Kanal İstanbul projesi bugüne kadar daha ziyade toplumsal, teknik, ekonomik ve hukuki değerleri açısından irdelendi. Burada ise projeyi sadece ulusal ve uluslararası güvenlik konuları açısından sorgulayacağız. Birçoğunu “beyin fırtınası” mantığıyla ortaya koymaya çalışacağımız, tartışmalı olsa da buradaki uzmanlık alanı görüşlerimizin de dikkate alınarak projenin tekrar değerlendirilmesini içten temenni ediyoruz…

Ocak 2018’de bir gazetede yer alan haberde Türkiye’nin yüz akı olarak detayları takdim edilen Kanal İstanbul projesi, en son seçim çalışmaları sırasında da bizzat Cumhurbaşkanı’nın takdim etmesiyle ve de seçim sonuçlarıyla tam bir resmiyet kazanmıştı. Söz konusu projenin maliyetinin ise ek harcamalarıyla birlikte toplamda 100 milyar doları bulacağı belirtiliyor. Toplumun hayatına böyle direkt olarak etki edeceği aşikâr olan bu tür maliyetli projelere karar verilirken Ankara’da ulusal güvenlik konularındaki uzmanlığa ne kadar yer veriliyor ne kadar açık kalpli tartışılıyor bunu şu sıralar hakikaten bilemiyoruz; zira bu çalışmaların detayları henüz tam anlamıyla kamuya açık değil.

İşte biz de bu nedenle konuyu, hala değer taşıdığına inandığımız bazı kritik sorularla irdeleyerek klasik ulusal güvenlik endişeleriyle birlikte biraz daha açmak istiyoruz.

1. Kanal İstanbul projesiyle ilgili olarak bazı büyük ülkelerin önce pusuya yatarak ses çıkarmayıp; Türkiye’nin son kalan tüm enerjisini buraya harcayıp yatırım yapmasını bekleyerek ve proje epeyce ilerledikten sonra da o anki siyasi konjonktüre göre bir anda “Hayır, biz bunu kabul etmiyoruz!” derlerse ulusal güvenliğin gerçekleştirilmesi nasıl olacak? Mesela eğer Karadeniz’de sahili bulunan ülkelerden herhangi birisi ya da birkaçı bu şekilde bahaneler bulup, o an ortaya çıksa ve “Karadeniz’imizin oturmuş doğal dengesini asla bozamazsanız! Bu artık bir ulusal güvenlik sorunudur!” dese ne olur? Hatta bunlar siyasi konjonktüre de bakarak söz konusu projemize ya nota/ ültimatom vererek karşı çıkarsa ya da kırmızı çizgi/ savaş sebebi vs. ilan ederse durum ne olur?

2. Sizce bu projenin ekolojik/ bilimsel vs. masumiyeti uluslararası en önde gelen akademik camiada ispat edilmedikçe genel bir meşruluğu olabilir mi? Peki bu konuda çıkmış uluslararası hakemli dergilerde bizim kaç yazımız var? Aksine; mesela Karadeniz’le ticari olarak iletişim halinde bulunan Avrupa Birliği, Şanghay İş birliği Örgütü, hatta NATO üyesi olan Romanya ve Bulgaristan vs. gibi siyasi ortaklıkların bu projenin ciddi ekolojik vs. sorunlar çıkaracağını akademik olarak ortaya koymaları halinde, o bazı ülkeler ulusal çıkarlarına göre konuyu ya Birleşmiş Milletlere (BM) taşırlarsa? Proje böylece bilerek veya bilmeyerek ya uluslararası bir güvenlik sorunu haline getirilirse ve de BM Güvenlik Konseyi kararıyla ya da kararı olmadan bu ülkelere ya da paktlara askeri müdahale hakkı vs. doğması gibi durumlar oluşursa ne yapacağız?

3. Proje devam ederken veya bittikten sonra ya tartışmaya açılıp Montrö ile ilişkilendirilir ve anlaşmaya taraf olan farklı farklı ülkelerce, Karadeniz’i dünyaya bağlayan bu kanal projesiyle ilgili dayatmalar yapılırsa ya da ya proje üzerinde bir anda dost-düşman ortak haklar iddia edilirse, bu işten çıkarımız ne olacak? Açtığımız Kanal İstanbul’u tekrar kamyonlarla toprak doldurup geri mi kapatacağız? Türkiye olarak bunları kabul etmez isek peki nelerle karşılaşacağız? Aslında, ulusal güvenlikle alakalı olan bu konuya tam karar vermeden önce serbest senaryolu iki taraflı bir kriz yönetimi harp oyunu oynansa daha iyi olmaz mı? Ama Silahlı Kuvvetlerin hileyle hurdayla hiç alışık olmadığı şekilde ve yöntemlerle perişan edilip yerlere serildiği, sahipsiz bırakıldığı o korkunç ve acımasız davalardan sonra, bu tür harp oyunlarını acaba kim tekrar oynamak ister ki? Bu önemli konuda devlet mekanizmasının sarsılan refleksleri ve kırılan cesareti tekrar nasıl geri kazanılacak?

4. Osmanlı sonrası yeni Türkiye Cumhuriyeti için zafer sayılan ve bir uluslararası siyaset dehasıyla İkinci Dünya Harbi öncesi diktatörlerin Avrupa’da cirit attığı bir dönemde o sisli ortamdan yararlanarak Boğazların denetimini büyük çabalarla ele geçirdiğimiz Atatürk’ün eseri 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi iyi ki yürürlükte; zira orada lehimize yer alan bir madde ile Boğazlarımızdan Karadeniz’de sahili olmayan devletlerin müttefik olsalar dahi 81 yıldır uçak gemileri geçemiyor. Karadeniz’e sahildar olan ülkeler için ise ancak kısıtlamalarla veya hülleyle geçiş mümkün olabiliyor. Benzer şekilde bir diğer maddeyle de harp gemileri de giriş çıkışlarda tonaj ve sayıca kısıtlamalara tabi. Bu nedenle de Karadeniz, İkinci Dünya Harbi dahil çok uzun bir süredir çatışmasız bir barış denizi olarak kalmayı başardı. Ama Kanal İstanbul projesinin tamamlanmasıyla birlikte ya şimdi Pandora’nın kutusu açılır da bu projenin bazı ülkelerin (mesela müttefiklerimiz) siyasi çıkarları uğruna Türkiye’ye yoğun siyasi baskılar yaparak uçak gemilerini ve sair harp gemilerini “İstanbul Kanalı’ndan” Karadeniz’e, yani Rusya’nın tarih boyu bilinen en yumuşak karnına doğru bir hançer gibi sokmak isterlerse ulusal güvenliğimiz ne olacak?

5. Ya da herhangi bir ülkeye ait bir uçak gemisi mesela yeni yapılan kanaldan geçip Marmara Denizinde bulunduğu zamanlarda eğer planlı ve kötü emelleri varsa; ülke olarak da zayıf bir durumdaysak, uluslararası siyasi durumdan da yararlanarak o uçak gemisi “arıza var!” deyip Marmara Denizinin ortasında bir anda dursa; ve de uçak gemisi üzerindeki tüm uçaklarıyla (50-75 adet) ve hatta koordineli olarak getirebileceği diğer uçaklarıyla da istediği yer ve zamanda Kocaeli, Bursa, İstanbul sanayi bölgelerimizi, askeri veya sivil hava alanlarımızı, kritik kışlalarımızı, köprülerimizi, deniz üslerimizi ve harp gemilerimizi/ deniz altılarımızı, komuta merkezlerimizi, en önemli elektronik merkezlerimizi bir anda uyarısız yakalayıp içeriden vursa; hayatımız ve ulusal savunma reflekslerimiz her açıdan felç olmaz mı?

6. Peki hava savunma sistemimiz buna karşı ne kadar hazır acaba?

7. Tarihte çok hassas olduğu bilinen “Boğazların geçişi ve kontrolü mücadelesinde” Karadeniz’in kontrolü söz konusu olunca bu tür korkunç şoklar-baskınlar yaşanmış mıdır? Mesela 1853 Kırım Harbi sırasında Sinop sahilinde demirlemiş bekleyen koskoca Osmanlı İmparatorluğu Karadeniz filosuna, Çar’ın amirali Nahimov ve filosu tarafından aniden ve kuralsızca yok edici bir baskın yapılmış mıdır ve ardından ölü yaralı iki taraftan 750 bin zayiata mal olan olan Kırım Savaşı çıkmamış mıdır? Peki 1914’de Goben (Yavuz) ve Breslav (Midilli) Enver Paşa’nın Alman Amirali Şuson’a verdiği emirle Karadeniz’e girip Sivastopol ve Odessa’yı bombalamış mıdır ve böylece bir oldu bitti ile Osmanlı İmparatorluğu sadece kendisi için 770 bin cana mal olacak 1. Dünya Savaşına girmiş midir?

8. Ayrıca Kanal İstanbul projesiyle bu tür konularda bir çözüme ulaşılıyorsa eğer, daha sonra Montrö’den kaynaklanan bir diğer sorun olan Çanakkale Boğazı geçişi için de benzeri bir çare kurnazca ortaya atılamaz mı? Mesela zaman içinde acaba yine uluslararası konsorsiyumların ve taraf ülkelerin Montrö ile oturmuş “Boğazlar rejimini kökünden geçersiz kılmak ya da değiştirmek” maksadıyla o an yaratılacak siyasi bir domino etkisiyle güzelim Saros körfezine doğru, yine Gelibolu yarımadasının en incecik yeri olan Bolayır üzerinden de çok daha ekonomik maliyet maskesiyle aynı siyasi amaçlarla ya benzeri bir küçük kanal açmayı da zorlarlarsa ne olacak?

9. Bizce Panama, Süveyş kanalı vs. yapımları öncesi ve sonrasındaki siyasi olayların da şimdiden çok detaylı incelenmesi gerekir kanaatindeyiz. Özellikle de bu projeye karar verilirken, her ne kadar teşbihte hata olmaz desek de “1900’lerin başlarında ABD’nin o zırhlılarıyla sahile gelip karaya kuralsızca 2000 asker çıkartarak Kolombiya’yı devreden çıkartması, sonra yarım  günde bağımsız Panama’yı kurdurması ve ardından da hemen onları da tehdit ederek Panama kanalının kontrolünü tamamıyla kendi üzerine alması” suretiyle oynadığı o siyasi/askeri oyunlar ülkemizde iyi bilinmekte midir? Bu tür askeri Siyasi-askeri tartışmalar nereye kadar uzanır, hangi şeffaf olmayan pazarlıklar yapılır ve sonunda ülkelerin-paktların tutumları tepkileri ne olur acaba şimdiden kestirilebilir mi? Ulusal çıkarlar söz konusu olursa güvenmek tam bir çözüm müdür?

10. Ayrıca anlaşılan o ki bu mega proje, “yap işlet devret!” sistemi ile gerçekleştirilecek. 7500 insanımıza beş yıl süreyle istihdam yaratılacak deniliyor vs.… İyi ama ya başlangıçta veya zaman içinde kanal büyük devletlere ait belli sermaye guruplarının veya kartellerin eline geçerse, bağımsızlığımız etkilenebilir mi? Osmanlı İmparatorluğunu mahveden modern görünümlü kapitülasyonlar ya bu projeyle iyice hortlatılırsa?

11. Ulusal Güvenlik açısından, şu an biraz saçma gelebilir ama ya bir gün gelir
de örneğin şımarık bir komşumuzun yüzünden ya da farklı bir ulusal güvenlik politikası uygulamamız halinde Kanal İstanbul geçişiyle ilgili olarak bizim istemimizin dışında özellikle de AB ile, siyaseten karşı karşıya kalırsak ne olacak?

12. Ya da benzer şekilde mesela Rusya’da bir gün rejim değişir de ülkemize zaman zaman tehditler savuran bildik bir ırkçı siyasetçi, oradaki iktidarı ele geçirirse; ardından da “bu kanalın inşa edilmesiyle artık Boğazlar rejiminin değiştiği vs.” gibi bahaneler ileri sürerek, özellikle de bu projeyle birlikte ortaya çıkacak olan dört yanı sularla çevrili Batı İstanbul Adasına kuzeyden aniden koordineli bir büyük taarruz yaparsa (mesela İstanbul Boğazı batı sahiline amfibi bir çıkarma ve biraz gerilere de hava indirme harekatı şeklinde) ne olacak? Yani kanalla birlikte aynı anda bu oluşacak yeni adaya sizce bir askeri müdahale ya da işgal bahanesi de yaratılmış olmuyor mu? Ardından da bu iki kritik su geçişini kontrol eden, her tarafından suyla tecrit edilmiş o güzelim tarihi ve stratejik yeni ada, başlatılan askeri operasyona devamla elimizden çıkarsa ne olacak? Üstelik ya bütün köprüler kolayca havadan ya da bir seri özel harekatla vurulursa her yönden dışarıya bağımlı hale gelecek bu adada yaşayan milyonların su dahil hayati ihtiyaçları ne olacak? Fatih’i bile kabrinde ters döndürecek, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” kâbus senaryosu olmuyor mu bu? Tarihin akışı düşünüldüğünde sizce bu tür durumlar tümüyle imkânsız mıdır?

13. Eğer buna çok zor diyorsanız, acaba yeni inşa edilmekte olan büyük maliyetli mega hava alanının bir anda düşman amaçlı bir ülkenin özel kuvvetleriyle baskın tarzında hava başı olarak ele geçirilirse ve hemen sonrasında da bu emniyetli hava alanına ve oldukça geniş bölgeye peş peşe diğer büyük askeri birlikler, tümenler vs. büyük uçaklarla indirilirse yani bu adeta zorla kendi yarattığımız Batı İstanbul Adası maazallah bir anda sadece havadan işgale uğrarsa ne olacak? Yakın tarihte, böyle benzeri kritik havaalanlarının havadan işgal etme örneklerinden bolca bulunduğu acaba biliniyor mu, incelendi mi?

14. Eğer proje gerçekleşirse, Trakya’dan Anadolu’ya geçmek isteyen herkes artık bir değil, iki büyük su engeli geçmek zorunda kalmayacak mı? Peki cepheye gelecek takviye birlikleri bu iki engeli (İstanbul Boğazı ve Kanal İstanbul) nasıl geçecek de bölgelerin savunmasına nasıl yetişecek ve eğer gerekirse zamanında halkın yardımına koşacak? Bu proje eğer bu şekilde hayata geçerse, acaba Trakya’nın “stratejik savunması” sırasında olur ya, toprak kaybına uğranılırsa, bir geri çekilme harekâtı nasıl gerçekleşecek? Gerek çok yoğun ikmal faaliyetleri gerekse ileri-geri birlik intikalleri bu iki kanaldan nasıl yapılacak? Kanallar, bu dar arazilerde sıkışıp kalacak ordumuzu, halkımızı/ kaybedilen topraklarımızı yeniden kurtarmak maksadıyla



yapılacak bir meşru genel karşı taarruzu zorlaştırmaz mı? Ayrıca şu anda dostluk devam ediyor olsa da durumlar değişse Trakya’daki oluşabilecek beklenmedik gelişmelere karşı önceden yapılacak siyasi-askeri stratejik yığınak faaliyetlerine bu kanallı yeni durum nasıl etki edecek, hiç düşünülüyor mu? Bunlara saçma ve abartılı fikirler deyip geçmeyin. Herkese birkaç sene önceki “Kırım nasıl bir anda mevcut anlaşmaların tersine olarak tuhaf bir şekilde el değiştirdi?” sorusunun askerî harekât teknikleri açısından çok iyi incelenmesini öneririz.

15. Daha da ileri en kötümser düşüncelere gidersek; mesela kuzeyimizde ikinci bir “Çernobil Nükleer radyasyon sızıntısı faciası, nükleer tehdit, büyük çaplı sel, salgın hastalık veya beklenmedik büyük bir deprem felaketi” türü yine ani tehlikeler oluşursa, Batı İstanbul adasındaki milyonlarca insan bölgeyi terk ederek topluca doğuya veya batıya doğru göçe başlarsa ne olur, iki kanal arasında kapana kısılmış olmazlar mı? Bu tür durumlarda, aynen Boğaz köprülerinde olduğu gibi bu kanalın üzerine yapılacak olan altı adet köprünün de depremler nedeniyle hasar görmeleri ya da herhangi benzeri doğal afet durumlarında; yardım malzemelerinin ve askeri birliklerin ileri-geri hareketleri tam anlamıyla engellenmiş veya yavaşlatılmış olmaz mı? Köprü önlerinde çok büyük yığılmalar oluşmaz mı? Kısacası “durup dururken askeri coğrafyayı ve ulusal güvenlik koşullarını değiştirmenin” gelecekte oluşabilecek siyasi krizlerde ya da doğal felaketlere yönelik durumlarda nasıl sonuç vereceğinden şu an kim emin olabilir ki? Hem bu projeyle acaba jeo-stratejik bir avantaj olan elimizin altındaki İstanbul Boğazına resmen kendi elimizle rakip yaratmış olmuyor muyuz? İstanbul’daki askeri birliklerin birçoğunu, bunların toplumsal olaylara/ depremlere anında yapabilecekleri müdahale ve yardım imkânlarını bile göz ardı edip, “Aman darbe yaparlar!” diye apar topar ve tepkiyle İstanbul şehir merkezlerinden kovmadık mı? Bu arazilerin birçoğu kentsel dönüşüm, TOKİ veya çeşitli maksatlarla bir yerlere devredilmek üzere topun ağzında değiller mi? Son 1999 İstanbul Depremi sırasında, o dönemki siyasi iradenin yanlış danışmanlarla “askere ihtiyaç yoktur, biz siviller hallederiz!” deyip, sonra da perişan durum giderek kritikleşince o kritik saatleri ne yazık ki kaybedip günler sonra piyade tugaylarını, lojistik ve istihkam birliklerini enkaz altındakileri kurtarmak üzere halkın yardımına çağırmak mecburiyetinde kalınması unutuldu acaba?

16. Yaklaşık olarak 43 kilometre uzunluğunda ve yaklaşık 300 metre genişliğinde güney-kuzey istikametleri boyunca uzayıp giden önemli miktar bir arazimiz suların altında kalacak. Bir karış vatan toprağı kaybı bile geleneksel olarak milli bir namus meselesi yapılırdı. Uğruna can verilir ve asla terk edilmezdi, biz milletçe böyle yetiştirilmiştik. Acaba şimdi bu projeyle kilometrekarelerce memleket toprağı suların altına terk edilmiş olmayacak mı? Meriç Nehri üzerinde Türk istihkam subaylarının sürdürdüğü, “mahmuzların kullanılması olayı” vatandaşlarca da pek bilinmez. Debisi yüksek ve aynı zamanda ortak sınır olan bu nehrimizde fedakâr subay ve astsubaylarımızın emeğiyle komşu ülkelerle karşılıklı olarak yarış halinde nehrin uygun yerlerine mahmuzlar inşa edilir ve bu sayede toprak kazanma yarışına girilirdi. Toprakların sulara terke değil de aksine kazanılmasıyla ilgili olarak, Hollanda’nın yüz yılı aşan gayretiyle 1986 yılına kadar oradaki denizi sabırla boşaltıp büyük yerleşim ve tarım arazileri kazanması ve bugün artık dört yüz bin insanın yaşadığı Kuzey Hollanda’nın Floveland projesinin doğuşunun da incelenmesini de öneririm. İnsanoğlunun azıcık toprak kazanmak ve yaşamları değiştirmek uğruna nasıl nesiller boyu seferber olduğunu ve azmedince neyi başarabildiğini oralarda görmek mümkündür.

17. Hani artık önem veriyoruz diye bir konuyu daha sorayım; “uğruna öldükleri tam da o toprakların altında yatan Balkan Harbi Çatalca muharebeleri şehidi binlerce meçhul askerin mezarları ne olacak?” Ya da oralarda bir anda kazılar sırasında çıkabilecek olan tarihi eserler ne olacak? Mesela BM, olur da uluslararası kültür mirası çıkması halinde çalışmaya müdahale ederse ve biz de bunu kabul etmezsek konu bir ulusal güvenlik sorunu haline gelebilir mi?

18. İstanbul’a bu proje sayesinde 7,5 milyon insanın kentsel dönüşüm kapsamında bu yeni bölgede yaşamasının planlandığı da söyleniyor. Bu durumda o Anadolu kaplanlarının İstanbul’a göçü ya daha da hızlanır ve bu plana uygun olarak hayat bulursa su, hijyen, alt yapı, emniyet konuları savaşta ve barışta ulusal güvenlik sorunu haline gelir mi gelmez mi? Boşalan o Anadolu toprakları bir güvenlik sorunu mudur değil midir sizce? Ayrıca bir münasebetsiz çıkıp da ya Avrupa’nın güvenlik sınırlarını artık bu kanaldan başlatırsa ve mega şehir İstanbul’u tümüyle Avrupa’dan dışlarsa (veya bunu tartışmaya açarsa) acaba bizim için iyi mi olur, kötü mü?

19. Son bir soru olarak, bütün bu soruları yorumlarsak eğer, acaba gelecek nesilleri ebediyen ilgilendirecek ve hele resmen mevcut coğrafyayı değiştirecek olan bu çok kritik Kanal İstanbul projesinin gerçekleştirilmesi kararının halkla paylaştırılması yani halk oylamasına gidilmesi nasıl bir fikirdir?

Evet bu sorular kuşkusuz daha da çoğaltılabilir. Ama bu kadar sözden sonra çıkan sonuç, yine sorularla bizce şöyle olabilir; Kanal İstanbul’u yaparsınız yapmasına ama uluslararası sistemde Pandora’nın kutusu ya bir açılırsa? Yani Atatürk’ten beri sapasağlam ayakta duran, ulusal güvenliğimizin de Lozan anlaşması gibi önemli teminatlarından olan Montrö sözleşmesi ya bir anda uluslararası tartışmaya açılırsa? Sahi bunu gerçekten istiyor muyuz?

Dünyadaki şu fokurdayan siyasi sosyal ve ekonomik konjonktürde, en çok ihtiyaç duyulan “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, ekonomi ve milli eğitim” gibi mutlak geliştirilecek yaşamsal ve en öncelikli konular önümüzde dağ gibi duruyorken, acaba söz konusu proje sebebiyle bunca ulusal güvenlik riskiyle karşı karşıya kalmaya değer mi? Sorması bizden…

1- Oksijen oranının azalması, milyonlarca yıldır oluşan doğal dengede oluşan tuzluluk oranının değişmesi, balık cinslerinin olumsuz etkilenmesi, Marmara’dan gelecek dip akıntılarıyla Karadeniz’in kirliliğinin artması, Karadeniz’in renginin ve veya kokusunun değişmesi vs.

2- Girit, Rodos, Hollanda, Norveç vb. (2’inci Dünya Harbi); daha yakın tarihten ABD 1983 Granada, ABD 1987 Panama, Türkiye 1974 Lefkoşa Kıbrıs, SSCB 1979 Kabil /Afganistan, ABD 2001 Kandahar /Afganistan, 2003 ABD Irak, Pakistan 2009 Afgan sınırı, Fransa 2013 Mali vs. havadan indirme harekatları…

3- Kanala ait 43 kilometrenin yaklaşık 10 kilometresi Küçük Çekmece Gölüne denk gelmektedir.