Nehirler bilirdim ben:
Nehirler bilirdim bu dünya kadar kadim
Bir nehir gibi derin akar ruhum benim
.... Fırat'ta yıkandım, tazeyken henüz dünyanın şafağı
Kongo kıyısında kurdum kulübemi ve seslendi bana ninnisiyle
Nil'e baktım uzun uzun ve piramitler diktim üstüne
Şarkısını duydum Mississippi'nin...
Nehirler bilirdim:
Nehirler, kurşuni ve kadim
Bir nehir gibi derin akar ruhum benim
(Langston Hughes'un Nehirlerden Bahsediyor Zenci şiirinden bir bölüm)

Çocukken en sevdiğim uğraşlardan biri haritalara bakmaktı. Ülkelerin nehirlerine, ormanlarına, hayvanlarına, şehirlerine bakmaya pek meraklıydım. Hani 3 büyük harita vardı atlaslarda, biri illeri gösterir, öteki 7 bölgeyi gösterirdi; diğeri de fiziki haritaydı, yani dağlar, nehirler, ormanlar vb. Ben ise alttaki küçük dilsiz haritaları severdim. Aslında dilsiz demeyelim de tek konu ile dillendirilmiş haritalardı bunlar. Mesela hava sıcaklığı, nehirler, bitki örtüsü, madenler, tarım-gıda, hayvanlar, tarihi-turistik yerler... Düz beyaz haritanın üzerinde mesela maviden kırmızıya sıcaklığın değişimini görürsünüz, bazen yağmur ya da kar tanesi de olur. Başka birinde nerede ne yetiştiriliyor, görürsünüz; Ege'de üzüm, Konya'da buğday, Kars'ta kaşar. Nerde göl var, dereler nereden akar. Bir de maden haritası olur mesela, bütün madenlerin -en çok da bulmacalardan tanıdığınız- simgelerini görürsünüz boş beyaz bir harita üzerinde.

İşte ben bu haritalara bakarken "şunları üst üste koysam da birlikte baksam" derdim. Neden biliyor musunuz? Düşey eksende tek bir noktada, mesela bir köyün tarımı, hayvanları, bitki örtüsü, dereleri, madenleri, sıcağı, soğuğu, tarihi yerleri nedir görmek isterdim. 

YILLAR SONRA MTA'DA

2007 yılıydı, Fortune Türkiye Dergisi için dışarıdan dosya haber hazırlıyordum. Metal madenlerin fiyatlarının çok yükseldiği bir dönemdi. Ben de maden dosyası yaptım ve yolum tabii MTA'ya düştü. AKP iktidarı ile makama gelmiş olan genel müdür, bana çocukluğumdaki maden haritasını duvar boyutunda gösteriyordu. Tabii haritadaki simge sayısı bir hayli çoğalmıştı. Elimde oynadığım küçük yarı değerli taş parçaları, ağzım açık bakarken dedi ki; "MTA yıllarca tetkik analizler yapmış, raporları yazmış, ama bunları sandıklarda boşuna bekletiyordu. Biz de onları çıkardık koyduk internete, yatırımcının beğenisine açtık. Dedik ki, isteyen istediği yatırımı yapsın, madenini çıkarsın." Ensemden sırtıma inen buz gibi bir şey hissettiğimi hatırlıyorum. Bu iyi bir bilgi değildi, kötü bir şey olacaktı. Bu raporlar bu ülkenin hazinelerinin tapularıydı. 

2000'li yılların ortalarında aynı bakış açısıyla taş ocakları da maden kapsamına alındı. Ve "nehirlerin satışı" diye anılan su kaynaklarının özelleştirilmesi geldi. Daha ne olup bittiğinin farkında değildi ülke, yalnızca bir grup çevrecinin "bu bir felaket" çığlıkları duyuluyordu.

YENİLENEBİLİR DEĞİL, YENİLENEMEZ

Bugün Dünya 14 Mart Dünya Nehirler İçin Eylem Günü. O ince çığlık bugün artık ülkenin her yerinden kimi imdat, kimi haykırış, kimi ağıt, kimi isyan, kimi direnişe çağrı, kimi ise zaferin türküsü olarak geliyor. Yıllar boyu ülkenin dereleri aynı mantıkla satıldı birbiri ardına. "Yenilenebilir temiz enerji" yalanı pazarlamasıyla, "Google Earth'tan dere beğenenlere lisanslar verildi. Hem de öyle bir dere için 3-5 değil, 30-40 tane. ÇED raporları HES'çilere özel hazırlandı. Mesela Tortum Bağbaşı'na yapılmak istenen HES için hazırlanan ilk ÇED raporunda meyve ağaçlarından söz dahi edilmedi. Oysa her çeşit meyve ağacının yanı sıra, organik bebek mamasında kullanılan elma bahçeleriyle doluydu köy. HES gelseydi, Bağbaşı'nın tarımı "yenilenemezdi". ÇED'ler engel olmaya başlayınca ÇED'den vazgeçildi, proje dosyası yeterli oldu. Hatta o kadar oldu ki, Antalya Ahmetler Kanyonu'na yapılması arzu olunan HES’in, Valilikçe uygun görülen proje dosyasında "alanının bakir olması nedeniyle proje hattı boyunca ÇED inceleme çalışmaları yapılamamıştır. Sadece santral yeri ve regülatör yapısı yeri incelenebilmiştir. Topoğrafik şartlar yüzünden iletim hattı boyunca ilerlenememiştir" deniyordu. HES gelseydi, Ahmetler Kanyonu'nun doğa turizmi "yenilenemezdi". Kaynağını Erzurum'dan alan Peri Çayı, Bingöl, Tunceli ve Elazığ arasından kıvrılarak hayat taşır. Tam 8 tane baraj yaptılar üzerine. Yok olan evler, köyler, yaşamlar, mezarlıklar, Aleviler için kutsal mekanlar artık "yenilenebilir" değil. Hele ki kış uykusundayken barajın sularında yok olan hayvanlar hiç değil.

HARİTALARIN DİLİ

Biz dilsiz haritamız üzerinde sadece havaya salınan kirlenmeye bakarsak, o HES'in kuruttuğu dereyi, suyu kesilen meyve bahçelerini, susuz kalan kurdu, kuşu geyiği fark edemeyiz. O dereden bahçesini sulayan, hayvanına su veren, evini temizleyen kadını yok sayarız. Oysa o kadın, bahçesinde yetiştirdikleriyle, hayvanından sağdığı sütle ürettikleriyle hem evinin gıda ihtiyacını karşılar hem de fazlasını köy pazarında satarak evine gelir sağlar. Yani "geçimlik üreticidir" o kadın. Büyük ekonomilerin yok saydığı, Bağbaşı'nda elma, Alakır'da domates, Yeniceşıhlar'da marul, Tarlaağzı'nda fındık üreticisidir. Toprağın kirlendiğini de suyun bulandığını da ilk o görür. Bu yüzdendir devletin kolluğuna, şirketin zorbalığına direnmesi, iş makinalarının önünde durması. Çünkü dere olmazsa yaşam biter. Köyünden gitmek zorunda kalır. O yüzden bir dere üzerine bir kelepçe takmak yalnızca enerji politikası değildir. Aynı zamanda kadın politikasıdır. Çocuk, eğitim, sağlık, tarım, gıda, hayvancılık, istihdam, çevre politikasıdır. Tıpkı haritaların üst üste konması gibi. Hani parmağımızla bir noktaya bastığımızda oradan hangi dere akar, deresinde balık var mıdır? Ne kadar bahçeyi, tarlayı sular, kaç haneli köyü besler, o köyde kaç çocuk okur, o köyün tarımda, hayvancılıkta, gıdada yarattığı katma değer nedir? Bunları es geçerek enerji politikası yazılmaz.

HAVZALAR BOYU YAŞAM

Sadece o köy mü? Suyun başını kesen kelepçe koca bir havzayı kurutur. Derenin ya da nehrin suladığı kilometrelerce toprakları, ormanları, bitkileri, hayvanları, derenin kollarının dağıldığı köyleri... Bir nehrin havzası, nehrin doğduğu yerden denize döküldüğü yere dek suladığı bütün alanın hayat damarı gibidir. Bu yüzden nehir havzaları idari coğrafyanın değil fiziki coğrafyanın bir konusudur. İdare de politikalarını fiziki coğrafyaya rağmen belirleyemez. Peki belirlemiyor mu? Bal gibi de belirliyor. Kırıkkale'nin Karakeçili İlçesine kurulan Sema HES, Çelebi İlçesi'nin tam 5 köyünün küçük tarımını bitirdi. Kağıt üstünde kuş uçuşu 13 kilometrelik kanal olarak görünen HES, Kızılırmak'ın 25 km'lik menderesinin suyunu tuttu. Buğday, ayçiçeği tarlalarını vurdu. Alıcıyeniyapan Köyü'ndeki bahçesinden son salatalıklarını bize ikram eden Fatma abla, "Alın yiyin, bitiyor, daha ekemeyeceğim" demişti. 

TBMM'de iken Çevre Komisyonundaki AKP'li Samsun Milletvekili Tülay Bakır'ın dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız'a Bafra tarımına zarar veren HES'lerden şikayet edişine tanığım. Yıl geçmez ki Kızılırmak'tan kuraklık haberi gelmesin; Sıvas'tan doğup Bafra'ya dökülene dek tam 11 il, 45 ilçenin yaşam kaynağı Kızılırmak. 

Ulusal politikaları sağlamlaştırmanın yolu, havza temelli yaklaşımdan geçer. Yalnızca su kullanımı, tarım, gıda, çevre aklınıza gelmesin. İçinde sağlık, ulaştırma, eğitim, emek, kadın, çocuk, gençlik, spor... Hepsi var. Birleşmiş Milletlerin tanımına göre, havza; "insanları, kentsel ve kırsal yerleşimleri, tarım ve orman alanlarını, sanayi, iletişim ve haberleşme ağlarını, hizmet sektörlerini ve rekreasyonel alanları içine alan bütüncül, sosyal, ekonomik ve biyofiziksel bir sistemdir". Aslında bunları biliyoruz da unutuyoruz. Yeniden hatırlatmak istedim.

Anayasa Madde 56, "Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir" der. Sağlıklı bir ortamda yaşamamızı sağlayan tüm sağlık çalışanları da bu havza bütünü içerisinde, emeklerinin karşılığını alma ve güvenli ve onurlu bir yaşam sürme hakkına sahiptirler. Mücadeleleri ve Tıp Bayramları kutlu olsun.