…

                    Ama inancımızı koruyalım,

                    Gemiyi kurtarmanın yolu

                    Onu delmekten geçer bazen

                    Ve cehennemi kaza kaza

                    Cennete, pekâla, ulaşabilir insan.

                    Cahit Koytak, Yeri Delmek, Ekim 2009

 

 

 

 

Pınar, Çınar ve Damla. Üç kızkardeş. İki gün önce 1993 senesinde bu üçünün annesini ve babasını öldürdüler. Katlettiler. Yaktılar.

Meral Okay’ın dediği gibi bu ülkede ölüleri yakmak yasak, canlıları serbest. Güpegündüz yaktılar. Hiçbir şey yapmamış insanları yaktılar. Bildiriler dağıtarak birleşti alçak sürüsü. İşaret parmakları önde saatlerce kudurmuş gibi sesler çıkardılar. Sloganlar attılar. Güpegündüz.

Bütün vicdanlı Müslümanları, bütün vicdanlı Sivaslıları mahçup ettiler. 

Pınar, Çınar ve Damla’nın anne ve babaları Muhibe ve Muhlis Akarsu. Her ikisi de 45 yaşındaydı. Muhlis Akarsu, kısacık ömrüne yüzlerce plak, kaset, deyiş sığdırmıştı. Yaşasaydı kimbilir daha neler yapacaktı? Akarsu’nun gelecekte yapacaklarını da yaktılar. 

1915

Sivas katliamının ve nicelerinin olduğu karanlık ve çirkin 1993’e telekinezi ile gelmedik tabii.

Masal gibi geliyor şu anda kulağa ama Ankara’nın ⅓’ü Ermeniymiş. Şimdi nerede o Ermeniler? Buharlaştılar. Yoklar. Hiçbiri. Kesin bilgi. Adına ister soykırım deyin, ister kırım. Dilerseniz katliam yahut minnoş diyebilirsiniz. Kesin olan şu. 1915 senesinde Ermeniler buharlaştırıldı.

Bununla hesaplaşmadığımız için burnumuz pislikten çıkmıyor. Çok yazıldı bu ama bir kere daha yazmaktan fayda gelir zarar gelmez. Her şey bununla başladı. Türkiye Cumhuriyeti bile yokken yapılmış bir kötülükle hesaplaşılsaydı yol açılmamış olacaktı.

Bundan sonra 6-7 Eylül, Varlık Vergisi, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, Çorum, Maraş katliamları, suikastlar, Sivas, Başbağlar, Reyhanlı, Roboski hiçbirinde aslında neler olduğunu doğrudüzgün bilmiyoruz. 

Yunanistan Albaylar Cuntası’nı tamamen bitirebilmek için kanunlar çıkardı. 10’larca yıl uğraştı. Bizde ise felaketler olur. Olmamış gibi davranılır. Bütün cuntacılar işkenceciler derin devletçiler tatlı ihtiyarlar olarak emeklilik yaşadı. Sardunyalarını sulayıp torun baktılar. Kenan Evren’i bile yargılayamadık biz yahu. 16 Temmuz’da kimse yapacağı pikniği bile iptal etmedi. Roboski’den sonra bütün memleket yılbaşı kutladı.

CAN DAYANMAZ

Yeter Sivri’nin iki tane kızı vardı. Yasemin ve Asuman. Biri 19, diğeri 16 yaşındaydı. Hollandalı antropoloji öğrencisi Carina Cuanna Thuijs vardı bir de. O da 23 yaşındaydı. Kadınlarla ilgili bir araştırma yapmak için Türkiye’ye gelmişti. Yaktılar üçünü de Madımak’ta. Yeter Sivri’den iki evladını birden aldılar.

“Benim bu dünyada bir yerim olmadı / Kuytu gövdemi saymazsak eğer” diyordu Metin Altıok. “Biri dostumsa, sevgilimdi öteki” diyordu yaşam ve ölüm için. “Bir gül koklayayım izin verin de” diyordu aynı şiirde. İzin vermediler. Yaktılar. 53 yaşındaydı.

“Beyaz bir gemidir ölüm” şiirinde “Sen bu şiiri okurken / Ben belki başka bir şehirde ölürüm…” diyordu Behçet Aysan. Gitti, Sivas’ta öldü. Yaktılar.

Koray Kaya, 12’sindeydi. Menekşe Kaya 14’ünde. Abla kardeş sarılmış da öylece ölmüşler. Can dayanmaz. 19 yaşındaki Serkan Doğan o lanet gün sabah 10.30’da jetonlu telefonla annesini aramış. Jeton takılmış, uzun konuşmuşlar. Sonra katledilmiş. 

Daha kimler kimler. Yaktılar yahu. Neredeyse canlı yayınlandı.

ÖLÜM VAR ÖLÜM VAR

Dün akşam (Pazar) haber başlıkları gördüm. “Danimarka’da AVM baskını çok sayıda ölü.” kendi kendime mırıldandım: “5’ten fazlaysa dişimi kırarım.” Nitekim 3 kişi ölmüş. Küçümsemiyorum. Derdim başka.

Mesela “Trablus’ta AVM baskını çok sayıda ölü” diye haber geçse ve 3 kişi çıksa sosyal medyada dalga geçerler. Trablus’ta ölü saymaya 20’den sonra başlıyor olabilirler çünkü. Danimarka’da ise burnunuz kanasa haber. 3 kişi ölünce tabii ki katliam.

Danimarka’daki ölümle Libya’daki ölümün aynı olmamasının bir sebebi var. Danimarka’daki hayatla Libya’daki hayat bir değil.

Ceylan Önkol. Annesi 12 yaşındaki kızının parçalarını eteğine toplamıştı. Otopsi yapacak doktor ve savcı güvenli değil diye olay yerine gitmemişti. Aynısının Teşvikiye’de olduğunu düşünsenize. Yahut Ağva sırtlarında savaş uçaklarının katırlar ve köylüleri bombaladığını düşünün. 

Bir otelde birileri yakılıyorsa, uçakla silahsız birileri bombalanıyorsa, daha dün ABD’de olduğu gibi bir silahsıza saniyeler içinde 60 küsur kere ateş ediliyorsa bunlara öfkelenmek gerekir.

(Evet. Ölüm var ölüm var. Ama bir de ölü var ölü var. Cumhuriyet’in “the elit” manşetlerinden birini hatırlayalım: Aydın yakmaya 15 yıl (27 Aralık 1994). Evet verilen cezayı ben de beğenmemiştim. Ama yakılan aydın değil kuruyemişçi olsa da beğenmezdim.)

MÜLTECİ ÖLÜMÜ

Can denilen şeyin bir de en kıymetsizi var. Mültecilere ait olanı. Üstelik “Memleket neresi?” diye sorduğunda, İstanbul, Ankara gibi cevaplara ikna olunmayan, “Aslen?” diye devamı talep edilen neredeyse bütün nüfusu bir şekilde mülteci olan bir ülkede.

Dün Afgan mülteci dolu bir araç dur demişler durmamış. Taramışlar. Yaralılara ek olarak 4 yaşında bir de ölü var. 4 yaşında. 4.

Defalarca mülteci öldürme fantazilerinde insana denk geldim. Bir tek mülteciden bir tek kötülük görmemiş. Mültecilerin daha fazla suç işlediğine dair tek bir kanıt yok. Lakin özgüven tam ve denk gelmeye çalışıyor. Punduna getirse kimleri yakacak kesecek. Elbette bir hikaye de uyduruyor. “Sonra eşime anneme bakacak, elimde kalacak, canı kıymete binecek.” 

Be adam birini öldürmüşsün başına kalmayacak da ne olacak ya?

HERKESE İYİ ÖLÜMLER DİLİYORUM

En iyi ölüm normal ölümdür. “Gençler ölebilir, ama yaşlılar ölmelidir” demiş Longfellow. En doğrusu bu. 

Annelerimizin deyişiyle “Allah sıralı ölüm versin”.

Normal olmayan her ölümü uzun uzun düşünmeli, incelemeli, konuşmalı, suç varsa cezalandırılmalı..

“Fazla ciddiye almayın şu hayatı, nasılsa içinden canlı çıkamayacaksınız.” demiş gayrı ciddi şair Necip Fazıl. Hayatı ciddiye almayalım tabii. Ölümü ciddiye almak zorundayız ama. Hele Sivas’taki gibi göz göre göre, bağıra bağıra gelen ölümü çok ciddiye almak zorundayız. 

Suçu Allah’a atıp kaçmaya çalışanlar inanıyorum ki bu dünyada hesap verecektir.

Bize düşen alışmamak. Karşı çıkmak. İtiraz etmek. Her seferinde yeni baştan. 

Ve bize düşen ölüleri coğrafyaya göre tasnif etmemek. 

Sivas’takiler boşuna mı öldü? Ya Suruç’takiler, Güvenpark’takiler, Sur’dakiler, Cizre’dekiler, Şırnak’takiler, Roboski’dekiler? Her gün katledilen kadınlar, iş cinayetine kurban olan işçiler boşuna mı ölüyor?

Bir şey yapmak gerekmiyor mu? Cinayete teslim mi olacağız? Mahallemize gelmesini mi bekliyoruz?

Leonard Cohen 1992’de, The Future’da sakince bağırıyordu: Geleceği gördüm kardeşim / Gelecek cinayettir. Çok uzak bir gelecekten bahsetmiyormuş. 

Çocukların insanların vurulmaması, yakılmaması öldürülmemesi için ne gerekiyorsa yapmak. Yahut ne gerekiyorsa yıkmak gerekiyor.

Her türlü hak ihlali karşısında sessiz kalmamak gerekiyor. Hak ihlallerine karşı durmaktan daha önemli kaç şey olabilir ki hayatta?

Bir nefis klişeyle bitirelim yazımızı: Sessizlik suça ortak olmaktır.

 

Metin Solmaz

1969’da doğdu, Ankara’da büyüdü. 1990’larda dört sene Ankara Radyo Arkadaş’ta radyoculuk yaptı. 1990 yılından bu yana yazılı basında ve muhtelif internet sitelerinde yazıyor. siberalem.com, idefix.com, Anason İşleri ve Overteam New Media kurucularındandır. Kitapları: Kenardaki Milyonerler (1992, Korsan), Rock Sözlüğü (1994, Pan) Türkiye’de Pop Müzik (1996, Pan), Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı (2015, Ağaçkakan), Erken Adam Hikayeleri (2016, Pan), 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali (Hazırlayan, 2016, Ağaçkakan), Mehmet Teoman - Anılar saçılmış odaya, her yere (2021, Anason İşleri Kitapları).