“Savaş, zaruri olmadıkça cinayettir!” Mustafa Kemal Atatürk’ün işte o muhteşem sözlerini vurgulayarak konuya başlayalım. 106 yıl önce cereyan eden Sarıkamış Harekâtı da bize göre eğer dikkatle incelenirse, aslında bu çok değerli sözlerle kastedilene çok uyuyor.

O sözlere bizim bir ilavemiz olamaz ama güçlendirmek için şu yorumu da yapabiliriz; “Savaşlar, muharebeler kaybedilebilir; bu hiç istenmez kuşkusuz. Onun için de savaşların öncesinde ve icrasında kazanmak için çok büyük gayret edilir. Sonrasında eğer savaşa rağmen amaç hasıl olmamış, mağlubiyet olmuşsa ve de eğer orada bir “demokrasi ve ulus bilinci” varsa ulusça buna çok üzülünür ama sorumlularından da bir gün mutlak hesap sorulur. O tarihte eğer Sultan Reşat’ın aczi nedeniyle hesap sorulamamışsa bunun hesabını “tarih baba” eninde sonunda bu dünyadan göçüp gitmişse de elbette ona da sorar. “Mağlubiyet” kelimesini işte bunun için başlıkta bilerek kullandık. Galibiyetlere nasıl sahip çıkıyorsak mağlubiyetlerimize de sahip çıkmalıyız. Çünkü ders alırız. Önce toplumca bu konuda hem fikir olmak gerekiyor. Böylece Sarıkamış mağlubiyeti artık hiçbir zaman şölen gibi kutlanılamaz.

Bugün biz burada bu yazımızda, Enver paşacılık vs. ittihatçılık, milliyetçilik, Kemalistlik, sağcılık, solculuk vs. yapmıyoruz. Konu üzerinde yazmış çizmiş ve çok kaynak okumuş birisi olarak sadece gerçeklerin üzerine odaklanarak sorgulamak istiyoruz. Hele ki burada tarihi şahsiyetlere çatmak ya da hakaret etmek asla haddimiz değildir. Her şeyden önce kabul etmeliyiz ki Paşa, bir dönemin halk kahramanı olarak anılmıştır. Üstelik sonunda yaşamını Pamir dağı eteklerinde kendisine baskın yapan Çar’ın askerlerine karşı intihar edercesine yalın kılıç saldırırken kaybederek 1922 yılında Tacikistan’da idealleri uğruna şehit olmuştur. O bildik meczup tarihçi hariç onun namusuna bugüne kadar hiç kimse laf edememiştir. Ama ne olursa olsun olup biteni sorgulamaktan kaynaklanan “ders alıcı tarihin” bildiğinden, getirdiğinden ve haykırdığından da şaşamayız.

“Tarihe yine bir not düşelim” diye bu süregelen ve bir dönem bazı yerlerde neredeyse meşalelerle konserlerle vs. adeta Büyük Taarruz gibi, Çanakkale zaferi gibi, iyi ki şehitler vermişiz gibi neşeyle kutlanmaya başlanan Sarıkamış Harekâtı mağlubiyeti neyse ki, nasıl olduysa son yıllarda akılcı bir ani dönüş yapılıp hayatını o uğurda kaybeden şehitleri, Mehmetçiği üzüntü ve rahmetle anmaya dönüştü. Sosyal medya çok sayıda bu tür taziye ve anma mesajlarıyla dolu … Ne güzel bir durum “farkındalık”. Oysa 2000’lerden önce şanlı Ordumuz hariç, ülkede nedense Sarıkamış mağlubiyeti konusuna hiç sahip çıkan da yoktu.

Hala bir eksik var ama… Nedir biliyor musunuz o, hemen söyleyelim; “Anarken, tarihten de ders almak” …

İşte yazına, mevcut tartışmalara “renk katsın, katma değer sağlasın” diye; oraları ve Kolordularımızın ilerlediği istikametleri 1975’ten itibaren defalarca yaz kış karış karış gezen, 1976-2016 yılları arasında yine defalarca Türkçe ve hatta uluslararası platformlarda da konferanslar veren, siperler dahil savaş alanlarını tespit edip, o zamanlar geçilen yolları ve arazileri eski ve yeni isimleriyle haritalandıran, slayt şeklinde fotoğraflayan, sonrasında uygulanan sansür nedeniyle fotoğrafı çok az olduğundan çeşitli suluboya resimlerini de yapan ve ilgili bilgileri internette İngilizce olarak da dahil ilk paylaşan, 1976’dan başlayarak 26 yıl boyunca bazı Osmanlı arşivleri de dahil kaynakları araştırıp sonunda olup bitenleri gerçeklere dayalı bir “savaş romanı” şeklinde yazarak bildiklerini er ya da geç tüm insanlıkla da paylaşmaya çalışan, çok uzun süredir kendini konuya adamış bir insan, araştırmacı, harp tarihçi eski asker ve konu uzmanı olarak katkıda bulunabilmek için yazıyoruz.
Öyle oturduğu yerde yıllarca bekleyip de konu moda olunca hayatının son döneminde bir iki kitap okuyup, rengarenk videolarda ekranlarda sosyal medyada romantik sözlerle üstelik bu konunun sanki uzmanıymış gibi konuşanlardan olmayı da hiç istemeyiz. Mesela her nasılsa bir yerlerden eline geçirdiği Şerif Bey’in daha önce yayınlanmamış “Sarıkamış-1914 adlı basılmamış kitabını” satır satır kopyalayıp ve yorum-analiz yapmadan sağdan soldan bir iki eklemeyle renklendirip sanki araştırmacıymış gibi kitap yazan, bazen de Sarıkamış Harekâtını kişisel ikbal için kullandığı hissedilen kişileri de bunlara dahil ediyoruz… Gerçi kitap olsun okunsun da nasıl olursa olsun, diye de düşünüp teselli bulduğumuz da olmuyor değil hani … Neyse …

Burada biz sadece askeri taktik teknik detaylara fazla da girmeden daha basit ve kolay anlaşılır birkaç özlü görüşe, nedenlere, sonuçlara, alınan derslere oldukça kısaca dikkatleri çekmek istiyoruz…

1. Evet, doğrudur. Enver Paşa Balkanlarda hürriyet kahramanı olarak adı ardından dağa çıktığı ve Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin düğmesine basan Resneli Niyazi ile anılır ve de yenilikçilik peşinde büyük bir teşkilatçı olarak bilinir. Onun ve ekibinin gayretleri sayesinde Balkan Savaşı yenilgisine uğrayan Osmanlı Ordusu, kabul etmek gerekir ki epeyce ayağa kalkmıştır. İyi ama İmparatorluğu ve Mehmetçiği tek başına bir oldubittiyle savaşa sokup (bu iddia son yıllarda bir doktora tezinde belgeyle de kanıtlanmıştır) dört yıl boyunca neredeyse leblebi gibi cephelere dağıtıp her tarafta savaştıran ve bu savaşı maddi manevi çok ağır zayiatla hesapsızlığı, deneyimsizliği ve stratejik öngörü eksikliği nedeniyle en sonunda kaybederek, altı asırlık koca İmparatorluğun kısa bir sürede çökmesine neden olan kimdir peki? Seferberlikte daha silah patlamadan aşiret süvari alay ve tümenlerine ne demeli? Ya her ne kadar savaş meydanından kaçanları tavizsiz olarak gözünün yaşına bakmadan inzibatlara idam ettirse de o firarların çokluğu ne olacak? “İmparatorluk zaten çökecekti”, kolaycılığı ise bizce gereksiz tartışmadır. Sorumlusu olmayan bir mağlubiyet olamaz. En fazla “onun yanında şunlar da suçluydular” denilebilir...

2. Balkan Savaşı’nın kara lekesini İmparatorluğun alnından silmek Enver Paşa’nın hedeflerinden birisiydi. Birinci Dünya Savaşı başlangıcında zaman zaman bu leke biraz olsun üzerimizden silinmiştir. Hatta Çanakkale, Kut’ülamare de dahil neredeyse çoğu muharebelerde başarılı olunan zamanlar da olmuştur. Ama iyi de eninde sonunda savaşın sonunda net olarak mağlup olup, sonucunda “Sevr anlaşması felaketi” ile karşılaşmak daha büyük bir kara leke değil midir? Hem bu savaşın en tepedeki sorumluluğu kimdedir? Hiçbir işe sokulmayan, İstanbul’a gelen ikmal vagonlarına Almanların büyük büyük yazdığı “Enverland” yazılarının gölgesinde adeta sembolik hale getirilmiş yaşlı padişah Sultan Reşat’ta mıdır?
3. Harp tarihi kayıtlarında geçen “Askerlik Safahat Belgesi” dikkate alındığında kendisinin “bildiğimiz anlamda” resmi tayinle ifa ettiği düzenli tabur, alay, tugay, tümen, kolordu, ordu gibi sıralı kumandanlıkları yoktur. Şüphesiz dünyanın hemen her tarafında, askerlikte bir alt kumandanlığı yapmadan, “mecburiyetler hariç” o subaya atlama yaparak bir üst birlik kumandanlığı görevi verilmesi beklenmez. Ancak Enver Paşa çok kısa bir sürede bölük kumandanlığından itibaren bir anda “6 kumandanlık kademesi birden atlayarak” ve de söz konusu bu rütbelerde yeterince kumandanlık ve savaş-kumandanlık-liderlik deneyimi kazanmadan, direkt olarak başkumandanlığa kadar getirilmiştir. Harp Okulundan mezun olduktan “sadece 11 sene sonra”, çok genç bir subayken aniden ilk önce Harbiye Nazırı/Harp Bakanı sonra da Osmanlı Ordusunun başkumandanı (1) olmuştur. Orduda liyakati değil de siyasi duruşları-tercihleri öne çıkarmak da onun en büyük hatalarından birisi olmuştur. Liyakat esas alınsaydı eğer, zaten kendisi de katiyen başkumandan olamazdı.

4. Onun savaşta pişen Kurtuluş Savaşının genç kadroları ise aslında dikkat edilirse Birinci Dünya Savaşının eseridir. Bu da doğrudur. Ama oldubittiyle girilen o korkunç savaşta şehit olan yaralanan, yok olup dağda taşta eriyip kaybolan o en seçme subaylar, elitler eğer yaşasaydı Kurtuluş Savaşı belki de daha kolay kazanılabilirdi. Hele Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler belki de daha güçlü ve akılcı bir şekilde ülkeye yerleştirilirdi. Sarıkamış Harekâtı mağlubiyeti sonrasında Üçüncü Ordu neredeyse çökünce, o sahipsiz kalan yerlerde ve boşlukta, hemen Nisan ayında meydana gelen Çar’ın himayesindeki Taşnak Ermeni ırkçılarının ayaklanmalarının başlamasının ve zincirleme sivil ölümlerinin, tehcirin endirekt de olsa sebebi o acı mağlubiyet olabilir mi acaba?

5. İstanbul’daki Alman Kurmayları, savaşın ilk başlarında kazanmış oldukları Tannenberg meydan muharebesi sonuçları nedeniyle “Rus Ordusunun kuşatmalara karşı zayıf olduğu görüşünü” Enver Paşa’ya kurnazca ve bilerek dikte ederek Ruslara karşı sürekli aklını çelmişlerdi. Zira Sarıkamış cephesi açılırsa eğer Almanya cephesi epeyce rahatlayacaktı. Böyle de olmuştur. Çünkü Ruslar bir veya iki kolordu kadar kuvvetini tam da Osmanlı Doğu cephesinden (Horasan’dan) çekip Alman cephesine gönderecek iken ani başlatılan Osmanlı Sarıkamış Kuşatması nedeniyle bundan derhal vaz geçmişlerdir.

6. Rus ordusuyla Mazurya bataklıklarında Marn’da savaşmakta zorlanan Almanya’nın kendi cephelerinin savaş yükü, Harp Tarihi belgelerine göre birbirlerinden uzakta ve farklı farklı zamanlarda tam “on üç” ayrı cephe açılarak aslında “Mehmetçik kanıyla” hafifletilmiştir de denilebilir. İşte bu cephelerden ilklerinden biri “Sarıkamış/Doğu cephesidir”. Siz bakmayın onların bugünlerdeki al bayraklı ticari gemilerimize kanunsuz çıkmalarına-arama yapmalarına, unuttular yapılan bütün o fedakarlıkları. Bizim bu alandaki Akademisyenler, bilim dünyası ise bu konuda uluslararası bilimsel tezler-makaleler üretmek ve yaymak yerine daha ziyade yerli-milli renkli ekranları tercih ediyorlar, gerçek emek verenleri tabi ki tenzih ederiz. Biz bu satırları (istisnaları her daim hariç) o her konunun uzmanı “ekran gladyatörleri” için de yazdık, okuyup yine kendi fikirleri gibi kesip kopyalayıp yazsınlar, söylesinler.

7. İlk Sarıkamış harekât planlarından birisi de bu doğrultuda İstanbul’da masa üzerinde Hafız Hakkı Bey tarafından hazırlanmıştır. Buna göre plan; daha az-tali kuvvetle (Bir kolordu ve süvari tümeni) Rusları cephede aldatıp-tespit ederken, daha büyük-asıl kuvvetlerle (2 kolordu) hızla Rusları kuşatmak ve böylelikle de imha etmek şeklindeydi. Bu plan aslında ancak yaz koşulları için uygundur. Kış baba hesaba katılmamıştır.

8. Bir “Napolyon hayranı” olduğu bilinen ama onun 1812’deki Rus kış seferinde neden yenildiğinden ders almayan Enver Paşa, doğuya cepheye gelir gelmez ilk işi; “Kışı bekleyelim bu karlı mevsimde bu bölgede askerî harekât olmaz” diye kendisine direnen oradaki Üçüncü Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’yı anında emekli ederek, cephe kumandanlığı görevini başkumandan vekili sıfatıyla, hemen kendi üzerine devralmak olmuştur. Onun aklında hep Almanlar gibi “yeni bir Tannenberg zaferi kazanmak” olduğu bazı kaynaklarda da yer alır. Onun aniden yükselen o baş döndürücü siyasi yükselişinin yanında somut bir askeri başarıya da ihtiyacı vardı. Ayrıca 1877-78 savaşında kaybedilen Batum ve Kars’taydı gözü. Bunun da hakkını vermek gerekir.

9. O sırada orada savaşmakta olan diğer deneyimli kolordu kumandanları da dahil hepsini “savaşın ortasında” topluca emekli edip Hafız Hakkı Paşa gibi kendi kafasındaki deneyimsiz ve bölgeyi bilmeyen ve de daha kolay kontrol edebileceği kumandanları kolordu, tümen gibi büyük birliklerin başına getirmiştir. Aslında Enver Paşa bununla bindiği dalı da kesiyordu.

10. Sarıkamış cephesinde Mehmetçiklerin silahları-topları, cephaneleri, hayvanlı araba durumu, yiyeceği, teçhizatı ve bilhassa giysileri ise çok yetersizdi (Mesela ordu için yeterli hububat miktarı 88 bin ton iken elde sadece 1250 ton bulunmaktaydı). Fazla olmasa da Şam’dan getirilen yazlık kıyafetli askerler bile bulunuyordu. Ancak Trabzon’a bu tür malzemeleri getiren gemilerin Karadeniz’de Ruslar tarafından batırılmış olması, bu durumu bir bahane gibi kabul ederek izah etmeye, gerekçe göstermeye hiç yetmez. O derin kar şiddetli soğukta icra edilen uçuk ve çok hayalci bulduğumuz planda, bunlar gelmiş olsaydı da hiçbir şey değişmezdi. Oraları görenler yaşayanlar ekmeğini yiyip suyunu içenler bunu zaten çok iyi bilirler. Dağın başında yakalanılan o nefesleri dahi kesen dehşetengiz fırtınaya tipiye karakışa hiçbir teçhizat sökmezdi. Enver Paşa, gelip kendisine cesaretle, “Ordu bugün bir taarruz harbi hatta kış seferi yapacak halde değildir. Çıplaklık derhal vahim tesirlerini gösterecek ve ordu harpten ziyade dizanteri, kolera gibi hastalıklardan bitecektir” diyen Genelkurmay’daki cesur ve tok sözlü harekât subayı Kurmay Binbaşı Ali İhsan Bey de dahil hiç kimsenin uyarılarını dinlememişti.

11. Ama Enver Paşa en uçtaki ere kadar yayınlanan bir yazılı emrinde “Askerler hepinizi ziyaret ettim, sırtınızda palto ve pabuç olmadığını gördüm. Fakat düşmanı çevirip Kafkasya’yı fethedeceğiz. Sizde olmayan her şey orada (hedefte) var” diyerek eksiği-açığı kapatmak istemiştir ve bu şaşırtıcı davranışın da yakın tarihte ne yazık ki eşi yoktur.

12. Kuşatma kolundaki Samsun’dan beri neredeyse bin kilometreyi zaten çetin yaya yürüyüşler yaparak gelen 10’uncu Kolordu ve sonradan başına getirilen kumandanı Miralay Hafız Hakkı Bey; o yorgun askerlerini unutup, kurnazca hareket eden tuzak kuran az sayıdaki Rusların peşine düşüp, kuşatma kolunu Enver Paşa’ya haber vermeden 12 kilometre daha uzatarak mevcut plan dışına çıkmıştır. Üstelik o korkunç “karda tipide” asıl kuvvetleriyle o sırada nispeten daha iyi durumdaki Bardız’dan gitmeyerek, Akşar (Kosor) üzerinden iki metrelik kar kalınlığındaki dağ yollarından ilerleyerek koskoca Kolorduyu aşağıdan masa gibi görünen 3120 metre rakımlı Allahuekber dağlarına vurmuştur. Kolordu bu dağlarda çok büyük bir çoğunluğuyla eriyip gitmiştir.

13. Üstelik aynı Kolordunun kurmaylarından Nasuhi Bey, Oltu istikametindeyken Ruslara daha başlangıçta esir düşerek (Rus tarafına kaçıp ihanet ettiğini yazan kaynak da var) mevcut planın Ruslar tarafından ele geçirilmesi sonucu kuşatmanın gizliliği de kalmamıştır. Ruslar böylece her taraftan kuvvetlerini geri çekerek Sarıkamış’a toplamaya başlamıştır.

14. Enver Paşa ortadan ilerleyen ve kuşatmayı yapan 9’uncu Kolordu Kumandanı ile birliktedir. Kolordunun kumandanı İhsan Paşa’ya hiç inisiyatif vermemiş, diğer kolordularla da irtibatı olmadığı için adeta kolordu kumandanlığı yapmıştır. Sarıkamış önlerinde başkumandan olduğunu unutup taburların, bölüklerin dahi başına geçip taarruzlar yaptırdığı da hatıralarla sabittir.

15. Ruslara cepheden taarruz ederek onların dikkatini kendi üzerine çekecek olan 11’inci Kolordu ve beraberindeki Süvari Tümeni de bu vazifelerini ne yazık ki tam olarak yapmamıştır. Çok pasif davranmışlardır. Ruslar asıl taarruz olmadığını ve bir aldatma yapıldığını öğrendikleri bu cepheden sürekli olarak kuvvet çekip Sarıkamış’a esas savunma bölgelerine getirmişlerdir. Bir tarafta pasif kumandan (Galip Paşa), diğer tarafta ise ultra aktif bir kumandan (Hafız Hakkı), ortadan da deneyimsiz bir başkumandan Enver Paşa’nın mecburen peşine takılmak zorunda kalan ve baskı altındaki kumandan (İhsan Paşa) da dahil, hep birlikte büyük hatalar zincirinin içine girmişlerdir.

16. Ortadan giden ve artık 26 Aralık akşamından itibaren Sarıkamış önlerindeki 9’uncu Kolordu deneyimsiz ama aşırı hırslı Enver Paşanın da baskısıyla diğer kolorduları da beklemeden, askerliğin ebedi kanunlarını dikkate almayarak, parça parça cılız taarruzlarına kar gibi eriyerek devam ediyordu. Ama artık Sarıkamış ve etrafındaki kritik tepeler gece gündüz demeden gelen zinde ve karnı tok, sırtı pak Rus askerleriyle dolup taşmaya başlamıştı. Askerliğin ebedi kanunlarını disiplin içinde uygulayan deneyimli Rus kumandanları ise aksine başarıya yaklaşıyorlardı. Bir Rus askeri ise bu durum için şöyle diyordu: “… Sarıkamış içinde sessizce onları bekliyorduk. … Bırakalım dedik, Türkler karşıki tepelerin zirvelerinde ekmeksiz desteksiz korkunç soğuğa maruz kalıp öylece bekleyip dursunlar …” Başkumandan Enver Paşa ne yazık ki bu Rus piyade askerinin gördüğünü, öngörememiş ve üstelik sadece başlangıçta değil, en sonunda da kimseyi dinlememişti.

17. Kuşatma kolunu haber vermeden uzatan ve askerleriyle yol ve geçit vermez Allahuekber dağlarını tipi fırtınasında, eksi 30 derecede, çok fena eriyerek perişan halde aşmaya çalışan 10’uncu Kolordu ile Enver Paşa’nın bulunduğu 9’uncu Kolordu ve 11’inci Kolordular arasında hiç irtibat yoktu. Aslında iki kumandanın arasında Sarıkamış’a ulaşmak konusunda adeta gizliden bir yarış da vardı. Bu tuhaf yarışta olan, sadece kendilerine değil asıl dinlenemeden sürekli ileri sürülen Mehmetçiğe oluyordu. Sağda solda bir karlı yamaca, kaya dibine yaslanıp donup gidiyordu çaresiz Mehmetçik. 10’uncu Kolordu bu dağı aşıp da Beyköy’e indiğinde zaten mevcudu 30 bin kişiden 12 bin kişiye düşmüştü ve henüz muharebeye bile tutuşmamışlardı. O gözün gözü görmediği dehşetli kar fırtınasında zaten böyle olacağı baştan belliydi. Bu nedenle de özellikle 10’uncu Kolordu ağır zayiatla Sarıkamış’a plana nazaran çok geç geldi (29 Aralık gecesi). Koskoca Üçüncü Ordu hırsları akıllarının önüne geçmiş kumandanlarının emrinde tipi altında adeta kara saplanıp kalmış gibiydi. Üstelik “Kesin sonuç yerinde bütün kuvvetler zamanında toplanamamıştı”.

18. Kuşatma kolundaki Sarıkamış’a Enver Paşa’nın günlerce hiç dinlendirmeden tipide derin karda cebri yürüyüşle 25 Aralık 1914 gecesi ve 26 Aralık sabahı Sarıkamış önlerine ulaşan bitkin haldeki 9’uncu Kolordu’ya, muhtemelen 9’uncu Kolordu karargahının zorlamasıyla fikir değiştirip bir anda dinlenme vermesi de çoğu tarihçilerce kaçan bir fırsat olarak bilinir. Orada Mehmetçik sadece öyle soğuktan donup yok olmamıştır. Az mevcutla da kalsa o zor durumuna rağmen, acımasız mitralyözlere karşı süngüsüyle anudane taarruzlarla sıkı döğüşerek Sarıkamış’ın bir kısmını ele geçirmeye bile muvaffak olmuştur. Dolayısıyla bu tarih muharebenin dönüm noktalarından da birisidir. Eğer o gün-gece taarruza başlansa, Sarıkamış’ta yeterince Rus askeri yoktu. Ancak 26 Aralık öğlenden sonra ve devamında sürekli takviyeler getirilmeye başlandı oraya. Bunda, en sonunda Sarıkamış’taki tüm Rus Ordusu cephesi kumandasını devralacak olan öngörülü General Yudeniç’in de hakkını vermek gerekiyor. Hemen soralım; sizce hayalci bir başkumandan mı, etrafını iyi dinleyip, soğukkanlılıkla sorgulayan ve gerçeklere odaklanarak hızla tedbir alan başkumandan mı muharebeyi kazanır?

19. Enver Paşa işte böylece Balkan isyancılarıyla-eşkıyayla girdiği o mücadeleler ve o ünlü Babıali Baskını dönemi hariç “hayatında ilk kez girdiği bir klasik savaşta” üstelik kara kış mevsiminde sadece 5-6 haftalık bir sürede koskoca bir orduyu dağlara taşlara saçıp karlara donuk ovalara bırakmıştır. Bu nedenle de o çok fazla şehidin verdiği deneyimle kendisi Çanakkale Savaşı sırasında cepheye gelip yine emir kumandayı bir anda devralıp o muharebenin de kaderini değiştirmeye cesaret edememiştir bize göre.

20. Başka cephelere oranla Rusların kayıpları da çok ağırdır (31 bin). Ama Harp tarihi resmî belgelerinde Türk ordusunun kayıpları ise 60 bin şehit olarak açıklanmış olup zayiat tek kelimeyle katılan kuvvetin yaklaşık 2/3’ü olduğundan korkunçtur. Şu sürekli 90 bin şehit diyenlere de hakikaten şaşıyoruz. Çünkü katılan herkes mi hayatını kaybetti Sarıkamış’ta? Hem bu abartılı bulduğumuz rakam, kendilerini hak ettiklerinden daha da fazla başarılı göstermek isteyen Rus harp tarihi yazarlarının kayıtlarındaki rakamdır (2). Siz bakmayın bizdeki o “Rakamların üzerinde durmaya değmez, 60 bin kişi bile olsa çok önemlidir” demelerine. Çoğunun genelde hiç araştırmadan etmeden üstelik daha fazla etki yapsın sanısıyla, tek kaynak üzerinden ve de masa başından konuşan, sansasyonel rakamlarla daha fazla beğeni almak ya da dikkat toplamaktan başka düşünceleri bize göre yok … Yazık, olan o yanlış bilgiyi alıp da güvenerek paylaşanlara oluyor … Rus tarihçileri de büyük ihtimalle kıs kıs gülüyorlardır bu duruma. O malum gerici-meczup bazı pop tarihçiler ne yazık ki “kendi milli tarihimizi” resmi tarih çığırtkanlıklarıyla sistemli olarak epeyce gölgelediler. Bunun tekrar düzeltilmesi de belli ki çok zaman alacak …

21. Bereket ki Ruslar muharebenin sonlarına doğru ocak ayının ilk haftasından itibaren perişan halde geriye çekilmeye çalışan Mehmetçiği tam takip etmemiştir. Etseydi eğer, Üçüncü Ordunun neredeyse tamamı imha ve esir edilebilirdi. Hafız Hakkı (Paşa) ocak ayı ortasında Yayıklı’daki (Divik) karargahında Rus baskınından atına atlayarak sıyrılıp canını son anda zor kurtarabilmiştir. Ama Ruslar da böylece bu çok büyük fırsatı kaçırmışlardır.

22. Her şeye rağmen bu muharebede Mehmetçiğin sebat cesaret ve tahammülü hakkında yabancı kaynaklarda bile övgü çoktur. Bunu burada yazmak içimizi oldukça ürpertiyor ama onca memleket evladı pisi pisine yaşamlarını verip oralarda “o hatalı kararlar sonucu” donup taş kesip sonra da toprak olmuşlardır. Muharebe alanını devredip oradan ayrıldıktan sonra kendisini trenden karşılayan yeğenine “Kuvveyi külliye mahvoldu!” dediği de bilinir.

23. Bu kadarla da kalmamış, Enver Paşa “Kars’ı kurtarayım” derken onca gaflet ve hatalar zinciri sonrası “Sarıkamış mağlubiyeti” sonucu fırsatı yakalayan Rus Ordusu artık çok zayıflayan Türk birlikleri karşısında hızla ilerleyerek hem Trabzon’u hem Erzurum’u hem de Erzincan’ı bile daha savaş sürerken kolayca işgal etmiştir.
İşte buraya kadar özet olarak yazdıklarımızda, olanı biteni yazdık. Bize göre ne fazla ne eksik, abartısız … Biz yakın tarihe objektif bakmaya da çalışarak, Enver Paşa’yı ve ekibini her şeye rağmen “hatalı kahramanlar” olarak biliriz. Ama oradaki hata artık günümüzde bu dünyada öyle kolay kolay es geçilemez. Yoksa başka Enver Paşalara geçit verilmiş olur.

“Sarıkamış Mağlubiyetinin” sonuç itibarıyla en önemli kazanımı, bize göre eğer bir gün konuşulmaya başlanırsa “oradan alınan dersler” olabilir. Türk insanı “Sarıkamış Muharebesi Felaketini” bir mağlubiyet olsa da “anmak” suretiyle doğrusunu yapmaktadır. Ordularının kapasitesini aşırı zorlayanlar, daha sonra büyük hatalar yapıp, utanca bile düşerler. O tarihlerde mesela Enver Paşa sansür uygulamış olsa bile tarih onu bulur ve asla affetmez. Onun için çalıştık, araştırdık, sorguladık ve de yazdık … Genç nesiller bir gün hiç kuşkusuz bundan daha iyilerini de yazacaklar …
Artık “Sarıkamış Harekâtı mağlubiyeti” üzerine çok anlamlı son bir paragrafla yazımızı bitirelim: Falih Rıfkı Kurtuluş Savaşı sırasında şöyle diyor; “… bugün o hataların yıktığı memleketin harap ve toprak yıkıntısı üstünde, bize biraz özgürlük kazanmak ve yalnız Anadolu ile İstanbul’u ve Edirne’yi kurtarmak için çarpışan Mustafa Kemal Paşa eğer Doğu Anadolu harap olmamış olsa idi ve eğer yalnız kumandan hatası yüzünden ölüp giden Türkler sağ olsaydılar bugün Yunanlıları denize dökmüş olacaktık. Şimdi Mustafa Kemal Paşa Hafız Hakkı’nın sayın mezarı ile arkadaşı Enver Paşa’nın ara sıra Doğu Anadolu harabeleri arkasından beliren görüntüsüne karşı yumruklarını sıkıp sorsa ve dese ki: dostlar siz ne yaptınız, Türklerin yaşamak ve ölmek için vatana lazım oldukları gün bu gündü. Doğu Anadolu’yu aradık, taradık, o yıkıntı arasında bir insan ve bir iskelet çıkıyor. Bu kemik olan yiğitler bugün özgürlük ve namus için dövüşeceklerdi. Şu özgürlük ve namus savaşında birisinin bile ölmesine zor razı olduğumuz o ordularca Türk’e nasıl kıydınız?”

İşte o çok sancılı olayı üstat net ifade ediyor. Bizce romana bedel bir paragraf. Ne dersiniz?


Dipnotlar:
(1) Enver Paşa sıralı kumandanlıkları yapmadan 23 Ocak 1913 tarihinde kendisinin de iştirak ettiği o meşhur Babıali baskınından hemen sonra, ilk önce Sait Halim Paşa hükümetinde savunma bakanı-hariciye nazırı olmuştur. Aslında Başkumandan vekilidir, imzaları da hep bu şekildedir. Zira o zamanlarda sadece padişahlar başkumandan olabiliyordu. Ancak Sultan Reşat bunu yapacak durumda olmadığından, Enver Paşa Birinci Dünya Savaşı boyunca hatta 1913 yılından itibaren fiilen sürekli başkumandanlık yapmıştır.
(2) Fevzi Çakmak’ınki de dahil 15 eski ve en önemli kaynağın ilgili bölümlerini titizlikle inceledik ve bir liste yaptık. İşte bu rakam Gn. Maslofski’nin Umumi Harpte Kafkas Cephesi adlı kitabında yer alan Rus kayıplarıdır.