Şimdi diyeceksiniz ki pat nereden çıktı bu Amerikan Yerlisi ruhani geyiği. Nereden çıkacak ayol, çıfıt tezgahımın amentüsüdür o. Çıfıtçı bohçamı kaptığım gibi yola düştüğüm gün size etnografik yolculuklardan söz etmiştim belki hatırlarsınız. Amerika’da yüksek lisans yaparken asistanı olduğum Frank hocam Amerikan yerlileriyle çalışan bir “doküdrama”[1] uzmanıydı. Ben de onun yanında gide gele bu çok sevgili insanların dertlerine, kahkahalarına, ritüellerine, acılarına, aşlarına ortak oldum kıyısından köşesinden. Fry bread dedikleri hamur kızartmalarından (basbayağı bizim pişi) ikram ettikleri gün havada kaptım lokmayı; dedim tamam bacıyım. Genelde özellikle Anglo-Sakson kökenlileri içlerine almazlar çok doğal olarak; güvenmezler, açılmazlar. Tarihsel süreç içerisinde pek çok kanlı ve korkunç vesileyle canları çıkmış olduğundan kabuklarında yaşar, kendi içlerinde devinirler. Her vesileyle popüler kültürün tüm aygıtları üzerinden, kafalarında tüy taçlarıyla tekinsiz yabanlar olarak betimlenen bu insanlar bağıra çağıra ortalıkta dolanmadıklarından asimile hatta entegre oldukları düşünülür. Ne de olsa hepsinin ismi Michael, Teresa, Josh, Emily’dir artık. Fools Crow, Eagle Father, Sun Bear, Midnight Song, Rolling Thunder gibi geleneksel isimler artık romantik birer araba markasına, şarkı sözüne ya da pub tabelasına dönüşmüştür.

Teton Sioux’larının tören şefi Oglala şamanı Frank Fools Crow, Sun Dance gibi arınma ritüellerinden biri olarak düşünebileceğimiz “Pipe and sweat lodge” (çubuk ve ter kulübesi) töreninde şöyle söylemiştir: “Bu seremoniler yalnızca Amerikan Yerlilerine ait değildir. İçten yaklaşımla buraya gelen, Wakan Tanka’ya (Yüce Ruh) saf ve samimi duygularla inanan ve kuralları izleyen herkese açıktır.” Daha o zaman, ki bu yirmi yıl önceydi ve henüz ikiz kule faciası henüz gerçekleşmemişti, Amerika coğrafyasında tek başıma kafaları kırarken, üzerime yüreğimden başka bir muska takmadan ortalıkta salınırken, başka da bir şansım yok diye düşünmüştüm.  Üzerinde yaşadığımız bir tane dünya var ya hu. Eğer Amerikan Yerlileri tüm bu ruhaniliklerini kendi kapalı devre içrek sistemleri içerisinde yaşayıp giderlerse, o kadim bilgelik melhemi acı içinde kıvranan dünyaya şifa olamayacaktı. Amerikan Yerlilerinin Tabiat Ana tinselliğine dair perspektifleri hiçbir şey için olmasa bile çevreci akım açısından büyük bir potansiyel taşır; ki bu da başlı başına siyasi ve toplumsal bir meseledir. Evren bir aşk şarkısıyla başlamış, Amerikan Yerlileri de bunun ritmini tutturmuş bir topluluktur; bizlere Tabiat Ana ruhaniliğini armağan etmekle kalmamış, kutsal bildiği için mücadele eden muteber savaşçı kavramını kazandırmıştır. Amerikan Yerlilerinin vaktiyle “mistik savaşçı” diye bir şeyden söz ettiklerini duyduğumda aklıma Einstein’in insanın nasıl da künt bir hapishane olduğuna dair metaforu gelmişti ve biraz didikleyince da tamı tamına ne dediğini buldum:

“Her bir insan, bizim evren olarak adlandırdığımız bütünün bir parçasıdır, zaman ve mekan ile sınırlı bir parçası. İnsan kendini, düşüncelerini ve hislerini diğerlerinden ayrı bir şekilde, bilincinin bir tür optik yanılsaması olarak deneyimler. Bu yanılsama bizim için bir tür hapishane gibidir, bizi kişisel arzularımızla ve sadece bize en yakın birkaç kişiye şefkat sunmak ile sınırlandırır. Görevimiz, bütün canlıları ve doğayı tüm güzelliğiyle kucaklamak için şefkat çemberimizi genişleterek kendimizi bu hapishaneden kurtarmak olmalıdır. (…) Gündelik hayatımda tipik bir yalnız olsam da, doğruluk, güzellik, adalet için çabalayanların görünmez topluluğuna olan aidiyet bilincim, kendimi toplumdan yalıtma dürtüsünden alıkoydu.”  

Hele böylesi gözü dönmüş bir arsız yıkıcılık ve kibrin dünyanın her köşesini kasıp kavurduğu bugünlerde başka bir şey düşünemez, hissedemez oldum. Gerçekten uğruna savaşılacak tek bir şey varsa şayet, o da bu hapishaneyi yerle bir etmekten başka bir şey olamaz. İçgörünün en sağlam çıkış yolu olduğunu tekrar tekrar zikretmek suretiyle, akılları başa, kalpleri yüreğe devşirmek. Önce tevazuyu hatırlamak…

BÜYÜK GİZ

Varoluşun muhteşem gizemini duyumsayan savaşçı, yürekten gelen bir alçakgönüllülüğe sahiptir. Bu yeni savaşçılar kainatın üzerine atlarına çöker gibi tebelleş olmuş titanlar gibi görmezler kendilerini. Tam tersine tıpkı kapkara gökyüzüne saçılmış yıldızlara seyre dalıp sonsuzu tahayyül eden Amerikan yerlisi gibi tabiat ananın gücü ve muhteşem güzelliği karşısında tevazu gösterir. Amerikan Yerlileri derinlemesine ruhsal bir düzlemde öğrenmişlerdir dünya ile bir arada yaşamayı. Ayı Kardeş’ten, Bacı Taş’a, Baba Gökyüzü’nden, Tabiat Ana’ya kadar tüm varoluşla candan kurulu sezgisel bağları, günümüz çevreci mürşitlerin yeniden keşfettikten sonra yabancılaşan dünyaya vaaz ettiklerinden çok daha derinlikli bir ekolojik bilgelikten dem vurur. Gün gelecek çevreciler, tutkularının neden bu kadar güçlü, başkoymuşluklarının neden bu kadar ısrarcı olduğunu, can çekişen dünyanın ıstırabını ya da şifalanışını neden bu denli sarsıcı bir biçimde iliklerine kadar hissettiklerini duyumsayacaklar. İşte o gün “içlerine” bakacaklar. Hazır olduklarında ve arayışları gerçekten samimi olduğunda, Amerikan yerlilerinin Yüce Ruh olarak tanımladığını deneyimleyecekler. Öyle diyordu yaşlı mistik savaşçı bilge Fools Crow. Eğer yerlilerin inandığı gibi Tabiat Ana’yı öldürmek bir günah ise, aydınlanma aydınlama diye inileyen ruhlarımız açısından atılacak en temel adım, bu günahtan sakınmak değilse nedir? Tanrıbilimci Rheinhold Niebuhr günahın gerçeklikten kopuş olduğunu söyler. Eğer gerçeklik, Amerikan Yerlileri’nin kutsal önsezilerinde olduğu gibi, tüm varoluşun muhteşem bir ferasetle birbiriyle bağlantılı olduğu bir alansa, varlık doğadan yabancılaştığı anda günah da kaçınılmaz olacaktır.

SESSİZ ÇARESİZLİK

Herhalde insanlık günümüzde olduğu kadar hiçbir dönemde tabiatın kucağından bu şiddette bir hoyratlıkta kopartılmamıştır. Thoreau’nun dediği gibi çoğu insan hayatını sessiz bir çaresizlik içinde yaşıyor. Modern çağın insanları giderek daha derin bir yalnızlığa, kopuşa, yabancılaşmaya savruluyor. Elbette bu doğrultuda medyası, reklamı, yazını, sporu, müziğiyle; modern mitler tüm bağların lağvedildiği atomistik bir toplum algısı yaratageldiler. Ancak yine de hiçbir şey gerçeklikten kopmuş değil; her şeyin merkezinde karşılıklı dayanışma/bağlılık (interdependence) mıh gibi yerli yerinde duruyor. Doğayla yaşadığımız kopuş kötü bir seraptan başka bir şey değil, ayrılık algısı bilgisizliğin bir sonucu; insanın hayvana, bitkiye, dağa taşa benzemediği inanışından kaynaklanan bir kibir. Üstüne üstlük bir de teknolojinin bizleri yaşam ağının tepe noktasına uçurduğu öğretisiyle de pekiştirilmiş bir sahtelik. Kasıntılık günahı modern insanı doğaya karşı üstün ve bağımsız bir güce sahip olduğuna inandırmış. Üzerinden yıllar geçti ancak onlarla bir arada yaşadığım her an, Amerikan yerlilerinin seremonilerinde Yüce Ruhun kanatları altında yerlerini alırken tevazuyu gerçek anlamda idrak etmiş bir toplulukca kucaklandığımı duyumsardım. Törenlerinde “Ey Wakan Tanka (Yüce Ruh, Büyük Giz), beni değerli kıl.” diye dua ederlerken her defasında aslında insandan kainatın ihtişamına doğru olan akışın kesintiye uğratılamayacak bir devinim olduğu huşusuna kapılıyordum. Doğaya dönüş akımı gibi bir meseleleri yoktu, sadece doğadan asla kopamayacakları farkındalığını pekiştiriyorlardı.

İşte ölü ve mekanik dünya görüşünü acı içinde sorguladığım bu zorlu zamanlarda aklım, gönlüm hep o Sekoya ağaçlarının gölgesinde geçirdiğim günlerime akıyor ve her zamankinden daha fazla kurcalar buluyorum o vakitler tuttuğum notları, çiziktirdiğim şeyleri, gördüğüm düşleri ve Amerikan yerlisi dostlarımın kadim gelenek ve değerlerinin ziyadesiyle üzerinden geçiyorum; burada çıfıt çarşımızda da sizinle birlikte tekrar hatırlamak, sizlerle paylaşmak istedim. Oglala Sioux’su Black Elk (Kara Heybetli Geyik), her zaman erkenden kalkıp şafak yıldızını selamladığını söyler çünkü bu yıldız idrakın, kavrayışın simgesidir. Tam bu vakitte dört huzmeli idrak otunun dünyaya düştüğünü, tohumlanıp çiçek açtığını anlatır. Ölü bir dünyada yaşamıyoruz. Tabiat Ana canlı ve bizim en yakın akrabamız. Babalarımızı, analarımızı, kardeşlerimizi, atalarımızı, eşlerimizi, dostlarımızı, tanışlarımızı kaybetsek de yaşamaya devam ediyoruz güç ve eksik de olsa. Ancak yaşamımıza devam ettiğimiz her an Tabiat Ana’mıza bağlı. Onun havasını çekiyoruz ciğerlerimize, onun suyunu içiyoruz, onun ekiniyle besleniyoruz. Hücrelerimiz ölüyor ve akabinde tekrar yerine yenileri üretiliyor. Doğayla aramızdaki akış her daim baki. Doğanın yardımıyla sukut edip tekrar yenileniyoruz. Onları yakından tanımadan önce “Kızılderililerin” dağları kız kardeşleri, yaban sığırlarını erkek kardeşleri gibi nitelendirmelerini sıradan metaforlar olarak görürdüm ben de. Ancak size yemin ederim arayışlarını yüreğimde hissettim, hayallerini gördüm. Kutsallarının düşlerinden doğan Amerikan yerlileri uçsuz bucaksız Birliğin tam kalbinde yatan Büyük Giz’e çok uzun zaman önce uyanmış bir toplum. “Küller küllere, toprak toprağa” ifadesi onlara sadece ezberletilen bir kalıp değil, bunu seremonilerinde bizzat idrak ederek, belki de başka hiçbir toplumda olmadığı kadar yeryüzünü kutsal olarak gören bir kavrayışla yaşarlar. Keşke dünya yüzünde daha asilane adımlarla yol alabilsek de ardımızda basit bir miras bırakabilsek. Sadece dünyayı sevip onu gözetme cesaretini gösterebilecek yeni mistik savaşçılar olabilsek.

Son olarak Kara Heybetli Geyiğin gündüz düşünü aktarıp kaçayım bugünlük. İdrak otunun yeryüzüne bahşini takiben kainata bir tını çalınır ve her yeri kaplar. Bu öyle asude, öyle hoş bir tınıdır ki hiçbir şey raks etmeden duramaz. Tüm yaşam sema eder. Yapraklar, çimenler, sular, seller, dört bacaklılar, iki bacaklılar, kanatlılar, hepsi birlikte dans ederler. Kara Heybetli Geyik yere bakar ve her bir şeyin güzel ve dipdiri olduğunu görür; her şey bir uyum içindedir. Ses şöyle der: Bu güne muhabbetle bak, çünkü onu gün edecek olanlardan biri de sensin. Şimdi yerin tam ortasına gel, orada dur ve gör. Her şey seninle konuşuyor.

 

[1] Gerçek bir olayı, sorunu, kendi doğal ortamı ve akışı içerisinde ya da buna en yakın bir görünüm sağlayan dekorlar arasında ele alıp yansıtan film.