar ona göre planlanmalıdır.

Söylediği her söz alkışlanan, düşündüğü her şey onaylanan, her isteğine yaşa varol şeklinde karşılık alan yetkililer; bu sorulara hayali, havada kalan, gerçekçi olmayan yanıtlar yerine gerekçeli, samimi, hayata geçirilebilir, gerçekleştirilebilmesi bu kadar zaman alır gibi tatmin edici yanıtlar vermelidir.

Aksi halde yokmuş gibi davranıp, başımızı çevirsek de İŞKUR’un önünde uzayıp giden kuyruklar, katlanarak artar…