Hadi İran övelim ve şans dileyelim

Ben ergenken İran ile korkutulurduk: İran’a mı dönelim istiyorduk yoksa? 

1992’de İran’a gittim. O da ne? Fıstık gibi yer. 

Ama bir ceberrut devlet, şapkanız uçar. Hindistan’dı asıl hedefim. Kim bilir ne zaman döneceğim? O yüzden yanımda kitap kaset bol. 

MAHPUS KASETLER

Bir çanta kasetimi telle bağlayıp mühürlediler. Sıkı sıkı tembihlediler: Mührü açarsan başın büyük derde girer.

Hafazanallah İran’da caz dinlerim, dinletirim, ülke yozlaşır filan.

Sonra kitaplarımın yarısını aldılar. Dedim ‘Niye bu yarısı?’ Dediler ‘sakıncalı’. İki tane Kafka vardı aldıklarının arasında. Dedim ‘Bununla en fazla depresyona girersiniz, kötü bir şey olmaz ülkenize’. Dinlemediler.

Derken sırt çantamda kondom buldular. Anlamadılar. Anlattım. Anlatınca önce bir kahkaha sonra rica ettiler birini açtım gösterdim. Başıma toplantılar, minik bir stand-up gösterisine döndü konu. Orada oluşan sempatinin de yardımıyla kitaplarımı kurtardım ama.

VE KADINLAR…

Saatler sonra Gürbulak’tan çıkabildiğimde bir otobüsle Tebriz’e yollandık. Otobüste bir kadın yanına bir erkek oturdu diye çıngar çıkardı. Bayan yanı mevzuu. Fakat çıngar çıkaran kadın bizim memlekettendi. İranlılar, şoför dahil şaşkındı. Benim yanımda oturan kadın anlatmaya çalıştı: Bak benim yanımda da erkek oturuyor. Bir şey olmuyor.

Tebriz’de bindiğim taksi dolmuşta öne oturdum. Hop yanıma bir güzel kadın oturdu. Tek kişilik yerde iki popo. İster istemez bitişik nizam. Kadın rahatsızlığımı, mahcupluğumu anladı, kolumu kaldırdı, omuzuna attı ve kahkaha atıp göz kırptı. Keşke flört ediyor olsaydı. Zarifçe dalga geçiyordu.

Karaborsada dolar bankanın 20 katını veriyordu. Banka memuru, polis bile İstanbul caddesini gösteriyordu döviz bozmaya.

Her yerde “mahvare” vardı, Türk TV’leri seyrediyorlardı. Herkes İbrahim Tatlıses dinliyordu. Bir de muntazam Türkçe şapkanız uçar. Tek problem devlet ve etsiz yemek yokluğuydu. 

Şok üstüne şok geçirdim İran’da. Bu kadar yardımsever insanlar, bu kadar güzel memleket. Şu sokakta gezen tüyü bitmemiş lümpen devrim muhafızları olmasa bir de. 

“Mümkünse devleti yıkalım hemen İran’a dönelim” diye düşündüm.

TAAROF

1999’da ikinci kere gittim. Kız arkadaşımla. Et yemiyoruz. Tebriz’deyiz. Şimdi yine iyi de 1999’da sebze sokakta çok zor. Biz de zorlanıyoruz. Büfe gibi bir yerde bir tepsi gördük. Mis gibi sebze yemekleri var üzerinde. Aynısından istiyoruz deyip oturduk. Afiyetle yedik. Hesabı sorduk. “Kalsın” dedi. 

(Taarof İranlıların arasında bir nezaket kuralı. Bir şeyi kabul etmeden önce reddetmeniz gerekiyor. Taksiye bindiniz, 100 lira yazdı. Taksici önce kalsın diyecek. Siz ısrar edeceksiniz. Bu iki üç kere sürecek, sonra mutlaka ödeyeceksiniz ama. Yahut bir şey ikram ediliyor, canınız çekiyor. Kalsın diyeceksiniz. Merak etmeyin, ısrar ederler. Bu şekilde birbirlerini yüceltiyorlar. Bütün alışverişlerini bir rıza akdine bağlıyorlar. Müthiş bir şey.)

Biz de taroof sandık, adama ısrar ettik. Adam ne dese beğenirsiniz? “Yok hakikaten kalsın. Yemek satmıyorum ki para alayım. O benim öğle yemeğimdi. Eşim bana getirmişti. Burası lokanta değil bakkal. Siz çok iştahlı istediniz ben de dayanamadım verdim. Merak etmeyin eşim getiriyor yenisini.” 

Biz adamın karşısında küçüldük, küçüldük, miniminnacık kaldık. Adam bastı kahkahayı. Bizi dostça rahatlattı. Çok memnun olduğunu söyledi yolladı.

TÜRKİYEM MONŞERİM

Ne hazin bir rastlantıdır ki elli metre ötedeki Türkiye Büyükelçiliğinde işimiz vardı. Kapıyı çaldık. Diyafondan bağırdı bir maganda ses: “Ne var?”. “Açar mısınız lütfen?”. “Buradan söyle, ne var.” “Kardeşim yolun ortasında bağıra bağıra söyleyemem derdimi lütfen açar mısınız?” “Buradan söyleyeceksen söyle” diye tersleyince uydurdum: “Ben Hürriyet gazetesinden Metin Solmaz. Sadece 3’e kadar sayacağım.” Yalan tabii. Atlas Dergisi için fotoğraf çekiyorum bir yandan ama konuyla ne alakası var?

Zzzt. Basıldı otomata. 

Gazeteci korkusuyla gelen nezaket. Yukarıda konsolos dahil sıraya dizilmiş özür diliyorlardı. Utanç verici bir görüntü. 

TÜRK’ÜN TÜRK’TEN…

Dünyanın her yerindeki hariciyecilerden dinlediğim saçmalığı anlattılar. Ah, ah. Herkes şehirdeki düşmandı ve kötüydü. Hiçbirine güven olmazdı “bunların”. Dedik olur mu? Dedi siz bilmezsiniz ben yıllardır buradayım.Sonra başka hariciyeci arkadaşlarımdan dinledim. Pek çoğu görev süresini tamamlayana kadar aynı lokantada yiyip aynı iki nokta dışında bir yere gitmeden tedirgin nizam yaşar gidermiş.

(Bu arada bu özellik sadece diplomatlara ait değil. Her nasılsa bizim halk dil bilmez yol bilir. Gider dünyanın öbür ucuna yerleşir akla gelmedik işler kurar. Ama her durumda yaşadığı yerdeki insanlar onun kötülüğünü istiyordur. Bu şimdi şimdi değişiyor ama gözleyebildiğim kadarıyla.)

VE TAHRAN

Sonra Tahran’da kültür ateşesi arkadaşım gezdirdi bizi. Gördüğü her Humeyni resminin yanına fotoğraf çektiriyor ve diyordu ki “Belge bunlar belge. Birkaç aya gidiyor mollalar.”

Öyle bir umut hakimdi ülkede. Mollalar gidiyordu. Gitmediler.

Söylediklerine (ve okuduğuma göre) gitmeye hazırlarmış aslında. Fakat devralacak kimse yokmuş yönetimi.

2015

2015’te 1 yaşında bebeğimiz Dünya ve 4 yaşındaki delikanlımız İlyas ile gittik İran’a. Güzel arkadaşım film yönetmeni, İstanbul’da mûkim Mehdi Shabani’nin eski arabasına atladık, bir aya yakın gezdik. Gezdik dediğim küçük çocuk tutucudur. Çok sevmez yer değiştirmeyi. Tahran ve İsfahan’da kaldık ve civarını gezdik temel olarak.

Çok değişmişti her şey. Çok umutsuzdu. 2009 “kalkışması” bastırılmıştı. Devlet küçük gösterilerden bile korkuyordu.

Aslında 1999’a göre bir rahatlama vardı görünen. Ama işte mollalar oradaydı. Hala totaliterdi. Ve rahatlama sahici olmayıp içinden umudu çekince pek bir şey kalmıyordu geriye.

Hazin bir hikaye olarak dinledik. İnsanlar artık iş görüşmelerinde ülkeyi ne zaman terk edeceklerini soruyordu. Eskiden terk edip etmeyeceklerini sorarken…

HADİ BİRAZ İRAN ÖVELİM

O kadar hak etmediği şekilde öcüleştirilmişti ki vaktinde biraz belki ondan İran övmek moda oldu. O ne güzel ülkeydi, ne kadim kültürdü, ne biçim sinemaları grafikleri vardı. 

Gerçekten de öyle ama.

Bir kısım cahil seküler Suudilerle karşılaştırır İran’ı. Alakası yok. Hatta iki ülkenin tek ortak noktası şeriatla yönetiliyor olması. Ama farklı mezheplerin şeriatları tabii.

İran çok daha sahici bir ülke. Mesela o şekil karizmatik bir Suudi sinemasından bahsedilemez. O kadar totaliter bir rejim altında mucize gibi bir sinema, grafik, müzik var. Muhtemelen Suudi’ler sinema işine girmeye kalksa Warner Bros’u satın alarak filan başlar işe. 

Ezcümle ne kadar İran övsek azdır. Bir kurtulsunlar bakın görün ne kadar daha şahane bir komşumuz olacak. 

KALDIRIM TAŞLARININ ALTINDAKİ KUMSAL

Şimdi sokaklar hareketli. Daha önce de çok oldu böyle İran’da. Hele 2009’da “gitti gidiyor” diye seyrediyorduk. 

Diyorlar ki bu sefer farklı. Bu sefer orta sınıf da sokakta. Halk daha aktif. İnşallah öyledir. İran’ı kadınlar kurtaracak. En çok onlardan umutluyum. İran’ın özgüveni yüksek, cesur kadınlarına kuvvet diliyorum. İnşallah Mahsa Amini’nin kanı başlarına daha da bela olacak. Ama biliyoruz ki devlet ceberrut. Kitleler örgütsüz. Şimdiden 50’ye dayandı ölü sayısı. İhtimal daha da fazladır.

Hem mollalar devrilirse kim gelecek? İnsan ister istemez Çavuşesku’nun son konuşmasını ve ülkeye sonra olanları, Arap Baharı’nı ve sonra olanları filan hatırlıyor.

İran halkı için çok endişeliyim. Bütün kalbimle onlarla beraberim. Çok çektiler. Umarım mollaları yollarlar. Umarım sonra da sokakları boş bırakmazlar ve gelenin gideni aratmasına da engel olurlar.