Kendi Sahilinde Mülteci Olmak

Yaz sezonu her başladığında benzer bir iyimserlikle TÜİK verilerine bakar, "Ekonomik güven endeksi haziranda yüzde 1,8 artarak 98,9 oldu, iç turizm canlanıyor" klişeleriyle teselli bulmaya çalışırız. Rakamlar kağıt üzerinde kıpırdıyor kıpırdamasına ama sokağın, daha doğrusu sahillerin gerçeği bambaşka bir dille konuşuyor.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Bugün Bodrum, Çeşme ya da Alaçatı’da otel odalarının boş kalmasından, restoranların sinek avlamasından dert yanan işletmeciler, suçu "kapıda vize" kolaylığıyla Türk turisti kendine çeken Yunan adalarına atıyor.

Oysa mesele bir dış güçler ya da komşu komplosu değil; mesele tamamen yalın, acımasız bir matematik.

Türk turisti kendi ülkesinde tatil yapamaz hale getiren fahiş fiyat sarmalı, uzun süredir milli bir refleks haline gelen "sezonda ne kazanırsam kardır" felsefesinin patlamasından başka bir şey değil. Bugün bir ailenin Bodrum’da vasat bir otelde bir hafta konaklama maliyeti asgari ücretin fersah fersah üzerine çıkmış durumda. Aynı parayı euroya çevirip pasaportunu yanına alan yerli turist ise komşunun adalarında hem daha kaliteli bir hizmet alıyor hem de masadan "soyulmuş" hissiyle kalkmıyor.

Gelin, bu yaz sıcağında herkesin dilindeki o meşhur bütçe karşılaştırmasına popüler destinasyonlar üzerinden tarafsızca, çıplak rakamlarla bakalım.

Bugün Bodrum veya Çeşme’de orta halli, 3-4 yıldızlı bir otelde iki kişi bir hafta konaklamak istediğinizde gözden çıkarmanız gereken tutar 35 bin TL ile 75 bin TL arasında değişiyor; oysa Samos, Kos veya Rodos gibi adalarda benzer standartta bir haftalık konaklamayı 14 bin ila 30 bin TL arasında çözmek mümkün. Sahile indiğinizde uçurum daha da derinleşiyor; bizim kıyılarımızda beach club'lara ve plajlara girmek için kişi başı günlük 1500 TL ile 5 bin TL arasında astronomik giriş ücretleri ödenirken, komşuda plaj girişi için genelde bir ücret alınmıyor, şezlongu kullanmak için sadece bir şeyler içmeniz yeterli oluyor.

İşin yeme-içme boyutundaki tezat ise tam bir akıl tutulması. İki kişinin Bodrum'da deniz mahsullerinden oluşan ortalama bir akşam yemeği hesabı 4 bin TL'den başlayıp 8 bin TL'ye kadar tırmanırken, adaların sakin bir tavernasında taze kalamar ve yerel mezelerle donatılmış aynı masa yaklaşık 1800 ila 2 bin 800 TL arasında kapanıyor. Hatta plajda hızlıca atıştıracağınız milli gururumuz bir lahmacun veya pidenin fiyatı lüks sahillerimizde 1000 TL ile 1400 TL bandına dayanmışken, Yunanistan'da hızlı bir sokak lezzeti olan souvlaki veya pitalar sadece 140 ila 500 TL arasında alıcı buluyor.

Bodrum'da lüks segmentte bir haftalık konaklama bütçesinin 700 bin TL sınırını zorladığı bu düzende, Türk turisti haklı olarak şu soruyu soruyor: "Ben bu paranın karşılığında ne alıyorum?"

Bu tablonun bize söylediği şey çok açık: Türkiye’de tatil yapmak artık bir lüks değil, adeta bir servet transferi haline geldi. Üstelik komşuda "kuver", "servis ücreti", "müzik bedeli" gibi hesabı ikiye katlayan sürpriz yaratıcılıklar da yok.

İşletmecilerimiz haklı olarak artan enerji maliyetlerinden, vergilerden ve personelden dert yanıyor; enflasyonun bel büktüğü bir gerçek. Ancak çözüm, maliyeti fütursuzca yerli turistin sırtına yükleyip lahmacunu 30 euroya satmak olamaz. Tüketici Konfederasyonu (TÜKONFED) verileri bile Türk ailelerinin artık tatil yapmaktan vazgeçmediğini, sadece sürelerini 15 günden bir haftaya, hatta birkaç güne indirdiğini gösteriyor. Kalan süreyi ve bütçeyi ise feribotla geçilebilen adalarda harcamayı tercih ediyorlar.

Turizm bakanlığının ve yerel yönetimlerin bu gidişata acilen bir "dur" demesi gerekiyor. Aksi takdirde, kendi denizine bakıp uzaktaki adaların ışıklarını seyreden, kendi vatanında turizm mültecisine dönüşen bir nesil yaratacağız. Unutmayalım ki bir sektörü batıran yüksek maliyetler değil, açgözlülüğün açtığı güven krizidir. Ve Türk turisti o güveni Ege'nin karşı kıyısında çoktan bulmuş görünüyor.