Türkiye çok sıkıştı. Hele şehirler. Hele İstanbul.

İnsanlar İstanbul’da hep mutsuzdu. Ama konserlerde festivallerde parklarda sokaklarda iyi kötü nefes alınabilen bir hayat vardı. Şimdi mesela daha düne kadar olan Ahırkapı Şenlikleri, İstanbul Gay Pride ne bileyim One Love festivali birçoklarına Woodstock kadar uzak geliyor.

Bir de pandemi eklenince insanlar hayatlarında GSM’lerinin piksellerinden başka parıltılara da ihtiyaç duyduklarını iyice anladılar. Evlerinin kıymetini bildiler. Sonra bir kısmı farketti ki evlerine kıymet bilecek pek bir şey yokmuş. Balkonlarını kapatıp salona katmışlar. Yaşamaktan çok göstermeye dönük işler yapmışlar. Lüzumsuz eşyalarla doldurmuşlar evi. Pek özenmemişler…

Tam kapanma gelince hele yaşanılan yere dair kadir kıymet algoritması değişiverdi. Bu vesileyle uzaktan çalışma kolaylaşınca gitmek de nispi olarak kolaylaştı.

Eskiden de “bir Güney kasabası”na yerleşmek çok fiyakalıydı. Ama eskiden bu kadar gerçek değildi. Cesaret edebilenler hayallerini alır gelirdi. Reçel yapayım, takı yapayım, örgü öreyim gibi mütevazı olanlardan şarap yapmaya ev yapmaya kadar giden bir yapma hayali vardı mesela. Yahut meyhaneden cafeye, butiğe, dondurmacıya bir açma hayali... 

8 sene önce Bodrum’a yerleştiğimizde insanlar yanlarında daha çok hayallerini getirirlerdi. Tamam pek çoğu nihai olarak emlakçı olurdu. Ama hayal taşıyan insanlardı neticede. Bugün gelirken yanlarında hayallerini getirmiyorlar. Büyük şehri getiriyorlar. Kalkanlarını ve kılıçlarını getiriyorlar. Kabalıklarını ve servetlerini de. 

Şimdilik böyle görünüyor en azından.

Elbette hepsi değil. Elbette taşınanlara kızmıyorum. Ne haddime? Onlarca arkadaşıma yardım ettim taşınsın diye. Ben olan bitene kızıyorum. Her şeyin bu kadar yanlış yürüyebilmesine kızıyorum.

Şurada hemen karşımızdaki adalardaki gevşek, sakin, sabır ve muhabbet dolu hayatı kıskanıyorum.

3 BODRUM

3 Bodrum biliyorum. İlkini 1985 senesinde tanıdım. 16 yaşındaydım. Azmakbaşı’da bir caz bar-restoran vardı, garsonluk yaptım. Her şey çok acayipti o yaşta Ankara’da cunta musibetiyle büyümüş Metin için. Çok farklıydı. Sonra da ara ara geldim. Zeki Müren’li Bodrum işte…

Rakı Ansiklopedisi’ne Derya Bengi’nin yazdığı maddeye göre Zeki Müren, ilk günlerini romantik bir masal gibi anlatıyordu: “Buraya ilk geldiğimde sakallı kaptanların kulak arkalarında kırmızı karanfil olurdu. Başlarında da korsan tarzı bağlanmış kırmızı yemeniler. Seferden dönüşlerini sokaklarda, meyhanelerde kutlardık. Hanımlı beyli gruplar halinde zeybekler oynardık.”

Benim tanıştığım Bodrum da bir hoştu. Türkiye gibi değildi. Cunta sanki uğramamıştı oraya. Türkiye’nin olması gerektiği gibiydi. Çok eğlenceliydi. Akşamları defileye çıkar gibi giyinirdi kadınlar erkekler. Herkesin ayakkabıları yeniydi. Gruplar halinde geyler dolaşırdı mesela. (Şimdi ne oldu onlara bilmiyorum. İki tane o zamanlardan kalma tanıdığım var. Sordum. Net bir cevap alamadım. “Dağıldık işte”.)

Şaşırtıcı derecede Avrupai bir yerdi. Birçok açıdan. Çok eğlenceliydi.

BU KADAR DA EĞLENİLMEZ Kİ…

Mete Ege ile 1988 idi galiba, o sıra boş Veli Bar’a girmiştik. Mete elinde gitarı iddialı konuşmuştu: Burayı ilk geceden itibaren doldururum. Ama şu kadar para isterim. Ha, bir de içerim. Sonra beni göstermişti: Arkadaşım da içer.

Veli’nin kapısından şöyle bir dinleyen içeri giriyordu. O geceden itibaren tıklım tıklım oldu. Mete blues çalmıştı, biz eğlenmiştik. Uyumadığımız sürece eğleniyorduk. Jazzgır, Hadigari, Mavi, Veli… Şimdi yok böyle bir hayat. Daha önce kaç yazıya konu ettiğim gibi nostalji edebiyatından nefret ederim. Ama şurası kesin bilgi: Şimdi çok daha zengin ve çok daha saçma bir Bodrum var.

Sonra uzun yıllar gelmedim. Soğuk göründü gözüme. Eş dost Bodrum'u beğenmiyorduk o vakitler. Kaş, Olimpos, Kelebekler Vadisi üçgenini yuva bellemiştim. 

USTALIK DÖNEMİ BODRUM’U

Derken ilk çocuğumuz oldu. Türkiye’de şehirlerin küçük çocuklu hayata göre olmadığını anlamamız kısa sürdü. Ya dört duvara bakarak ve sokakta sürekli akıl veren mutsuz insanların arasında çocuk büyütecektik yahut gidecektik: Tabii ki en karizmatik olana. “Bir sahil kasabasına…”

Uzun yıllar sahil boyunda uyku tulumunda yaşamış birisi olarak kolayca bir liste yaptım. Sonra eşim Gökçe ile listeyi daralttık. Muhabbetin kralının olduğu Ayvalık, büyük şehrin dibindeki Seferihisar, Türkiye’nin en enteresan coğrafyalarından biri olan Fethiye ve Bodrum’u bıraktık listede. Zaten uzaktan çalışan tipler olarak uzunca bir tura çıkıp hepsinde birer ikişer hafta yaşadık. Tıp, eğitim, kriminal durum, siyasi ve sosyal durum, fiyatlar, çevremiz, iklim, coğrafya gibi unsurlar açısından değerlendirdik. Ve açık ara Bodrum kazandı.

Yeni bir test sürüşü yaptık ve hızla yerleştik. Geldiğimizin ertesi günü yıllardır burada yaşıyor gibiydik. O kadar çabuk kanıksadık. İstanbul’daki evi bir müddet tutmayı düşünüyorduk hemen kapattık.

TATİL YERİ OLARAK BODRUM

Bir grup -hiç bilmediğim- insan var Bodrum’a gelen. Magazin basınında çıkan, hepsi birbirlerine benzeyen davul gibi gergin ve parlayan bronz ciltleri ile her şeyi bir arada yapmaya çalışan kaba insanlar ve arkadaşları. Onlar Bodrum’un neresinde takılıyorlar bilmiyorum. 300 liraya lahmacun satılan yerlerde muhtemelen. O yerler nerede, onu da bilmiyorum. Ama arada görüyorum. Gürültülü ve gösterişli arabaları ve deniz araçlarıyla gürültülü, gösterişli ve bana hediye etseniz yüzüne bakmayacağım eğlenceler peşinde koşuyorlar.

Bunlar dışında da Bodrum’a gezmeye gelenler var. Sıradan turistler diyelim onlara da. 

İnsan içinde yaşamıyorsa neden Bodrum’a gider onu çok anlamamışımdır. Bodrum çirkin bir yerdir. Yani güzeldir de civarına göre çirkindir. Çoraktır, ağacı, yeşili kıttır. Mezarlık gibi bir örnek beyaz evlerden oluşan sitelerle kaplı tepeleri vardır. Evleri, hele eskileri niteliksizdir. Su yoktur. Altyapı pek yoktur. Yazın milyonlarca insan sızdırmalı foseptikler kullanır. O toprağın halini düşünün.

Tarih tamamdır, ama hâlâ civarındaki Milet, Selçuk, Didim ve benzerlerinin yanında gözyaşlarıyla kalır. Manzarası güzeldir, ama Fethiye, Datça, Kaş filan varken pek konu etmemek gerekir.

Zaten sanıldığı kadar da çok insan gezmeye gelmez de Bodrum’a. Turizm sezonu kısadır. İkinci evler vardır Bodrum’da, kışın bomboş durur. Günahtır ama durur öyle. (Konu bu değil ama keşke birgün Türkiye’de de uzun süre boş duran evleri squad/işgal etme hakkı olsa.)

BODRUM’DA YAŞAMAK

Hal böyledir ama bir yandan da Bodrum’da şeytan tüyü vardır. Halikarnas Balıkçısı burası için boşuna “Havasından mı, denizinden mi, her nedense, Tekel’in rakıları burada mucize kabilinden cennet şerbetine döner.” dememiştir.

Bodrum yaşamak için güzeldir. Bir kere iklimi mükemmeldir. Nem yoktur. En azından yoktu. Artık yüzme havuzları ve sürekli sulanan çimler/bahçeler yüzünden bir miktar var.

Bodrum zarif bir yerdir. Bodrumlular nefis insanlardır. Civar insanları da öyledir. Milaslılar da öyledir, Bafalılar da. 

Bodrum’da büyük şehir tıp ve eğitim olanakları bulunabilir. İnternet altyapısı memleket ortalamasının üzerindedir. Suç oranı düşüktür. Bodrum’da bir şehirli minicik köpeğinin mikro kakasını elindeki küçük torbaya aldığı sırada üç insan boyunda bir inek leğen dolusu kakasını aynı yola salabilir.

Gündüz Dağbelen’de ormanda gezip öğlen Küdür’de kimsenin bulunmadığı koylarda denize girebilir, akşam Yahşi-Eyba’da meyhaneye sonra Kule’de rock bara gidebilirsiniz, Bütün bunları yaparken bir yandan çalışabilir, dışarı işlerinizi görebilir, bir günde İstanbul’da yapabileceğinizin on katını yapabilir, gece 3 gün kudretinde bir gün geçirmiş olarak yatağınıza girebilirsiniz. Genellikle bu kadarıyla uğraşmazsınız tabii. Denk gelirse yaparsınız bunu. Ama mümkündür bu.

En azından 8 yıldır böyleydi.

VE CORONA BODRUM’A YÜRÜ YA KULUM DEDİ

Bodrum zaten pahalı bir yerdi. Pandemide bir haller oldu. Dövizin fırlaması sonrası iyice delirdi.

Önce emlak delirdi. Onu diğer bütün fiyatlar takip etti.

Sonra beton delirdi. Baharda fırlayan körekler gibi siteler çıkmaya başladı. 

Derken trafik delirdi. Ve artık insanlar da delirdi.

BODRUM NEZAKETİ

Çocuklarımın okulunun kocaman bir otoparkı var. 6 yıldır o otoparka ben yahut eşim okul günleri en az iki ziyaretimiz var. Doğal olarak tatilciler kullanmıyor. Ve son 2 yılda veli demografisi ne kadar değişmiş olabilir ki?

Değişti. Son 2 yıldır arabalar arası fermuar prensibi, çocuğa kediye insana öncelik hakkı filan öldü gitti. Korna sesleri duyulur oldu. Güvenlikçi arkadaşlar 7 yaşında çocukları sıraya dizer gibi arabaları düzgün geçirmeye çalışıyorlar. 

Bir yerin kültürünü değiştirmek için nüfusunu değiştirmek gerekmiyor ki. Küçük bir miktar lümpen sızıntısı suya damlayan mürekkep gibi yayılabiliyor.

Okul otoparkı bu ise gerisini varın siz düşünün. Son iki yılda hele kışın asla olmayan bağrışmalar, yumruklaşmalar bile görünür oldu.

MEKANLAR, İNSANLAR

Düzenli takıldığımız mekanların neredeyse hepsi kapandı yahut el değiştirdi. Ortakent Meltem, Ortakent Bitez Dondurmacısı Plajı, Hanende, Komodor, Mahmut Kaptan’ın yeri, Marina Zazu, Gümüşlük Faik’in Kahvesi, Ortakent Ada Cafe, Rüzgarlı Bahçe, Gümüşlük Mutlu…

Bu mekanların çoğu evimiz gibiydi. Her geçen gün “evimiz gibi” mekanların sayısı azalıyor. Yerlerine bir örnek mönülü doldur boşalt meraklısı pahalı ve acayip yerler geliyor.

Bu kadar da değil. Bir tersine göç de var. Geldiğimiz zaman düzenli vakit geçirdiğimiz arkadaşlarımızın çoğu taşındı. Burası Bodrum adıyla Bodrum’dan canlı yayın yapan, kılavuzluk eden Serdar abi, Serdar Benli bile gitti yahu.

Peki nereye gidiyor bu insanlar? Benim takip edebildiğim kadarıyla Datça, Köyceğiz gibi daha sakin yerlere yahut yurtdışına gidiyorlar.

Bu hızlı değişiklik neticesinde neler olacak göreceğiz. Şu anda her bakımdan bir şaşkınlık dönemi olduğunu düşünüyorum. Şaşkınlık dönemlerinde de dış kapının lümpen mandallarının sesi çok çıkıyor olabilir. Nihai olarak buraların baskın kültürü nezaket ve bir arada yaşamak üzerine kurulu. Mültecilerin her köşede olduğu zamanlarda bile pek bir bir ayrımcılık, bir Zafer Partisi kalpsizliği görmedik burada. Bu tuhaf hal de geçicidir diye umuyorum.

Bu hafta sığamadım bu yazıya. Haftaya Bodrum’a taşınmalı mı? Neresine taşınmalı? Ne zaman taşınmalı gibi sorulara elimden geldiği kadar cevap verip sürekli dinlediğim bir konuda kılavuzluk etmeye çalışacağım.

METİN SOLMAZ KİMDİR? 

1969’da doğdu, Ankara’da büyüdü. 1990’larda dört sene Ankara Radyo Arkadaş’ta radyoculuk yaptı. 1990 yılından bu yana yazılı basında ve muhtelif internet sitelerinde yazıyor. siberalem.com, idefix.com, Anason İşleri ve Overteam New Media kurucularındandır. Kitapları: Kenardaki Milyonerler (1992, Korsan), Rock Sözlüğü (1994, Pan) Türkiye’de Pop Müzik (1996, Pan), Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı (2015, Ağaçkakan), Erken Adam Hikayeleri (2016, Pan), 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali (Hazırlayan, 2016, Ağaçkakan), Mehmet Teoman - Anılar saçılmış odaya, her yere (2021, Anason İşleri Kitapları).