Son zamanlarda ülkemizde de görüldüğü üzere “aşırı milliyetçilik” üzerinden tuhaf bir “had bildirme ve savaş çılgınlığıdır” özellikle ekranlardaki programlarda ve sayıları aniden patlayan o rengarenk videolarda aldı başını gidiyor malum …

Bunca sayıda açılmış aşağıda da vurgulayacağımız cephelerdeki “hemen her olay” ki buna ne yazık ki hayati önemi bulunan en başta depremler ve pandemi de dahil, doğal olarak mevcut gündemi sürekli ve aniden değiştiriyor, tek ses olmuş ekranlarda zaman zaman o günkü konjonktüre göre savaş tamtamları çalınıyor ve de ülkenin olması gereken asıl gündem konuları sürekli gözden kaçıyor-kaçırılıyor. Bunu bu köşede sadece biz değil, ülkedeki hemen herkes özellikle de “sokaktaki adam” söylüyor. Sokak röportajlarını mutlaka izleyiniz…

Bu çığırtkanlığı yapılan savaş denilen stratejik araç, her şeyden önce öyle kolay yapılan bir şey değildir. Çünkü beraberinde kan ve acı getirir. Güneydoğu operasyonları zordur, büyük beceri ister ama onlar savaş değildir, terörle mücadeledir. Ya da eğer çok ısrar edilirse, “daha farklı bir savaş çeşididir”, diyebiliriz.

Türkiye’nin Libya, Karabağ ve Suriye’de kullandığı SİHA ve İHA teknolojilerinde başarılı olması taktire şayandır. Ama mesela “klasik savaşlar” öyle sadece SİHA’larla İHA’larla, ya da iç güvenlikçi komando timleriyle kazanılamaz. Klasik savaşların eğitimleri, planları, düşman imkân ve kabiliyetleri, tatbikatları, ateş desteği, orduları, tümenleri, tugayları, filoları, donanmaları, ateş destekleri, manevrası, hava sahası kontrolü ve de lojistiği vb. oldukça faklıdır.

Bu önemli ayrımı bilmeyenlerin, halen yürütülen hudut ötesi de dahil Güneydoğu Operasyonlarını savaş sanarak, teknik taktik askeri yorumlar yapmaları bizce en az tabiriyle değersizdir. Ne yazık ki az da olsa yetersiz denilebilecek az sayıdaki bazı uzman bildiklerimiz de keskin sirke gibi savaş yanlısı yorumlarıyla bu kervana zaman zaman katılabilmektedirler.

Bu tür insanların ekranlardan, köşelerinden, klavyelerinin başından “savaş yanlısı” olması da pek şaşırtıcı değildir. Dünyanın her tarafında bu tür “sabit ve heyecanlı beyinlere” rastlanmaktadır. Ama bunlar, meydanı boş bulurlarsa bilgisiz kesimleri zihnen kolay galeyana getirip kışkırtırlar. Ayrıca bu tür insanların eğitim düzeyleri iyi incelenirse eğer, bizce en başta “ders alıcı yakın tarih bilgileri” de oldukça kıttır. Her kim ki zaruri olmayan bir durumda “savaş yanlısıdır” bize göre önce onu veya çocuklarını, cephedeki piyadelerin en ön saflarına koymak gerekir.

İşin en ilginç yanı, savaşı fiilen yapacak olan askerlerin önemli çoğunluğu, yazılarımızda sık vurguladığımız gibi zaten savaşı kolay kolay istemezler. Zira onun getireceği acıları ziyadesiyle bilirler. Bazıları zaten tam veya kısmen yaşayarak da öğrenmiştir bütün bunları. Kimisinin yaptırdığı atışlar nedeniyle kulağı duymaz, kimisi zaten mermi yemiştir, kimisi de o gördüğü korkunç manzaraları unutamaz. Dolayısıyla kolay hata da yapmazlar bu konuda. Dikkat edin onlar her yerde konu savaş olursa hep itinayla ve temkinli konuşurlar.

Klasik bir savaş meydanındaki düşmanın hedefi arayıp bulan akıllı topçu mermi patlamaları, havadan ardı arkası kesilmeyen kafanıza yağan jetlerin etrafı alevlere boğan koca binaları aniden iskambil kağıdı gibi çökerten ağır bombardımanları, tam karşıdan peş peşe size doğru füze kusarak yaptığı silahlı helikopter roket ve otomatik top atışları veya gökyüzünden aniden gelen çeşit çeşit ölümcül SİHA taarruzları, sahildeyseniz üzerinize yağan ölümcül donanma ateşleri, gerinizde ikmal yollarınıza yapılan özel harp işi sabotajlar, karşınızda bulunduğunuz yerlere ateşler açarak tozu toprağa katmış hızla yaklaşan yüzlerce düşman tankları, makinalı tüfek tarakalarıyla her taraftan bulunduğunuz yere doğru hızla ilerleyen binlerce zırhlı araçlar, gece aniden gerinize indirilen komandolar vb. savaşın ancak genel bir resmini oluştururlar.

Savaşın bir anda kapınıza gelip çattığında, bütün kazanılmış servetleri, canları yakıp yıkan, yok eden ve aileleri birbirinden kopartan, verilen şehitleriyle yaralılarıyla, perişan edici o yıkıcı göçleriyle, yıkıntılarıyla, harabeleriyle, hayalet şehirleriyle ortaya çıkaracağı dehşeti bilmeden, çaylı kahveli renkli ekranlarda çoğu gerçekçi olmayan Hollywood filmleri izleyerek, asker üzerinden tüm dünyaya efelik yapıp da herkese her ülkeye “Hodri meydan, hadi savaşalım! Yerse!” vs. diyerek meydan okuyanlar, en iyimser varsayımla bu anlamsız kışkırtmalarını, genelde “savaşın bir anda çok kolay çıkabileceğini ya da çıkarılabileceğini” tam bilmemelerinden dolayı sorumsuzca ve çok kolayca yaparlar … Oysa o korkunç savaş bir yere ani çöker.

Bu savaş çığırtkanlarının Mustafa Kemal Atatürk’ün “Savaş zorunlu olmadıkça cinayettir!” sözünü iyi özümsemelerini ve her şeyden önce de “geçim derdindeki” ülke insanını milli güç unsurlarını ve de bunları yönetenleri, hele hayali uçuk kaçık dizilerle vs. sürekli ve artan bir tempoyla savaşa doğru teşvik etmemelerini, bir ulusal ve uluslararası güvenlik uzmanı olarak ısrarla öneririz. Zira böyle bir gidişin dönüşü de olmayabilir …

Diğer yandan tüm dünya siyasetinde, iktidar yolunda olası “oy kaybetmek kaygısının” siyaseten haklı bir endişe olduğu doğrudur. Ancak demokratik toplumlarda zaten anayasal kurumlarca ve şeffaflık nedeniyle iktidarlar halk tarafından sürekli denetlendiği için bu tür endişelere pek de yer olmaz. Normal koşullarda muhalefet de oralarda onurlu bir konumdadır, zira sürekli ülkenin gidişatına farklı bakış açılarıyla üstelik nezaket sınırlarında ancak en sertinden eleştirerek fakat çözümleriyle katkı yapmalarına fırsat verilir. Oralarda dolayısıyla iktidardan düşmekten de genelde korkulmaz. Biri gider, barış içinde öbürü gelir. “Keşke ülkemizde de böyle olsa!” demekten kendimizi alamıyoruz.

Ancak Ortadoğu toplumlarında ya da giderek Ortadoğulu olmaya başlayan toplumlarda, bu bazen ümmetçiliğe bazen de ırkçılığa varan savaş yanlısı çılgınlıklara karşı, eğer demokratiklikten kopmak istenmiyorsa ülkece o gidişata, zamanında bir “kırmızı çizgi-dur noktası” oluşturulması da önemli bir husustur. Türkiye olarak bu kırmızı çizgi ya da çağdaş payda bize göre “Önce insan” yaklaşımı şeklinde olabilir. Dolayısıyla bize ne mutlu ki Atatürk’ün “Hümanizm ve Barışçılık” prensibi, bu tür sorumsuz kışkırtmaların en iyi ilacıdır, diyebiliyoruz.

Günümüzde “barış” kelimesinin sürekli ırkçı bölücüler (PKK vs.) tarafından aşırı sahiplenilmesi ve buna karşı da aşırı milliyetçi pragmatist siyaset erbabının da bu eşsiz kelimeyi ötekileştirip adeta “bölücülükle eşleştirmeleri”, ister istemez çocukluğumuzda sembol olmuş o ünlü “Barış ve Beyaz Güvercin, Defne dalı” seslerini genelde kısmaya mecbur bırakmaktadır. Gerilim ve savaşlardan, öfkeden beslenenlerin bu çağdaş kavramları itip kakıp toplumları, insanları ötekileştirmeleri, hatta bölmeleri hiç şaşırtıcı değildir.

Oysa bize göre hele bu çağda artık “Barış, insanlığın can suyudur!” Zaten Mustafa Kemal Atatürk’ün “altı somut ilkesinin” yanı sıra, ülke temel değerleri arasında eğer içinde “Barışçılığın” yer aldığı “soyut ilkeler” de yer almaz ise ilkeler arasında bütünlük ve uyum tam sağlanamaz. Söz konusu soyut ilkeler bilindiği üzere; mesela onun bütün söylev ve demeçlerinde sık yer alan “Çağdaşlık, çalışkanlık, gerçekçilik, gerekircilik, barışçılık, hümanizm, akılcılık, dürüstlük …” gibi ilginçtir ki günümüzün çağdaş “yönetişim bilimi” çözümlemelerinde de yer alan köklü tanımlardır, temel değerlerdir (Core values).

Konuya bu açıdan bakıldığında “Barışçılık” olmadan “Atatürk Cumhuriyetinden” bahsetmek de mümkün olamaz bize göre … Bölücülere ırkçılara hatta sadece sayıca az da olsa Neo liberallere bırakılmayacak kadar da hayati bir tanım ve köklü ilkedir “Barışçılık”. Topluma bu açıdan da yaklaşmak ve bu “Barışçılık” soyut ilkesini aslında toplum olarak da sahiplenmek, ülkeyi bize göre düzlüğe de çıkarabilir.

Zira insanlarımız genelde; çevremizdeki bu gergin, sürekli kan ve ölüm kokan, en üst düzeyde dişe diş sert söylemlerin uçuştuğu ve yapayalnızlığın adeta bir “ülke kaderi” haline geldiği-getirildiği çok cepheli ortamdan sıkılmış görünüyor artık. Sürdürülmekte olan içte dışta gerilim politikalarıyla “seçmenin konsolide edildiği” suni efsanesinin de aslında o kadar da doğru olmadığı, görülmektedir. Dolayısıyla aksine geçim derdindeki insanlarımızı iyiden iyiye huzursuz etmeye başladığı anlaşılan, Kovid-19’a rağmen bu sürekli gergin ortamlar, sonuç itibarıyla ilk seçimlerde zaten “ektiğini biçecekmiş” gibi görünmektedir.

Bize göre dünyada büyük güçler de dahil hangi ülke olursa olsun, “barışı değil de savaşı-çatışmayı” tek ve asli araç olarak kullanarak ülkesini ve insanını bir takım uçuk kaçık-gereksiz hayaller uğruna sürekli cam üstünde yürütmek, ya da belki de bir ideale doğru götüreyim derken farkına varmadan da olsa ateşe atmak, teşbihte hata olmaz “elinde çekiç, her tarafı çivi gibi görmek” tutumları siyaseten de ekonomik olarak da çok riskli yaklaşımlar olarak görülmelidir. Buna sarılan yer yüzündeki her türlü siyasi liderler eninde sonunda çamura batarlar-batırılırlar. Bize göre Trump da bu umarsız tutumları yüzünden tekrar seçilemedi ve sonunda gidiyor, üstelik görünen o ki tarihte pek de iyi anılmayacak ...

Günümüzde “Öcü” imajını kişiler sadece kendi başlarına yaptıklarıyla yaratmazlar; bilerek ve kurnaz oyunlarla da yaratılmaktadır siyasi “Öcüler”. Yakın tarih ve çevremiz iyi incelendiğinde Batı emperyalizmi zaten bunları, eğer farkına varılmazsa her daim sistemli ve planlı olarak eninde sonunda bazen besleyip bazen sarsıp sersemleterek getirir. Yani o ülkeyi lideriyle birlikte önce “hasta adam” yapar, ardından “başarısız devlet” haline dönüştürür, sonra da acımasızca parçalar ve de üstelik istediği bütün parçalarıyla ardından oyuncak gibi oynar ...

İşte diyoruz ki, diğer birçok benzeri ülke gibi Türkiye de bu tür tehlikelerle her daim önce ulusal egemenlik kuralı gereği kendisi başa çıkmalıdır. Dışarıdan iç işlerine müdahale edilmesine izin verilmesi kolaycılığına-tuzağına katiyen düşmemelidir. Zira emperyalizm, bunu yaparak, bilerek isteyerek düşüncesi doğrultusunda fırsat yakalarsa ülkeyi bir anda karpuz gibi ikiye, üçe ayırarak bölebilir ya da mevcut gizli bölünmüşlüğü dışardan verdiği destekle keskinleştirerek zaten kör topal ilerleyen demokrasileri de iyice yolundan çıkartabilir. Yakın çevrede bir zamanlar suni turuncu devrimlerle de bu yapılmaya çalışılmış, ancak çoğunlukla yoksulluktan ve cehaletten cesaretlenen bu ürkütücü güçler hepsini de yüzüne gözüne bulaştırmıştır. Olan biçare ülke insanına olmuştur.

Türkiye özeline gelince, 2023’e genel seçimlere az zaman kalmıştır. Sabır ve içeride çok iyi organize olan taraf inandırıcı olmak kaydıyla hedefine nasılsa ulaşacaktır. Ancak siyasi partiler, seçimlerin her ne pahasına olursa olsun ülkece adaletli yapılması-yurt sathında oyların sayılması-açıklanması, önceki sorunlardan dersler de alınarak, mevzuatta tam uzlaşılarak ve de bunların çalışmasına şimdiden başlanarak ön almak zorundadırlar. Sürprizlere hazır olan yarışı kazanacaktır …

Bu arada Türkiye’nin “genel seçim öncesi” mesela 2021-2023 arasında bilerek bilmeyerek süreç içinde ansızın bir sıcak çatışmaya-savaşa gitmesinin-götürülmesinin, ya da mevcut çok sayıdaki riskli cephelerden birisinin kimse istemese de savaşa dönüşmesinin önlenmesi de toplumun her katmanı için yaşamsal önemdeki bir konudur. Zira seçimlerin her daim özgür, demokratik ve de barış ortamlarında icra edilmesi çok daha anlamlıdır. Şimdiden bu konuya dikkati çekeriz. Zira, ok yaydan çıkarsa dönüşü olmaz.  

Tüm dünyada demokratikleşmeye çabalayan bütün benzeri ülkelerde, aslında bu tür konularda bilerek-bilmeyerek “toplum mühendisliği yapılması” suretiyle halkın demokrasi ve refaha doğru değil de sürekli savaşlara hazırlanması, bizce eğer ülkede öyle bir durum olur ise zamanında fark edilmeli ve halk tarafından da kabul görmemelidir, kanaatindeyiz.

Bu tür tehlikeli yaklaşımlar, maazallah bir gün gelir ve ülkede eğer İkinci Dünya Savaşı öncesi siyaset ortamları oluşturulduğu hissedilirse ve de bundan emin olunur ise, topluca Anayasal haklar çerçevesinde ne pahasına olursa olsun demokratik tepki gösterilmelidir, kanaatindeyiz. Ülkemizin hele bu çağda, artık böylesine kötü bir ortama gideceğini-götürülebileceğini şimdilik pek düşünmemekle beraber, teoride de olsa bu konuya bugünden dikkati çekmeyi uygun buluruz.

Bu tür tuzağa düşen ülkeler zaten tüm kaynaklarıyla ve de insanlarıyla götürüldükleri o kötü vizyonlu istikamette eninde sonunda perişan olur, hatta her şeyleriyle yok olurlar. İnanmayan en azından Libya’nın Irak’ın, Yemen’in ve Suriye’nin ve halklarının, insanlarının bugün başlarına gelenlere, iç savaş felaketine azıcık baksınlar, diyoruz. “Mosul” adlı filim (2019, Netflix), bu konuda eğer yüreğiniz izlemeye dayanabilirse “Irak ve korkunç bir iç savaş ne demektir”, üstelik Ortadoğu’da ilk kez içinde Amerikan kahramanlığı sosu olmadan, harikulade ortaya koyuyor.  

Dolayısıyla bu tür dehşet verici durumlara karşı “barış ve demokrasinin bu çağın tek can simidi olduğu” akıllardan hiçbir zaman çıkarılmamalıdır, kanaatini taşıyoruz.

Eğer farkına varılmaz ise ve de ülke içi demokrasiye, ulusun egemenliğine hep birlikte sahip çıkılamaz ise, hele de çok yönlü güçsüz düşülürse belki de topun ağzında İran, sonra cesaret edemezler desek de Türkiye hatta Azerbaycan da vardır. Kim bilebilir ki bunu?

Son dönemde bazı Türki Cumhuriyetlerde, Afrika ülkelerinde, Orta ve Güney Amerika’da, Uzak doğuda yaşananlar da bu açılardan oldukça ilginçtir bize göre… Tek tek ve detaylarıyla akademik anlamda da incelenmelerinde yarar vardır.  

Diğer yandan, “Barışçılığın”, bazı pragmatist siyasi çıkar çevrelerince siyasi kurnazlıklarla “ulusal çıkarlardan vazgeçilmesi hatta terörle mücadeleden dahi vaz geçilmesi” vs. şeklinde başka bir öcü gibi gösterilmesine de toplumca ve de cesaretle karşı çıkılması gerekmektedir. Devletin gerektiği zaman ve yerde “Barışçılık demokrasimiz için olmazsa olmazdır ancak terör örgütlerine yönelik kısa süreli legal sıcak takip yapma hakkı ile aralıksız yapılması gereken yurt içi yasa dışı radikal dinci ve bölücü terörle amansız mücadele operasyonlarına da hangi hükümet başta olursa olsun tam destek verilmesi, sorunların tek çözüm yerinin TBMM olduğu” vurguları ve de bunun kamuoyuna net olarak gösterilerek karşı tarafların mesnetsiz ve kurnaz argümanlarının tekrar elinden tamamıyla alınması, bize göre akılcı bir yaklaşım olabilir.

Şunu iyi bilelim; insanlar hele bu tür gerekmeyen yani zaruri olmayan durumlarda keyfi bir savaş kararı verildiğinde pisi pisine ölürler. Aile ocakları çöker. Bunun tipik örneği; hukuksal mesnedi olmadan işgal ettiği ve yıllardır BM kararlarına rağmen terk etmediği topraklardan (Karabağ), dolduruşa gelip çekilmemekte ısrar eden ve büyük bir hesap hatasıyla “zaruri olmayan bir savaşı insanına dayatan” Ermenistan ve başındaki Paşinyan’ın kendi insanlarına karşı acımasızca yaptığı uygulamalarıdır.

Ancak Azerbaycan ise “Vatan topraklarını kurtardığı için” aynı savaş orada “cinayet değil ve de kabul etmek gerekir ki zaruri” idi. Verilen o üç bin civarındaki şehit ve binlerce yaralı ise böyle bir durumda üzgünüz ama bize göre de kaçınılmaz bir sonuç oldu. Böylece Azerbaycan, Türkiye’nin de neredeyse 40 yılı bulan tam desteğiyle aslında şimdi o şehitleri sayesinde “tarihini yeniden ve kanla yazarak” gerçek bir “hür devlet” olmuştur.

Bizim bu barışçılık sözlerimiz aman “savaşlara hazır olmayalım, ya da ülkenin çıkarlarını barış için ya da barış uğruna göz ardı edelim!” anlamına asla gelmiyor! Böyle düşünenler kuşkusuz konuyu saptırırlar, hata yaparlar. Yani “eğer zaruriyse savaşa tamam” da ancak bu çağda normal bir demokratik ülkede asıl ideal “insanı barış içinde, hür, özgür ve refah içinde yaşatmak” olmalıdır bize göre, çıkarlar uğruna sağda solda her fırsatında savaştırmak değil…

Nitekim savaş meydanlarının dehası Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi de mesela 25 Ekim 1931’de “(kimi) insanları mutlu edeceğim diye onları birbirlerine kırdırtmak, insanlık dışı ve son kertede üzüntüye değer bir sistemdir…” yargısına varmıştır (Atatürk’ün Söylev ve demeçleri, İkinci cilt, Ankara, 1961, s.273).

Muharebe meydanlarında askeri dehası defalarca kanıtlanmış ancak savaşta da barışta da “Barış” kelimesini ağzından hiç düşürmeyen Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları zaferlerinin ardından Cumhuriyeti kurarken ve de sonrasında o tarih ve koşullarda “Neo-Osmanlıcılık, Irkçılık ve Panislamizm vs.” gibi akımları da “gerçekçi” bulmayıp kabul etmemiş, bu tür söylemlerden sürekli sakınmış, ama eninde sonunda ülkesi için hedef olarak hep misak-ı milli sınırları içinde Lozan ve Montrö anlaşmalarına dayalı “kalıcı barışı, laikliği, çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmayı” hedef seçmiştir. O yüzden de bugün bile adı, büyük bir özlem ve de minnetle “devrimci bir devlet adamı” olarak anılmaktadır.      

Ayrıca bir savaşın zaruri olması da zaten ancak karşı tarafın saldırganlığıyla mümkün olur. Kurtuluş Savaşı’ndaki ya da Çanakkale’deki gibi “Meşru müdafaa” için yapılan savaşa kimse sesini dahi çıkartamaz. Ama bu işler bir kötü örnek olarak yanlış ve mesnetsiz politikalarla, mesela daha büyük çıkarlar için büyük hesapsızlıklar/ stratejik hatalar yapıp, hele yanlış zamanlamalarla, üstelik mesela TBMM ortamlarında muhalefet dahil kimsenin fikri alınmadan iş bir anda beklenmedik şekilde sırf böyle keyfi yapılan şeffaf olmayan hesapsız siyaset ve pragmatist yönlendirmeler yüzünden, aşırı zorlamalarla aniden oldubittilerle savaşa dönüşürse-dönüşüyorsa-dönüştürülüyorsa peki ne olacak?

“Ulusal hedefler”, öncelikle sabırla planlı olarak ve sessiz sedasız zaman sürecinde büyük stratejiler (Grand strateji) ortaya konarak ele geçirilmelidir; duygusallıkla, anlık öfke ve tepkilerle stratejik hedeflere ulaşılamaz bize göre … Dış politikada “kör göze parmak” göstere göstere ilerlemek, karşı tarafı anlamsız yere rahatsız eder, peş peşe dirençler oluşur. Hedefe gidiş de çok zorlaşır. Savaş en son çaredir …

Kırım savaşına vatan şairi Namık Kemal’in ünlü Silistre’si de dahil bizzat cephede üstelik en önlerde katılmış olan Tolstoy da “Savaş mızraklı trampetli bir bayram değildir. Onun manzarası kandır, ölümdür!” diye boşuna dememiş.

Anlayan için çok değerli sözler bize göre ...