¨Sözde Arap Baharı¨, gerçekte ¨Kanlı Sonbahar¨ fırtınası, 2011’de Libya lideri Kaddafi’yi devirdi. 2011’den bugüne iç savaş yaşayan Libya, devletlerin “güç mücadelesi coğrafyası”na dönüştü. 

Irak’tan sonra Libya’yı parçalama planı doğrultusunda, 2011’de Fransa, İngiltere ve ABD öncülüğünde Libya’ya saldırı başlatıldı.  Türkiye bu projeyi okuyamadı ve ne yazık ki, TBMM’den tezkere henüz çıkmamışken, Libya’ya müdahale için dört fırkateyn, bir yardımcı gemi ve bir denizaltı ile NATO’ya katkı sağladı. Tarihinde bir iç savaşa taraf olmayan Türkiye, enerji kaynaklarının kontrolünü hedef alan ABD planının yanında yer aldı. Gelinen aşamada ABD’nin projesi gerçekleşti ve Libya parçalandı…

Libya’da Trablus merkezli “Ulusal Mutabakat Hükümeti” (UMH) ile Halife Hafter’in kontrolünde Tobruk merkezli “Libya Ulusal Ordusu” (LUO) arasındaki güç mücadelesi, Türkiye ve Rusya’nın girişimiyle ateşkes sürecine evrilmiş durumda. Hafter güçleri Libya’nın yaklaşık yüzde 80’ini; UMH ise yüzde 6’sını kontrol ediyor. Hafter’i Rusya, Fransa, Mısır, Ürdün, Sudan, Çad, BAE, Suudi Arabistan; UMH’yi ise, BM ile AB’nin bazı ülkeleri ve Türkiye destekliyor. Türkiye, UMH cephesinde; yani Rusya’nın karşısında yer alıyor.

İstanbul’da, 8 Ocak 2020’de Türkiye ve Rusya liderleri zirvesinde, Libya ve İdlib’de (Suriye) 12 Ocak saat 0001’den itibaren ateşkes konusunda anlaşma sağlandı. Bu anlaşma, Türkiye ve Rusya’nın Suriye’de olduğu gibi Libya’da da önemli iki aktör olduklarının göstergesi. Ateşkes uygulaması, İdlib’de pek başarılı olamadı. Libya’da tarafların ateşkese uyacaklarını belirtmeleri önemli bir adım. Ancak, çok sayıda grubun vekâlet savaşını yürüttüğü bir ortamda, zaman zaman ateşkes ihlallerinin olabileceği olasılığı da oldukça yüksek.

İç savaş durumundaki, denizaşırı bir ülkeye, Libya’ya asker gönderme kararı, ilk defa uluslararası bir görevin dışında doğrudan Türkiye’nin inisiyatifiyle gerçekleşiyor. Bu açıdan, Libya’ya asker gönderme sahada var olma politikasının riskli adımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Fakat Türkiye-Rusya arasında sağlanan ateşkesin başarısı ve tarafların buna uyacaklarını belirtmeleri bu riski düşürebilir. Ayrıca, Libya iç savaşına diplomatik yöntemlerle çözüm bulma arayışları da Türkiye’nin Libya’da asker bulundurmasıyla ortaya çıkacak riski kabul edilebilir bir düzeye çekebilir.

Türkiye, Suriye’de ve Mısır’da izlediği politikanın benzerini Libya’da tekrarlıyor. Suriye ve Mısır’da taraf olmayı tercih etmiş, karşı cepheyi tümüyle reddetmişti. Sonuçta, Türkiye’nin karşı olduğu ve işbirliğini reddettiği Suriye’de Esad ayakta ve Rusya Esad’ı desteklemeyi sürdürüyor. Türkiye’nin kabul etmediği Sisi, Mısır’da gücünü artırdı ve ABD ile Rusya’nın desteğini arkasına almayı başardı.

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında yapılan ve “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ile “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası”,  karşı cephede yer alan ülkeleri tedbirler almaya yöneltti.

Türkiye özellikle, Doğu Akdeniz’deki 10 kıyıdaş ülkeden Mısır, İsrail ve Suriye’yle diplomatik kanalları açma potansiyeline sahip olmalıdır. Doğu Akdeniz’de, Suriye’de ve Libya’da ulusal çıkarların en ekonomik şekilde sağlanabilmesi, kuşatılmışlıktan kurtulma ve masada daha etkin olunabilmesi yönünden Türkiye, Libya’da Hafter cephesiyle, Doğu Akdeniz ve Libya bağlamında Mısır’la, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu kapsamında İsrail’le diplomatik kanalları açabilmeli ve bu ülkelerle işbirliği yapma başarısını göstermelidir. “Türkiye’nin Libya’da ne işi var?” sorusu hatalı. Türkiye Libya’da olmalı. Fakat Türkiye, Libya’da iki tarafla, hem Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle hem de Hafter’le diplomatik kanalları açık tutmalı ve görüşebilmeli. Böylece, hangi taraf kazanırsa kazansın ulusal çıkarların zarar görme riski o derece düşük olur.

Rusya arabuluculuk rolünü üstlendi ve 13 Ocak 2020’de, Libya’daki tüm tarafları ateşkes için Moskova’da bir araya getirmeyi başardı. Ancak Hafter, Moskova’da ateşkes anlaşmasını imzalamadan Moskova'yı terk etti. Tabi onu destekleyen ülkelerin Fransa, Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ın etkisi göz ardı edilmemeli. Hafter’in ateşkesi imzalama koşulları ise şu maddeler: Yeni hükümetin Tobruk’un onayını alması; Ateşkesin Türkiye olmadan uluslararası heyet tarafından gözlemi; Hafter ordusunun Trablus’a girmesi ve Türkiye ile Suriye’den gelen askerlerin Libya’dan ayrılması. Bu koşullar doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor. Türkiye, Libya’da her iki tarafla diplomatik kanalları açık tutabilme başarısını gösterebilmeliydi, ama olmadı. Türkiye, Hafter’in de masada yer alacağını düşünmeliydi, ama olmadı…
Suriye yönetimiyle işbirliği olsaydı, PYD/PKK terör örgütüyle mücadele; sığınmacıların ülkelerine gönderilmesi ve İdlib’de ortaya çıkan olumsuz tablonun giderilmesi konularında Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından daha uygun bir iklim oluşturulabilirdi. Mısır’la iyi ilişkiler sürdürülseydi, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY’ye karşı Mısır Türkiye’nin yanında yer alabilir ya da tarafsız olabilirdi. Libya’da Mısır, tümüyle Türkiye’nin karşı cephesinde olmayabilirdi. İsrail’le olumlu yönde politika sürdürülebilseydi, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bir İsrail olmayabilirdi. Türkiye’nin Mısır ve İsrail’de büyükelçisi bulunmuyor. 13 Ocak 2020’de, Türkiye MİT Başkanı’yla Suriye İstihbarat Başkanı’nın Moskova’da bir araya gelmesi, Suriye’yle işbirliği adımlarının atılması yönünden oldukça önemli. İşbirliği adımları kararlılıkla atılmalı ve Adana Mutabakatı gecikmeden aktif duruma getirilmeli.

Rusya, Suriye’de olduğu gibi Libya’da da birinci aktör olmayı başardı.  Böylece, hem Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu güçlendirmiş hem de Kuzey Afrika halkasını zincirine eklemiş oldu. Libya ve Suriye’de jeopolitik üstünlüğü ele geçiren, tüm aktörlerle masaya oturma başarısını gösterebilen bir Putin var. Stratejinin faktörlerini çok iyi kullanabilen, en az maliyetle en fazla getiri elde edebilen bir aktör. Rakibinin, düşmanının hatalarından faydalanmayı ve ortaya çıkan fırsatlardan yararlanmayı çok iyi bilen Putin, 2011’de Libya’dan uzak kalmanın zararını fazlasıyla karşıladı bile…

Rusya, Libya’da Hafter’i desteklerken, 13 Ocak 2020’de Moskova’da hem Hafter’i hem de karşı cephedeki Sarraj’ı konuk ediyor. Putin, arabulucu olarak tarafları bir araya getiriyor. Aynı anda, Türkiye’den Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve MİT Başkanı Moskova’da görüşmeler yapıyor. İtalya ve Fransa iki tarafla görüşüyorlar. Öte yanda Berlin’de, 19 Ocak 2020’de tüm tarafların ve ülkelerin katıldığı Libya zirvesi, Almanya’nın ev sahipliğinde toplanıyor. Oysa, tarihi süreç yönünden ev sahipliği Türkiye’nin hakkı değil miydi? Tarihi bağlar dikkate alındığında, Libya’da taraflar arasında Türkiye’nin uzlaşmacı rolünü üstlenmesi gerekmiyor muydu? İki tarafla diplomatik kanalları açık tutabilen bir Türkiye, taraflar arasında arabulucu olamaz mıydı? Yani, Rusya ve Almanya’nın rolünü, Türkiye üstlenemez miydi?

Ne demişti Sun Tzu 2.500 yıl önce… “MükemmeIIik, her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Savaş tarihinin değişmeyen ve geçerliliğini koruyan hükmüdür bu… “Sert gücü”, “askeri gücü” kullanmak bir yöntemdir. Ama “yumuşak güçle”, “sert gücü” uygun şekilde kullanmak, “akıllı güç”tür. Hatay’ın Türkiye’ye katılışı, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı dışında kalabilme başarısı, Kıbrıs Barış Harekâtı böyle bir “akıllı güç” stratejisinin sonuçlarıdır.

Yani, özetle, “Dünün çözüm olarak görülen politikaları, bugünün ana sorunu oluyorsa” durup sorgulamalı... “Bugünün çözüm olarak görülen politikalarının, yarının ana sorunu durumuna gelmemesi” için de Libya’da her iki tarafla diplomatik kanalları açık tutmalı… Türkiye açısından, yalnızlık artık hiç değerli değil…