11 Saat Mesai, Sıfır Hak: Tarım Emekçileri Neden Dışlanıyor?
Soframıza gelen her ürünün arkasında bir el var. Çoğumuz o eli hiç görmüyoruz. O el, tarlanın kenarında derme çatma bir çadırda yaşıyor. Günde on bir saat çalışıyor. Kazandığı yevmiyenin bir kısmını aracıya komisyon olarak kaptırıyor. Mevsimlik gezici tarım emekçisinden söz ediyorum.
Kırk Yılın Kararları: Piyasa, Kriz, Göç
Bu insanların yaşadığı hayatın her alanını kuşatan kalıcı mahrumiyet ne ihmalin sonucu ne geri kalmışlığın. Bilinçli kararların ürünü.
Hangi kararların? Sayayım: 1980'den sonra tarımı adım adım piyasaya teslim eden neoliberal dönüşüm. 2001 Krizi'nin ardından IMF’le Dünya Bankası'nın dayattığı Tarım Reformu Uygulama Projesi. Güneydoğu'da yaşanan zorunlu göç ve topraksızlaştırma. Bir de İş Kanunu'nun bile bile kurduğu hukuki dışlama.
Türkiye tarımında piyasalaştırma 1980 sonrasında başladı. Devlet elini çekti, alanı piyasaya bıraktı. 2001 Krizi'nden sonra IMF ve Dünya Bankası güdümündeki Tarım Reformu Uygulama Projesi bu süreci zirveye taşıdı. Proje üç şeyi adım adım ortadan kaldırdı: Devletin çiftçinin ürününü satın alarak verdiği fiyat güvencesini, devletin gıda ve tarımdaki kendi işletmelerini, bir de üreticilerin ürünlerini birlikte satıp pazarda güç kazandığı Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri'ni. Proje, çiftçiyi de besiciyi de korumasız bıraktı.
Sonuç ne oldu? Kırsal nüfus proleterleşti. Yani toprağıyla geçinen insan, başkasının tarlasında yevmiyeyle çalışan işçiye dönüştü. Makineden çok insan eli isteyen ürünlerde, ucuz mevsimlik emeğe yaslanan bir tarım düzeni ortaya çıktı. Üstüne 1990'larda terör nedeniyle köyler boşaltıldı. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'dan batıdaki tarım havzalarına zorunlu göç başladı. O göç bugün her yıl yeniden yollara düşen bir emek akışına dönüşmüş durumda.
Hukuk cephesi daha da çıplak. İş Kanunu'nun 4. maddesi, 50'den az işçi çalıştıran tarım ve orman işyerlerini kapsam dışında tutuyor. Mevsimlik tarım emekçilerinin ezici çoğunluğu küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde çalıştığı için bu yasanın şemsiyesi onların üstüne hiç açılmıyor. İş güvencesi yok. İşten çıkarılınca eline geçecek kıdem ve ihbar tazminatı yok. Fazla mesainin ücreti de yok. İlişkilerini İş Kanunu değil Borçlar Kanunu yürütüyor. Yani işçiyi koruyan özel kurallar değil, herhangi iki taraf arasındaki sözleşmeyi düzenleyen genel kurallar geçerli.
Bu kayıt dışı emek piyasası, emekçiyle toprak sahibi arasında duran tarım aracıları üzerinden işliyor. Aracı, emekçinin yevmiyesinden komisyon kesiyor. Çocuk işçiliğin örgütlenmesinde etkin rol oynuyor. İşe alımı da ulaşımı da barınmayı da aynı el kontrol ediyor. Emekçinin hayatındaki her kapı tek bir ele açılıyor; bunun adı çok boyutlu bağımlılık. Zincirin öbür ucunda tablo farklı değil: Süpermarketler yayılıyor, ihracat az sayıda büyük elde toplanıyor. Bu güç, üreticiye ödenen fiyatı bastırıyor. Üretici sıkışınca fatura en alttakine, yevmiyeye kesiliyor. Tarladan sofraya uzanan zincirde güç yukarıda toplandıkça yük aşağı kayıyor.
Sahadaki Bilanço: Günde 11 Saat, 100'de 92 Kayıtsız
Rakamlar ortada. Tarımda kayıt dışılık olağanüstü yüksek: Çalışan her yüz kişiden 92'si kayıtsız, yani sigortasız ve güvencesiz. Bu oran erkeklerde yüzde 75 dolayında, kadınlarda yüzde 96. Ailesinin tarlasında para almadan çalışan kadınlarda yüzde 97'ye çıkıyor, kendi başına çalışan kadınlarda yüzde 96 dolayında. İşveren konumundaki kadınlardaysa yüzde 100. Yani istisnasız hepsi kayıt dışı. Bu rakamları alt alta yazarken durup bir daha baktım. Tarlada kadın emeği her yerde, kayıtlarda hiçbir yerde.
Sigorta kapısı kağıt üstünde açık. Mevsimlik tarım emekçisi isteğe bağlı sigortalı olabiliyor. Ama bu isteğe bağlılık, dışarıda kalmayı fiilen kalıcı hale getiriyor. Peki bu insanlar nerede yaşıyor? Çoğunlukla tarlaların kenarında, derme çatma çadırlarda. Elektrik sınırlı, temiz su sınırlı. Soframıza ürün yetiştiren insanlar kendi çadırlarında temiz suya zor erişiyor. Bu koşullar salgın ve enfeksiyon için yapısal bir risk havzası yaratıyor. Hastalık böyle yerlerde kolay tutunur, kolay yayılır. Adı üstünde, halk sağlığı.
5-17 yaş arasında çalışan çocukların yüzde 32'si tarımda. 5-14 yaş arasında bu oran yüzde 65'e fırlıyor. Bu çocukların yarısından fazlası okula gitmiyor. Mevsimlik tarım emekçileri günde ortalama 11 saat çalışıyor. Her yüz emekçiden 12'si iş kazası geçiriyor. Ve hepsi tarım ilacı kullanıyor, hiçbiri bu ilaçların nasıl kullanılacağına dair eğitim almıyor. Tabağımızdaki üründe kullanılan ilacı, eğitim almamış eller taşıyor.
İspanya, İtalya, Amerika: Yasa Emekçiye Göre Biçilince
Peki başka türlüsü mümkün mü? Mümkün. İspanya, Özel Tarım Sistemi'ni İş Kanunu'nun içine yerleştirmiş. Çalışılan dönem için ayrı, çalışılmayan dönem için ayrı prim kuralları işliyor. Sistem, günlük ve aylık prim tabanları da belirlemiş. Primin hesaplanacağı alt sınırlar belli. Kısacası sistem, işin mevsimlik ritmine göre kurulmuş. Emekçi yasanın dışına itilmemiş, yasa emekçinin gerçeğine göre biçilmiş.
İtalya'da mevsimlik tarım emeğine aracılık etmek suç. Üstelik işveren de bu suçun kapsamında. Kaliteli Tarımsal İş Ağı adlı sistemle, emek sömürüsü suçu işleyen işletmelerin Avrupa Birliği'nden aldığı destekler kesiliyor. Amerika'daysa Fair Food Program adında bir sistem işliyor. İşveren, mevsimlik tarım emekçisine karşı bağlayıcı taahhütte bulunuyor. Verdiği söz kağıt üzerinde kalmıyor. Emek temelli denetim yapılıyor. Kurala uymayanın karşılığı piyasada kesiliyor.
Türkiye'de mevsimlik tarım emekçisinin yoksunluğu üç şeyin bilinçli sonucu: Devletin tarımdan çekilmesinin, hukuki dışlamanın ve düzenleme boşluğunun. Tarlada ezilen emekçi, korumasız bırakılan çiftçi ve besici, kayıt dışı çalışan kadın, okula gitmeyen çocuk. Hepsi aynı düzenin farklı yüzleri.