Yıllar önce internet ve sivil katılımla ilgili bir Avrupa Birliği projesine danışmanlık yapmıştım. Proje sonunda Bilgi Üniversitesi’nde konuşmalarımız vardı. Yörük Kurtaran ve Avi Haligua vardı, (başka kimse var mıydı hatırlamıyorum) güzel ve kalabalık salonda konuştuk. Benim konuşmam biraz uzadı. Çünkü konu değişti. Konu geldi internette eğitime dayandı. Sonunda bir adam gülümseyerek gözlerini gözlerime dikti, emin adımlarla üzerime yürüdü. Elini uzattı ve şöyle dedi: “Merhaba ben rektör.”

Kulaklarıma inanamamıştım. Rektörlük yapan başka birileriyle de tanışmıştım, hatta sevmiştim bile bir miktar. Bu bambaşkaydı ama. Eşsizdi. İltifatta tasarrufta bulunmuyordu. Bu, aslında rektörler (hatta yöneticiler) arasında yaygındır. İltifatta tasarruf etmezler. Bol bol güzel cümleler kurarlar hakkınızda. Azıcık kişisel gelişim kitaplarından çıkma durur bu iltifatlar. Rahatsızlık verir size dinlerken. Gerçek midir değil midir bilinmez, aslında derdi nedir, bir derdi var mıdır, yoksa ortaya mı konuşmaktadır anlaşılmaz.

Bizim rektörünki öyle değildi. Samimiydi. Adam sanki beraber askerlik yapmışız da karşılaşmışız gibi konuşuyordu. 

Öyle içtendi. İş bitiriciydi de. Hemen oracıkta söyleyeceğini söyledi. Benden isteyeceğini istedi. Özet sorularını sordu. Özet cevaplarını aldı. Bütün konuşmayı yönetti. Belli ki bunlar ön görüşmeydi, odasına davet etti. Ben şaşkınlık içinde takip ettim.

Yolda adını da sordum. Ayıp tabii, ama bilmiyordum. “Aydın Uğur” deyince, “Aaa, Keşfedilmemiş Kıta” deyiverdim. Kahkahayı bastı.

Beni odasına götürdü. Odada bir güzel ses düzeni vardı. Böyle Michel Petrucciani gibi bir caz çalıyordu. Yani, klasik ama öyle çok klasik de değil.

O da ne, elimde bir bardak buluverdim. İçinde viski vardı.

Uzun uzun sohbet ettik. Kahkahalar attık. Projeler planladık. Uzun uzun projeler planladık.

Sonra hep Aydın Uğur adı geçince daha bir dikkatli oldum. Daha bir sevgiyle durdum. Bütün öğrencileri, ona yakın olmuş herkes çok seviyordu bir kere. Aydın Uğur adı geçerken gülümsemeyen, sitayişle bahsetmeyen kimseyi görmedim. 

Dün arkasından yazılanlara baktım; aynı. Nasıl samimi, nasıl sevgi dolu. Zalim covid.

Planladığımız projelerin hiçbirini yapamadık ayrı mesele. Ama olsun. Birkaç kere toplandık. Denedik. Aralıklarla telefonla konuştuk. Müthiş bir insan tanımış oldum. Keşfedilmemiş Kıta’yı buldum.

Keşfedilmemiş Kıta, 1980’li yokluk yıllarını çocuk ve ergen olarak yaşamış birisi için bir nimetti. Bugünden bakınca çok acayip görünüyor. Ama o yıllarda iki türlü yazardı insanlar. Ya aşırı sıkıcı, boğucu, zorlama… Ciddiyet adına paragraflık cümleler, dolaylı anlatımlar, bir türlü sadede gelememeler filan… Yahut Emin Çölaşan filan gibi hakikaten okurken mahçup olacağınız türden paçoz bir sokak dili. Arası çok azdı. Normali, sıradanı bir nimetti.

Bu ortama bugünden bakınca benim için üç sembol, üç kritik, hayatıma işleyen iş varmış: Tanıl Bora’nın Gençlik ve Toplum dergisi, Tuğrul Eryılmaz’ın Sokak Dergisi ve bir iki kitap. Bu kitapların baş köşesinde incecik Keşfedilmemiş Kıta kitabı duruyordu. Ne güzel kitaptı. “Sığ mühendislik ve çiğ gerçekçilik yüzyılında yaşıyorum. O yüzden 21. yüzyılı özlüyorum.” diyordu. Çok şükür 21. Yüzyılı epey gördü Aydın Hoca. 

Şimdi de Aydın Bey, öbür güzel Aydın’ın, Aydın Abi’nin (Engin) yanına gitti.

Keşke daha çok peşinde dolansaydım.

Metin Solmaz

1969’da doğdu, Ankara’da büyüdü. 1990’larda dört sene Ankara Radyo Arkadaş’ta radyoculuk yaptı. 1990 yılından bu yana yazılı basında ve muhtelif internet sitelerinde yazıyor. siberalem.com, idefix.com, Anason İşleri ve Overteam New Media kurucularındandır. Kitapları: Kenardaki Milyonerler (1992, Korsan), Rock Sözlüğü (1994, Pan) Türkiye’de Pop Müzik (1996, Pan), Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı (2015, Ağaçkakan), Erken Adam Hikayeleri (2016, Pan), 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali (Hazırlayan, 2016, Ağaçkakan), Mehmet Teoman - Anılar saçılmış odaya, her yere (2021, Anason İşleri Kitapları).