Avrupa'nın Yasakladığı Pestisit Neden Senin Sofranda?

Gıdalarda izin verilen sınırın üzerinde pestisit, yani tarım ilacı kalıntısı çıkıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı bunu halka çoğu zaman "dikkatsiz çiftçi" ya da "tek tük yaşanan bir olay" diye anlatıyor. Sınırın aşılması bireysel bir ihlal değil.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Piyasacı gıda düzeninin, doğanın alınıp satılan bir mala çevrilmesinin ve AKP iktidarının birlikte ürettiği yapısal bir gıda güvenliği krizi. Yani soframıza gelen sorun kişisel bir kaza değil, düzenin kendisi.

Pestisit Kullanımı Azalmıyor, Yüzde 44 Arttı

Önce bir yanlışı düzeltelim: Türkiye'de tarım ilacı kullanımı azalmıyor, artıyor. 1990'da bir yılda 30 bin ton ilaç kullanılırken, 2023'te bu rakam 57,8 bin tona çıktı. Son dönemde basın Avrupa'nın gıda uyarı bildirimlerini (RASFF) yakından izliyor. Halk da pestisit sorununa sert tepki gösteriyor. Bunun üzerine kullanım 54 bin tona kadar geriledi. Yine de tablo açık: 2002'den bugüne tarım ilacı kullanımı yüzde 44 arttı.

Pestisitin nerede kullanıldığına bakmak bile sorunun nerede yoğunlaştığını gösteriyor. Antalya ve Manisa'da yılda 4,2 ton, Mersin'de 3,9 ton, Adana'da 3,2 ton pestisit kullanılıyor. Kullanım, ihracat için yaş meyve ve sebze üreten Akdeniz ve Ege'de toplanıyor.

Çiftçi Neden Bu Kadar Çok Pestisit Kullanıyor?

Peki neden bu kadar çok pestisit? Toprak da emek de doğa da aslında piyasa için var edilmedi. Ama bu düzen üçünü de alınıp satılan bir mala çevirdi. İlaca boğulmuş tarım, bunun en çıplak hali. İlaca boğulmuş tarım, gıdayı ve toprağı halkın denetiminden koparıp piyasanın insafına bırakıyor. En somut hali de bu. Halk sağlığını ve doğayı verimlilik ve ihracat rekabeti uğruna gözden çıkardılar.

Burada çiftçiyi suçlamak kolaycılık. Çiftçi keyfine göre davranan biri değil. Maliyetin ve piyasanın sıkıştırdığı bir köşede duruyor. IMF ve Dünya Bankası güdümündeki Tarım Reformu Uygulama Projesi, devletin çiftçiden ürün alımını daralttı. Böylece çiftçiyi hem pahalı kimyasal girdilere hem de süpermarket zincirlerinin koşullarına mahkum etti.

Üstüne bir de şu var: Zararlılar zamanla pestisite direnç kazanıyor, tek bir pestisit işe yaramaz oluyor. Çiftçi de mecburen daha fazla ve daha geniş etkili pestisite yöneliyor. Ürününü kaybetmemek için takvime bakarak, daha zarar gelmeden ilaçlıyor. Sonuçta pestisitin gitgide artması çiftçinin tercihi değil, rejimin ona dayattığı bir yol. Pestisit sektörü büyürken, kimyasal kullanmadan üretmenin yolları çiftçiye neredeyse hiç açılmadı.

Bir Tabakta Kaç İlaç Var: Kokteyl Etkisi Nedir?

İşte tam burada o "kokteyl etkisi" devreye giriyor. Yani birden fazla ilacın bir arada bulunması. Bunun hem tarımsal hem ekonomik bir nedeni var. Tarım tarafında direnç ve geniş etkili koruma ihtiyacı, çoklu ilaçlamayı körüklüyor. Ekonomi tarafında maliyet baskısı, çiftçiyi ucuz ama çoğu zaman daha zehirli maddelere itiyor.

Halk sağlığı açısından kritik nokta şu: Kalıntı sınırları her madde için ayrı ayrı belirleniyor. Oysa biz sofrada tek bir madde değil, bir karışım yiyoruz. Bu yüzden tek tek bakıldığında sınırın altında görünen maddeler, bir tabakta toplandığında zarar verebilir. Çünkü bu maddelerin etkisi tek tek değil, toplamıyla birikiyor.

Bir de işin kurumsal tarafı var. Tarım Reformu Uygulama Projesi'nin son iki çivisinden biri olan Büyükşehir Yasası'yla köyler mahalle statüsüne geçti. Kırsaldaki idari yapılar kent merkezlerine çekildi, iş yükü arttı. Tarım ve Orman Bakanlığı yeni mühendis almadı, emekli olanların yerini de doldurmadı. Sonuç: Çiftçi akıl danışmaya gittiğinde karşısında devletin mühendisini değil, pestisit satan bayiyi buldu.

Avrupa'nın Yasakladığı Pestisit Neden Bizim Soframızda?

Peki Avrupa'da yasaklı ilaçlar Türkiye'de nasıl hala kullanılıyor? Bunun iki ayağı var. Birincisi, Avrupa Birliği'nin kendi çifte standardı. Buna çifte standart diyorum, çünkü Avrupa kendi tarlasında kullanımını yasakladığı yaklaşık 120 bin ton ilacın başka ülkelere satılmasına izin veriyor. Üstelik bu satış izni 2018'e göre yüzde 50 artmış durumda. En büyük satıcı Alman BASF şirketi. Ve bu ilacın dörtte üçü düşük ve orta gelirli ülkelere gidiyor. Yani zengin ülke kendi toprağını koruyor, yasakladığı zehri yoksul ülkenin tarlasına yolluyor.

Ne var ki bu yasak kâğıt üzerinde kaldı. Klorpirifos örneği ders niteliğinde. Avrupa'nın Türkiye kaynaklı gıda uyarılarında en sık bildirilen ilaç klorpirifos. Yasaklanmasına rağmen sofrada en sık rastlanan kalıntılardan biri olmayı sürdürüyor. Bu da bize üç şeyi anlatıyor: İlaç önceden depolanmış, kayıt dışı ilaçlar kullanılmaya devam ediyor ve bu maddeler doğada uzun süre yok olmadan kalıyor.

Geldiğimiz yer şu: Ruhsatı verecek ve denetleyecek kamu kurumu, koruması gereken halkın yararı yerine sektörün çıkarına çalışır hale geldi. Çünkü yetki tek elde toplandı. İlaca izni veren de Tarım ve Orman Bakanlığı, onu denetleyen de. Aynı el hem kapıyı açıyor hem bekçilik yapıyor. Bu da sektöre tutsak olmuş bir denetimi kalıcı kıldı.

O yüzden bir kez daha söylüyorum. Soframızdaki bu sorun ne çiftçinin dikkatsizliği ne de münferit bir kaza. Bu, bir düzenin sonucu. Ve bir düzenin sorunu, tek tek çiftçilerin değil, hepimizin ortak meselesi.