Esnaf Kendi İpini Çekiyor
Bir ülkeyi, bir şehri ya da küçük bir sahil kasabasını gezmek; yeni hikayelere dokunmak, dinlenmek ve ruhu tazelemek demektir. En azından teoride böyledir. Ancak bugün ülkemizde turizm denildiğinde, ne yazık ki akıllara huzurdan ziyade adeta bir "hayatta kalma mücadelesi" geliyor.
Misafirperverliğiyle övünen, "Tanrı misafiri" kavramını baş tacı eden bir kültürden; turisti sadece cüzdanı olan, her fırsatta çarpılması gereken bir nesne olarak gören bir "taciz ve kazıklama kültürüne" nasıl evrildik? Bu sorunun cevabı, kendi bindiği dalı hırsla kesen esnafın, taksicinin ve hanutçunun körlüğünde gizli.
Sokaklarda yürümek artık bir dinlenme aktivitesi değil, adeta bir engelli koşu. Adım başı dükkan önlerinden fırlayan, "Buyur abi, Come here şef, Bana gel bana gel!" diye kolunuzdan çekiştiren çığırtkanlar... Bu sadece agresif bir pazarlama tekniği değil; insanın kişisel alanına, huzuruna ve özgürlüğüne yönelik açık bir tacizdir. Bir turistin sadece yürümek, vitrine bakmak ya da hiçbir şey yapmadan o sokağın havasını solumak hakkı yok mu? İnsanları dükkana sokmak için uygulanan bu psikolojik ve fiziksel baskı, turisti oradan alışveriş yapmaya değil, arkasına bakmadan o şehirden kaçmaya zorluyor.
Bu taciz sarmalı sokakla da sınırlı kalmıyor; şehrin can damarı olması gereken ulaşıma, yani taksilere sıçrıyor. Taksicilerin yerli yolcu beğenmemesi bir yana, yabancı bir turist gördüklerinde gözlerinde beliren o dolar ve euro işaretleri artık gizlenemez bir boyutta. Taksimetreyi açmamak için kırk takla atanlar, yolu uzatıp şehri üç tur döndürenler, "Trafik var" diyerek fahiş sabit fiyatlar dayatanlar... Kendini güvende hissetmek için taksiye binen bir insanın, daha yolculuğun başında dolandırılacağını bilmenin verdiği o huzursuzluk, tüm tatili zehirlemeye yetiyor. Taksici o an için turistten üç katı para kopardığını sanıp seviniyor ama aslında o turistin bir daha bu ülkeye ayak basmayacağını, çevresindeki yüzlerce insana da "Oraya gitmeyin" diyeceğini hesaba katmıyor.
Yemek vakti geldiğinde ise senaryo daha da karanlık bir hal alıyor. Menüde yazan fiyatla masaya gelen hesap arasındaki uçurum, kuver adı altında saklanan gizli ücretler, "Müessesemizin ikramı" denilip hesaba yansıtılan mezeler... Yüksek fiyatlı hesap istemek, adeta bir turizm sporu haline geldi. Turist, masadan kalktığında lezzetli bir yemeğin mutluluğunu değil, aptal yerine konmanın, aldatılmanın öfkesini yaşıyor.
Buna bir de "hanutçu" diye tabir edilen, adeta organize birer suç şebekesi gibi çalışan yapıların saldırganlığı ekleniyor. Turistleri zorla mekanlara sokmaya çalışan, reddedildiğinde hakaret eden, hatta fiziksel şiddete varan tepkiler gösteren bu kitle, turizmin bağrına saplanmış bir hançerdir.
Otellerdeki durum da farklı değil. İnternette gösterilen rüya gibi odaların yerini dökülen pansiyonların alması, "her şey dahil" vaadiyle kandırılan insanların kalitesizliğe mahkum edilmesi, turistin bu topraklara olan güvenini tamamen yerle bir ediyor.
Açık konuşalım: Esnaf, taksici ve otelci kendi ipini çekiyor. Bu açgözlülük, günü kurtarma çabası ve "nasıl olsa bir daha gelmeyecek, ne koparırsam kardır" zihniyeti, Türk turizmini baltalamaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Dünya üzerinde alternatifsiz değiliz. İnsanlar paralarıyla rezil olmak, sürekli tetikte yaşamak ve her adımda kazıklanma korkusu hissetmek için tatile çıkmıyorlar.
Eğer bu taciz kültürü, bu organize talan zihniyeti acilen son bulmazsa; kapısına "bana gel" diye insan çekiştireceğimiz tek bir turist bile bulamayacağız. Misafirperverliği tabelalardan indirip ruhumuza yeniden üflemediğimiz sürece, kendi ellerimizle kuruttuğumuz bu ekosistemin altında ilk ezilen yine biz olacağız.