2020 boyunca izlenen ve bu yıl da devam edeceği anlaşılan, belli ki apar topar hazırlanarak internete yüklenmiş, içeriğinde ilgili- ilgisiz görüntülerin de bulunduğu, ancak “son dakika bilgi kaynakları zaman zaman ne hikmetse çok güçlü” ve daha yayınlandığı anda on binlerce tık alan, janjanlı ham videolu-görüntülü haberler şu sıralar her tarafı sardı. Bunlar iddialı ve çok heyecanlı ulusal/ uluslararası güvenlik uyarıları ve de yorumlarıyla dolu. Bazıları ise açıkça gündem yaratmak peşinde. Ancak bize göre, menşei tam kestirilemese de amacı muhtemelen ülkede ideolojik anlamda bir “dini-milli birlik beraberlik yaratmak” olduğu hissedilen bu yüzlerce kısa videolar ile ancak “sorgulama becerisi olmayan” insanlar kandırılabilir.

Yok, eğer propaganda içeriye değil de bazı karşıt ülkelere-ülkeye yapılıyorsa ki mesela bu Yunanistan vs. olabilir; bu taktirde de o ülke-ülkeler akıllıysa (ki ortalama siyasi akıl normal olarak böyle düşünür) karşı propaganda hemen açığa çıkıverir, bu derece “kör göze parmak” acemice algı yaratma yöntemleri de karşı tarafta sadece tebessümle karşılanır. Dolayısıyla bu tür suni çabalar güncel dış siyasetle ilgili olarak dışarıya uluslararası baskı ya da bir cevap da teşkil etmezler hatta hiç caydırıcı da olmazlar! İşte biz ülkede mevcut pandemi döneminde bu adeta patlamaya dönüşen ani oluşumun arkasındaki asıl amacı pek bilemediğimizden, ilk aklımıza kabaca bu tür ham düşünceler geliyor.

Mesela “Şok şok şok! Şunlara öyle ayar verdik böyle ayar verdik! Putin’e de ayar verildi! Trump’a böyle çakıldı! Biden korksun bizden! ABD’den muhteşem haber, şok üzerine şok! Fransa dize çöktü ve şokta! Makron’a Osmanlı tokadı! Bekle bizi Makron! Pakistan’ın atom bombaları artık bizle! Hindistan’a tarihi ayar! İşte Türkiye’nin ilk atom bombası! Kork bizden Merkel! Öyle bir cevap verdi ki…! Aslansın, kaplansın! Türkiye’ye müjde! İşte şöyle kaçtılar! Onu da tokatladık! AB şokta! NATO’dan çıkıyoruz! ABD çıldırdı! NATO’da komutan Türkiye oldu! Misliyle mukabele! Ağızlarının payını aldılar! Yunanistan titredi! Şok hamle, Doğu Akdeniz de artık Türkiye tek kaldı! AB’nden Yunanistan’a şok hamle ‘Doğu Akdeniz’de oyun bozuldu!’ Çatışma an meselesi! Yepyeni en muazzam silahlarımız devrede!  Müjde; en müthiş silahı icat ettik! Bütün dünya şu yeni silahımızın peşinde! Bu silah bir tek Türkiye’de var! Dünya bu yeni icat silaha çok şaşıracak! …  vs.” türü sansasyonel ve bazıları mahalle kabadayısı ağzıyla hazırlanan duygusal-tepkisel reaksiyonlarla dolu, kısa videolarla, klavyeler üzerinden bilerek bilmeyerek yapılan bu “bizce muhtemelen içe dönük yani kendi insanımıza yönelik propagandalar, böbürlenmeler” an itibarıyla artık aklı başındaki hemen herkese “Türkün Türk’e propagandası” gibi gelip, kabak tadı vermeye de başladı. Hele sadece bu tür zorlama ve suni video haber gayretleriyle bizce ülkede, ne “Birlik Beraberlik-motivasyon” sağlanır ne de siyaseten halk desteği elde edilir. Yerli yabancı “lehte kamuoyu” da oluşturulamaz…

Burada baştan söyleyelim ki o hiçbir yerde yer verilmeyen ama bu çetin koşullara rağmen çağdaş video haber yayını yapmaya çalışan bildik “Bağımsız, haysiyetli, cesur ve aydın gazeteciler” bu kategoriye asla girmezler. Onlara zaten sözümüz olamaz… Ama yapılan bu söz konusu suni videolardan bazıları o kadar ileri gitmektedir ki hazırladıkları içeriklerinde; çağdaş yurttaş yerine yeniden sadık bir tebaa olarak yaratılıyor izlenimi veriyor. Ne yazık ki siyaseten in-doktrine olmuş kişilerin değil de gerçek ilim irfan sahibi herkesin saygı duyduğu Osmanlı tarihçilerinin oluşturduğu “Akademik Kurullardan” geçmiş diziler değil bunlar. Bize göre bunlar gençlere şanlı tarihimizi, köklerimizi öğretmekten ziyade Cumhuriyetin ilanıyla yıkılan “Osmanlı özlemine” yönlendirilmiş, yeni bir kimlik arayışı içine sokulmuş çoğu “tereddütlü naif dimağlara” dayatılan TV dizileri görünümü veriyorlar. Çok izleneni olsa bile bizce bunlar, gelecek kuşaklara sanatsal anlamda pek kalamayacaklar. Oysa bu alanda “yumuşak güç” anlamında bir süre bu ülke yurt dışında da gerçekçi dizilerle epeyce mesafeler kat etmişti (Muhteşem Yüzyıl vs. gibi). Mesela eğer sabredip bunlardan bir ikisini biraz bile dikkatle izlerseniz, bazı bölümlerde bugünün iç siyasetine nasıl subliminal siyasi mesajlar verildiğini, o tarihlerde geçen dizinin aslında bugün iç siyasette kim kimdir kurnazca ona karşılık geldiğini dahi fark edebilirsiniz. Mesela yetişkinler için, “Payitaht Abdülhamid, Diriliş Ertuğrul, Kuruluş Osman, Uyanış Büyük Selçuklu, Akıncı…” çocuklar için ise “Tozkoparan İskender vs.” gibi, senaryoları belgeye-gerçek bilgiye pek dayanmayan, aşırı hayali ama her nasılsa tarihi (!) TV. dizileriyle, yepyeni yaratılan bir tarih anlayışı ortaya konarak “fetihçi bir insan tipi” yaratılmaya gayret ediliyor sanki … Neden?

Bu yazımızda, asıl sorguladığımız konumuz; kuşkusuz bu tür diziler değil ancak yazıya başlarken söz konusu ettiğimiz o “bol renkli flaş haber türü videolarda” da sanki gerçekmiş gibi bu hayali dizilerden alınan bazı repliklere ve kısa görüntülere, ciddi ciddi yer veriliyor, olması… Hatta bu kısa videoların üzerinden “belki görürler” diye, günümüzün BM. Güvenlik Konseyi daimî üyeleri ABD’ne, Rusya’ya, Çin’e, Fransa’ya, İngiltere’ye ve de bunlara ilaveten bazen de Almanya’ya, Yunanistan’a (vb.) güncel Arap ülkelerine dış siyasetle ilgili sanki devlet adına, en üst düzeyden ve de klavyeler ya da Ertuğrul Gazi vb. üzerinden zaman zaman adeta meydan okunuyor, yarı resmi mesajlar-ayarlar acemice ve boşa gayret verilmeye çalışılıyor... Akılcı mı sahi bu?

Çoğu gerçekten abartılı, bir kısmı da fazla üst perdeden ama ezik duygular içinde, bazıları da birilerinin belli ki “bir siyasi temennisini ileten” bu rengarenk kısa haber videolarının, halen kimler tarafından hazırlandığını en azından şu an pek bilemiyoruz. Eğer bunlar “resmi ya da yarı resmî kurumlar” tarafından hazırlanıyorsa-ücret karşılığı el altından hazırlattırılıyorsa, ya da sponsorluk olarak da haber kaynakları devletin resmî kurumları tarafından destekleniyorsa, açıkça söyleyelim ki bunların hemen hepsi profesyonellikten çok uzaklar ve inandırıcılıkları da sorunlu. Özellikle de bunların bazıları, ortalama izleyicinin gözünde dahi sanki “kendi halkına karşı iç propaganda yapıyor” gibi de algılanıyor olabilir.

Bu tür heyecanlı ama gerçekçilikten uzak duygusal ve de uçuk kaçık görüntülü o kısa “renkli flaş haber türü video yayınları”, genelde 1,5 ila 12 dakika sürüyor. Pandemi nedeniyle evlere kapanmış çoğu insanımızı, özellikle de o şok başlıklarıyla kurnazca bloke ederek bilgisayarlı ya da mobil telefonlu internet üzerinden kısa sürelerde on binlerce “tık ve beğeni” alabiliyor. Böylece bazı naif izleyicileri bu flaş videolar adeta sihirli bir rüya alemine de sokuyor. “Ver mehteri!” gibi bir durum da oluyor. Bunları hazırlayanlar, Anayasal fikir ve ifade özgürlükleri çerçevesinde fikri hür vicdanı hür insanlar tarafından hazırlanıyor ise ne ala! Ama sanki bir yerlerden güdümlemiyorlarmış ya da bazı dizilerle birbirlerini tamamlıyorlarmış gibi “kamuoyunun siyasi eğilimlerini pişkince yönlendirmeye de çalışarak” aslında bilerek-bilmeyerek (?) bazı alanlarda ciddi ciddi “siyasi toplum mühendisliği” de yapma durumu oluşuyor olabilir. Eğer durum böyleyse, “kötü” ...

Bütün o yaşanılan korkunç siyasi kumpaslar halen tap taze hafızalarda iken, en hafif tabiriyle mesela insanları sürekli olarak “gerilimlere, çatışmaya, silahlı rekabete ya da en sonunda da ister istemez sıcak bir savaşa-savaşmaya, ölmeye öldürmeye, şehitliğe …” yönlendirmeye çabalayan, belki de ülkedeki “birlik beraberliğin” ancak böyle bir gerilim durumunda sağlanabileceğini düşünen-sanan, bu tür aşırı duygusal, biraz da ezik ve sabit dünya görüşlü yayınların “siyasi parti katılımlarına ya da belki de ulus bilincine” beklenen etkiyi yapıp yapmadıkları bizce epeyce tartışmalı doğrusu…

Yaklaşık bir yıldır her taraftan patlayan bu söz konusu renkli görsel videolar ve çoğu Anayasal anlamda hür ve özgür olmadığı hissedilen TV kanallarının duruma göre yaptığı programlarında bir yandan “Artık savaşta sayılırız, hadi ver mehteri, hepsiyle savaşalım, bedelini şöyle ödeyecekler, gününü böyle görecekler, bir gün hesap verecekler, etrafımızdaki bütün devletler bize düşman, yalnız bırakıldık, ya devlet başa ya kuzgun leşe, Rockfeller’lar, Siyonistler, reptilyanlar, gavurlar … vs.” derlerken; diğer yandan da “Artık içeride birlik beraberliğe ihtiyaç var, tek vatan tek millet, bundan böyle şu particiliği bırakalım, gelin bizim fikrimizi kabul edin ve 2021’de bu şekilde tek yürek olalım; Mart ayı da geliyor ve Biden ve AB acaba ne yapacak bilinmez! Eğer birlik beraberliğe doğru şimdi gelmezseniz siz de vatan hainisiniz! vs.” gibi kendi kıt düşüncesi paralelinde dayatmacı-toptancı şok haber türü video yayınlarını zaman zaman arttırması bizce hakikaten makul ve barışçı bir gidişat olmuyor ...

Öncelikle şunu belirtelim: “Birlik beraberlik” denilen ülke temel değeri, kuşkusuz her demokratik ve güçlü ulus için gereklidir ve üstelik kuşkusuz “olmazsa olmazdır!”. Ama bu taktirde de bunca geçen yıllar dikkate alındığında halk tabiriyle adama “Günaydın!” demezler mi acaba? Zira 1923’te Cumhuriyetin ilanından beri süren o “içinde büyüdüğümüz”, bildiğimiz parlamenter demokrasi anlamında “mutlaka geliştirilecek eksiklikleri olsa da” genelde iyi kötü ülkeyi bugünlere taşıyan ve bazılarımızın da ideal bildiği, yaşam boyu insanlarımıza çocukluktan itibaren öğretilen o Cumhuriyet rejimi, karanlık kumpas döneminde Anayasası da dahil değiştirilip (Neyse ki ilk dört maddeye dokunmaya cüret edilmedi) adeta tepeden inme bir oldubittiyle “Yeni Türkiye” adıyla değiştirilirken siz nerelerdeydiniz ki?

Buna paralel olarak, siyasi kadrolaşmanın resmî kurum ve kuruluşlarda giderek daha da yaygınlaşmaya başladığı görüldüğünde, ulusal eğitim sisteminin tam da ortasından son on-on beş yılda iki farklı metedolojiye-ideolojiye bölündüğünde ve halk kesimleri keskin bir şekilde siyaseten hızla kutuplaştırılırken yoksa ülkede mi yoktunuz?

Acaba hukuk sisteminin tarafsızlığı hakkında artık ülke genelinde çok ciddi tereddütler oluşmaya başlamışsa, hele “güçler ayrılığı” ilkesi açıkça neredeyse sonlandırılmış ise, üstelik TBMM/ Yasama giderek önemsizleşiyor ya da önemsizleştiriliyor ise peki size göre bu tuhaf süreçte öbür karşıt görüşlü “yüzde elliden fazlayı” adeta yok sayarak, Türkiye gibi jeo-stratejik açıdan çok önemli bir ülke, adaletle-huzurla siyaseten kolay yönetilebilir mi hiç? Ülkede bu çetin koşullarda, her ne gayret gösterilirse gösterilsin acaba gönülden ve huzur içinde bir “Birlik Beraberlik” oluşabilir mi? Elini vicdanına koyarak “bu yaşamsal soruları” herkesin önce siyaset üstü bir anlayışla aynaya da bakıp kendine sormasını dileriz …

Her tarafta özellikle de bu koşullarda “Önce iç cephe!” vs. hâlâ diyenlere de işte bu yüzden hakikaten çok şaşıyoruz-şaşırıyoruz. Anlıyoruz, ekmek parası, çıkarlar olarak zordalar ya da endişeliler ve durumu idare etmeye çalışıyorlar. İyi de böylece acaba kamuoyunda yanlış beklentiler de yaratılıyor olamaz mı? Bunu, bu şok videoları kullandığı da hissedilen özellikle de o her konunun uzmanı (!) her türlü ekranların yüzü olmuş o bir avuç ekran gladyatörü, kurnazca oluşturulan gündemi savunup, ekranlar üzerinden dayatmaya da çalışıyor sanki (Bakınız:15 Eylül 2019, Ulusal Güvenlik Uzmanı ya da 'Gladyatör'). Ne yazık ki artık iki-üç çok saygın ve bizce değerli istisnası haricinde, mevcut ekran yüzlerinin önemli bölümü zaman geçtikçe fikren birbirlerinin tıpa tıp benzerleri de oldular. Yaratılan “Gündem bekçisi olma” durumuna düştüklerinin belli ki birçoğu hâlâ farkında değil. Kilitlenip, yaratıcı da düşünemez oldu çoğu.

Evet “önce iç cephe!”, çok iyi fikir, peki tamam da hal böyle iken, yani her şey böylesine alt üst olmuşken bu nasıl olacak ki? Bu tür bize göre çaresiz kalınca, yapmacık “iki arada bir derede” günü kurtarma türü genellemeler ile “İç Cephe- Birlik Beraberlik” çağrıları yapılması her koşulda mı geçerlidir sizce? Bir defa devlet sadece iktidardan ibaret değildir ki! Devlet, iktidar ve muhalefetin ve de izdüşümü olan başta vatanını milletini seven aidiyet hisseden “fikri hür vicdanı hür” tüm yurttaşların, halk katmanlarının, beğenirsiniz beğenmezsiniz farklı seslerin de toplamıdır bize göre ... Ama eğer bu sesler hiç dikkate alınmıyorsa-alınmayacaksa, bağıra çağıra susturularak, itibar infazları da dahil sürekli olarak farklı görüşlere hukuksuz siyasi (Bazen de fiili) linçler yapılıyorsa peki ne olacak bu ülkede o zaman? Sürekli olarak “Ben yaptım oldu!” türü oluşumun, belediyesinden kurumlarına ülkede her tarafta siyaseten mevcut olmadığını söyleyen birisi hâlâ varsa eğer, biz ona da şaşarız doğrusu. Mesela asıl uzmanlık alanımız olan “Ulusal Güvenlik” alanını ele alalım; uzun bir süredir kapalı kapılar arkasında ne halkın ne de muhalefetin bilmediği içte dışta bir sürü uluslararası iletişimler kuruluyor, muhtemelen arşiv kaydı olmayacak şekilde kafa kafaya verip belki de stratejik pazarlıklar bile yapılıyor olabilir. Hatta bazen kapalı kapılar ardında çocuklarımızın geleceklerini ilgilendiren büyük operatif-stratejik, ekonomik kararlar da alınıyor olabilir ve sonunda görüyoruz ki tepeden inme ani stratejik anlaşmalar dahi yapılıyor.

Ardından da o tepede alınan kararlar duruma göre bir gece aniden TBMM’ne Genel Kurul’a getirilebiliyor veya o kritik konu, bir olayın-haberin arkasından zaten otomatik olarak dolaylı bir şekilde gündeme geliyor-getiriliyor. Sonra da bütün iç siyasi aktörlere “Mecbursun; hadi takip et bizi bakalım!” deniliyor. Resmen uluslararası ilişkiler tabiriyle bir siyasi lokomatif-vagon ilişkisi (Bandwagoning) uygulaması yapılıyor, sanki. Çoğu yerde, “Etkiye tepki” türü reaksiyoner bir iki cılız karşı çıkışın haricinde lokomotifin arkasındaki vagonlar olarak artık çaresiz sadece bir sonraki hamle (durmayı, ilerlemeyi vs.) bekleniyor. Ama “bindiyseniz o trene, artık size geçmiş olsun” zira tren hızla menzil alıyor … Yani demokrasinin en temel özelliklerinden birisi olan “şeffaflıktan” hele şu son zamanlarda hak getire, diyoruz açık kalplilikle… Bundan, sadece belli bir kesimin değil, ülkede aklı başında olan ve sorgulayabilen partili partisiz ortalama vatandaşların da gayrı memnun olduğunu, bu kadar fazla gizlilikten artık hakikaten bıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira bütün bedeli kim ödüyor ki eninde sonunda? İnsanımız değil mi?

Mesela Yunanistan ile 61’inci kez yapılan “istikşafı görüşmeler” de bize göre bu kapalılık niteliğini taşıyordu. Zira daha önceki 60 adedinden elle tutulur hangi başarı elde edilmişti ki? Bir muazzam başarı mı olmuş? Hayır mesela bazı adalarımız dahi işgal altında artık… Hepsi, uzun yıllardır süre gelen ve kendi insanımızdan- kamuoyundan habersiz yapılmış karşılıklı tartışmalar-atışmalar-dengelemeler-gaz almalar bunlar. Bunca süredir bu şekilde yapılan toplantıları hâlâ “olağan kabul etmek” aslında hangi demokratik siyasi aktör olursanız olun “siyasetin tümüyle dışında kalmak-bırakılmak” anlamına gelir bizce. Uygun da olmuyor.

Bütün bu oluşumları göz ardı edip, her türlü dertte, tasada, kederde ve sevinçte “Birlik beraberlik” istemek işte bu nedenlerle bize göre “demokrasi oyunu” oynamak riskini taşıyor. İnsanların kendilerini karşılarındakinin yerine koyup empati yaparak çağdaş uygarlık yolunda “kalplerinin birlik beraberlik içerisinde aynı atması”, çağdaş ve makul her devlette en çok istenen şeydir. Buna kuşkusuz “Kabul!” ama bu böyle “kör göze parmak ve tek taraflı dayatmayla” olmaz-olmamalı bu iş… Herkes akıllı artık.

Mesela o bir gecede tepeden inme; milli eğitimde, ekonomide, sosyal yaşantımızda, dış politikada, ulusal güvenlik konularında ve de ordu dahil en büyük kurumlarda vb. muhalif görüşlerin, muhalefetin, kamuoyunun çeşitli farklı görüşlerin-düşüncelerin (yasal STK’ları) es geçilerek gerçek uzmanlarla dahi doğru dürüst tartışılmadan bir sürü “yaşamsal ve radikal değişiklik” yapılması hoş mu oldu? Acaba “toplumun bu nedenle ötekileştirilen diğer yarısına ya da muhalefete” danışılarak-tartışılarak bütün bunlar TBMM sistemin içerisinde tutularak şeffaf bir şekilde yapılsaydı daha iyi olmaz mıydı? Neden böyle toplumca “uzlaşılarak” yapılmadı- hâlâ da yapılmıyor bunlar? İşte gizliden gizliye mecburen bazılarında değişimler yapılmaya başlandı çoktandır. Arzu ettikleri tabirle “Yeni Türkiye” dedikleri adeta yaşarken yabancılaşmaya başladığımız hep birlikte savaşıp kurduğumuz bu güzel ülke, acaba insanıyla şu an çok mu mutludur?

Ayrıca zaman zaman sözü edilen o mutlak ve “Körü Körüne Birlik Beraberlik Ruhu” her zaman ve her koşulda iyi de olmayabilir. Yakın tarihle pek ilgisi olmayanların, “KUŞKUSUZ TEŞBİHTE HATA OLMAZ!” ama mesela, tüm halkıyla “Birlik Beraberlik” içerisindeki Nazi Almanya’nın, o muazzam ilk yükseliş dönemine ve de ardından gelen kısa süreç içindeki o mahvedici sonuçlarına çok iyi bakmalarını öneririz. Evet, 1940’ların o Nazi Almanya’sı, ordusuyla hatta ekonomisiyle liderleri/ Führerleri Adolf Hitler ile o zamanlar “tek yürek-tek yumruk” olmuştu. Ama insanları sürükledikleri o korkunç vizyon hem yanlış hem de çağ dışıydı; hep birlikte sözüm ona bereketli ama hayali bir “Hayat Sahası” hülyasının-vizyonunun peşindeydiler (Rusya). Yani o muazzam “Birlik Beraberlik ruhu” içinde, mevcut milli güçlerini her taraflara dağıtan ve en sonunda da kendi çıkarttığı savaşla da (Polonya hududundaki sahte baskın olayı) ulaşmaya çalıştığı gerçekçi olmayan bir vizyonla işe başladılar. Etten kemikten demirden ve de teknolojiden oluşan ama insana hiç değer vermeyen bir devasa “savaş makinası” yarattılar. Ama sadece dört yıl süren çok kanlı bir dünya savaşı sonunda “o çağ dışı ırkçı vizyonla-idealle-birlik beraberlikle” hep birlikte dibin de dibine battılar ve gerçekten de mahvoldu o koskoca güzelim ülke, “Almanya”. Onca aldatılmış insan, 15-60 yaş arası erkekler, aileleri, üstelik çocukları, torunları üç nesil ya toprak ya da helak oldu uzak diyarlarda peş peşe. Bu felaketin utancı ise bizce, çağdaş ve demokratik bugünün Almanya’sını bilen bilir, bugün dahi hâlâ bitmedi. Üstüne üstlük o kanlı İkinci Dünya Savaşı bittiğinde çoğu günahsız çoluk çocuk kadın yaşlı olmak üzere, sadece o dört yıl içinde “elli milyondan” fazla insanın ateş cehennemlerinde yok edilmesi-olması da o çağdışı vizyonun kaçınılmaz sunucudur bize göre …

Dolayısıyla çağımızda “Başarılı Devlet” olabilmek için bizce “Birlik Beraberliğin”; hemen her koşulda her türlüsünün veya dayatılanın değil de “kendi yurttaşını ve ulusunu kahir ekseriyetle mutlu eden anlamında “kalitelisinin” ve de en az bunun kadar değerli olan “emsallerine-insanlığa da esin veren” anlamda en çağdaşının seçilmiş olması lazım (Sadece savaş hali ve doğal afet durumlarını bundan hariç tutarız…).

Günümüzde insanı bilinçlenmiş bir ülkede, bize göre bunun öznesi ya da olmazsa olmazları; “Bağımsız ve ulusal egemenliğe sahip ‘önce insan’ diyen devlet işleyişinin, çok sesli parlamenter demokrasinin, oturmuş bir güçler ayrılığının, bağımsız yargının, üretime dayalı-emeğe değer veren tarım ve sanayinin, fırsat eşitliğinin, sosyal devletin, çağdaş eğitim ve öğretimin, laikliğin, insan haklarının ve ulusal güvenlikte şeffaflığın, insanın refahının-özgürlüğünün ve de yönetimde liyakatin …” kayıtsız şartsız varlığıdır. Bunlar, zaten çağdaş medeniyet olmanın da olmazsa olmazlarıdır.

Soruyoruz açık kalplilikle şimdi; acaba ülkedeki tüm vatandaşlar olarak “birlik beraberlik” içinde bu başlıklarda buluşabiliyor muyuz? Asıl soru günümüzde bizce bu olmalıdır … Buluşamıyorsak eğer, yani bunlar samimi olarak ve hızla bir ülkede yerli yerine oturtulamıyorsa o ülke, “Birlik ve Beraberlik” içinde bulunulsa dahi eninde sonunda zaten çağdaş uygarlık kulübünden dışlanır ve uluslararası güvenlik terimi olarak, akademik tabiriyle ülkece “Başarısız Devlet (Failed State)” durumuna dahi düşebilir. En kötüsü de budur …

Ama eğer bu çağdaş koşullar, ülkece tüm çabanızı göstermişsiniz ve artık sizde var, eğer yine de uluslararası sistemden sürekli dışlanıyorsanız, o zaman da “yeni bir dünya kurulur, siz de orada yerinizi alırsınız!” denilebilir. Eğer bu çağdaş özelliklerin çoğu gerçekten de sizde varsa, mesela benzeri çağdaş ülkelere de tıpkı Atatürk’ün zamanındaki gibi çağdaşlığınızla eğer esin veriyorsanız, neden dışlanasınız ki? Hem dünyaya sürekli meydan okuyarak nereye gidebiliriz ki?

Sonuç olarak, ulusal ve uluslararası politika açısından sıkışınca tüm ülkeye “Hadi birlik beraberlik, reform yapalım vs.” çağrıları yapılırsa, sizce oldubittilerle oluşan-oluşturulan bu durum acaba siyaseten mantıklı ve vicdani midir? Bunca olandan sonra; eğer olası “özlenen reformlar” şu sıralar sunulmaya çabalansa bile, bize göre artık ülkede o siyasi fırsat çoktan kaçmıştır ve “mayası tutmaz”. Bu iş ancak ve ancak, 2023 Genel Seçimlerinin hemen sonrasında seçimi kazanacak “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyine Çıkmak ve Aşmak” bilincini taşıyan becerikli, güçlü, “sürekli gelişim” ruhunu taşıyan ama ulusal-uluslararası risk ve tehlikelerin de tam farkında olan, barışçı, demokratik ortamda seçilecek “çağdaş ve paylaşılan barışçı vizyonlu, liyakatli, saygın, halkını ve kurucu değerleri iyi tanıyan, iş yapacak siyaset kadrolarına” kalır. Bizden söylemesi… (Not: PKK terör örgütü tarafından Gara bölgesinde kalleşçe katledilen, 16 şehidimiz için, ailelerine, tüm ülkeye baş sağlığı dileriz. Dersler çıkarılmış olmalıdır…Bize göre “acilen yas ilan edilmesi gerekir”. Henüz geç sayılmaz! Üç yaralımıza da acil şifalar diliyoruz…)