17 Ağustos Marmara Depremi yıl dönümü işte yine geldi çattı… Aslında sadece yıl dönümlerinde “anmak sonra unutmak” şeklinde oluşan geleneksel eğilimi biliyor olsak da bu yazı dizisi uzun bir süredir geliştiriliyordu… Aniden oluşmadı.

Evet Türkiye deprem kuşağında ve bu tür bir felakete 1999’dan beri o geçen en az yirmi yıldır çok iyi hazırlanması gerekiyordu. Yaşanan o büyük acılar hala hafızalarda… Ama alınan dersler bizce enkazlar kaldırılınca unutuldu gitti. Üstelik irili ufaklı bir sürü hatırlatıcı depremler olmasına rağmen…

Ne değişti?

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin ısrarla “her cephede kuvvetli olmak” istemesi sonucu yirmiyi aşkın ciddi cephede üç kıtada canıyla kanıyla mücadele eden Şanlı Ordunun son zamanlarda zorlanmaya başlamış olabileceğini ve maazallah olur ise büyük depremle de mücadele etmek zorunda kalabileceğini yazmıştık (Bakınız:15 Temmuz 2020, Şanlı ordu aynı anda '25 farklı cephede' birden çarpışırsa ) …

“Depreme hazırlık” da o söz konusu yazımızda belirttiğimiz üzere, Şanlı Ordumuz için çok büyük ve yaşamsal önemi olan bir cephedir bize göre… Herhalde, Katar’daki Kabil’deki Somali’deki cephelerden daha az önemde de değildir…

Depremle olan gerçek mücadele açısından bu riskli coğrafyada “çok fazla cephelerimizin bulunması” bize göre büyük bir talihsizlik! Siyasilerin söylemleriyle “Biz her cephede daima hazırız!” standart mottosu ise, lafla çok kolay ama “Her cephede kuvvetli olmaya çalışan her cephede zayıf olur” gibi stratejik değeri olan acı gerçekler de var…

Her şeyden önce bizce “Deprem ve benzeri her türlü doğal afet konuları da ulusal güvenlikle ilgili birinci öncelikli konulardır!” diyerek başlayalım. Yazımız, konunun önemine binaen birkaç bölümden oluşacak.

Kuşkusuz “Bilimin diyeceklerinin-dediklerinin” birinci öncelikle dinlenmesi gerektiğini en baştan söyleyelim. Dolayısıyla burada o yetkimiz dışındaki bilimsel tahminlere, konulara girmemiz mümkün değil…

Bir yıl öncesi 2019 Eylül ayı sonunda meydana gelen, Silivri genel merkezli, AFAD’ a göre 5,8 Richter ölçekli o çok ürküten, son yılların yürekleri en fazla hoplatan malum deprem ve de yurt sathındaki art arda gelen çok sayıdaki benzerleri nedeniyle, her şeyden önce bunları sağ salim atlatan vatandaşlara ve tüm insanlara, hatta her türden canlılara, habitata biraz geç de olsa “Geçmiş olsun!” diyoruz…

Bir sonraki depremin de ne zaman ve hangi merkezli, kaç şiddetinde vs. olacağı ise ülkedeki hemen herkesin aklındaki en önemli soru halinde bulunmaya devam ediyor. Her hafif deprem sonrası da malum, bir tartışmadır alıp başını gidiyor…. “Ne olacak şu deprem meselesi?”

Sosyal, ekonomik, tarım ve sanayi alanındaki 20-25 yıldır süren bitmeyen siyasi beceriksizlikler nedeniyle cazibesini kaybeden-kaybettirilen çilekeş Anadolu’nun verdiği büyük göçler ve bu göçer insanların ekmek ve daha iyi yaşam kavgası peşinde, şehirlerin etrafında devasa ölçekli sağlıksız banliyö kuşakları kurması sonucu mesela sadece İstanbul’da nüfus artık 20 milyona yaklaştı. Milyonlarca ilave “Suriyeli sığınmacı” da bunun cabası… Giriş çıkışı kontrol altına alınamayan İstanbul’un birçok bölgesi insan yoğunluğundan artık adeta Bengaldeş gibi oldu. Diğer büyük şehirlerin de kıyasen bu durumdan pek farkı yok… Bu nedenle büyük depremlere daha da hassas hale gelindi…

Özellikle de zavallı kent İstanbul’un ve aklı başındaki İstanbul insanının deprem endişesi ise, bu art arda gelen depremler nedeniyle zaman zaman “saman alevi gibi parlasa” da öyle kolay bitmiyor. Deprem sonralarında İstanbulluların “gözü kulağı aklı”; hep o bir an önce alınacak denilen ama alınamayan deprem tedbirlerinde ve bunlardan en parıltılı iktidar projesi olarak ortaya konulan ve de “neredeyse dünyanın her tarafına anında yardıma koşan” sürekli medyada parlatılan “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığına (AFAD)” olan güveninde ... Dolayısıyla da “AFAD eğer deprem olursa nasılsa gelir bizi de kurtarır!” yaklaşımı önemli bir güvence olarak insanların önemli bölümünün akıllarına giderek daha fazla kazınıyor… 

Ve o depremden depreme uykudan uyanan bu çilekeş halkın çoğunluğu, tiyatrocuların tabiriyle bir süredir yine “Godot’ yu beklemeye başladı”, yani sonraki büyük depremi… Gelir mi gelmez mi bilinmez ama geçmişten iyi biliyoruz ki bir süre sonra hiçbir şey yapmadan endişeli beklemeyi tercih eden insanlarımız için bu olanlar da yine gelip geçecek, her şey tekrar unutulup gidecek gibi…

“1994’te başlayarak 17-18 yıldır, ülkeye her yönden yeni bir anlayış getirdik” diyen, halihazır yönetim mantığının depremlere yönelik gururlandığı söz konusu AFAD ile ilgili olarak da birkaç gözlemimizi ortaya koyacağız…

İç İşleri Bakanlığı bağlısı olarak çalışan yedi yüz küsur profesyonel mevcutlu (150’si geçici), taşradaki 81 ildeki teşkilatında da beş binden fazla insanın istihdam edildiği AFAD’ın 2019-2023 Stratejik Planı kendi sitesinden artık birkaç aydır temin edilebiliyor.  Orada şimdilerde altı büyük amaç belirlenmiş… Tahmini bütçesi de mevcut… Bu stratejik planın kritiğini yapmak da ayrı bir yazı konusu… Biz burada daha ziyade 1999 Marmara depremi ve Ordumuzun o zamanki durumu, katkıları, bu açıdan “alınan dersler” konusuna yöneleceğiz, zaman zaman somut öneriler getireceğiz… 

Hemen geçmişi hatırlayalım; Ordu/ Asker 21 Ağustos 1999’ da korkunç Marmara depreminden hemen sonra kışlalarındaki daha enkaz altlarından daha kendi Mehmetçiklerini (Gölcük) tam kurtaramadan, siyasi otoritenin karar vermesini beklemeden hızla bölgeye göreve koşmuştu. O zamanki Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu Marmara Depreminin dört gün sonrasında yaptığı basın açıklamasında, komuta ettiği şanlı Orduya verdiği talimatla “ilk 12 saatten itibaren ve Trakya’dan getirilen enkaz kaldırma ve can kurtarmaya yönelik teknik istihkâmcılık birlik araç ve gereçlerinin bölgeye derhal sevk edildiğini ve de ilk dört günün sonunda acil müdahale ve yardım için gelen bu rakamın 74 tabura kadar çıktığını” söylemişti… TSK o muazzam güç ve teşkilatıyla, hızla durumdan vazife çıkartıp tedbir almaya başlamıştı…  

Dile kolay, bilmeyenler için söyleyelim bu rakam erinden generaline bölgeye yardıma koşan, araç gereç ve teçhizatlı hatta yetişmiş GATA doktorları da dahil o tam da “savaş cerrahisine” yönelik hazırlanmış seyyar hastaneleriyle, ekmek fırınlarıyla en az 35-40 bin mevcutlu disiplinli işlevsel fedakâr Ordu birlikleri anlamına gelir… Bu büyük mevcutlar öyle bugünkü AFAD’ın vs. elindeki küçük birlik rakamlarına pek benzemez…

Perişan haldeki bölgeye, peyderpey gelen asker toplamı Adapazarı’ndan Tekirdağ’a böylece çok kısa bir zamanda 53 bin askere kadar ulaşmıştı. Afet bölgesinde ilk saatlerde ve günlerdeki çok fazla sayıda kurtarıcı asker olmamasının da haklı nedenleri vardı. Zira yukarıda vurguladığımız gibi öncelikle o bölgedeki insanları kurtaracak askerler ve de aileleri de ne yazık ki, valilikler, belediyeler, kaymakamlıklar, iş makinalarının operatörleri, itfaiyeciler, STK’ler vs. hep enkaz altındaydılar, herkes aynı şok ve acıyı yaşıyordu.

Bu kısacık süre zarfında yeterli sayıda olmasa da “tam idare ve kontrol yetkisi” verilmediği halde inisiyatif kullanan Cumhuriyet Ordusunun gece gündüz demeden Marmara depreminde fedakârca yaptığı sahadaki fiili çalışmaların sonucu enkaz altlarından kurtardığı can sayısı ise ilk üç-dört gün içinde, dile kolay yine aynı komutanın açıklamalarına göre 20 bin insandı…

Mehmetçik tarafından kurtarılan çoğu yaralı olan bu genç yaşlı çoluk çocuk insanların tedavileri de o zamanlar Ordunun ayrılmaz parçası olan her an muharebe veya büyük afet koşullarına hazır askeri doktor yetiştiren, harp/ afet yaralanmaları konusunda uzmanlaşmış köklü GATA sistemiydi. Onun zincir içindeki seyyar cerrahi askeri hastaneleriyle kendi konularının uzmanı “fedakâr askeri doktorlarının/ hemşirelerinin” üstün gayret ve çabalarıyla, 7x24 asker mantığıyla çalışılarak bazı yerlerdeki ilk müdahaleler başarıyla gerçekleştirilmişti. Ne yazık ki ortalama vatandaş “kendi kendine ilk yardım ve tedaviyi” bilmiyordu.

Diğer bir sebep ise depremin verdiği şiddetli hasar özellikle de o ilk saatlerde doğal olarak Ankara gibi uzak mesafelerde olan devletin ileri gelenlerince muhtemelen henüz tam olarak anlaşılamamıştı. Bu konuda doğru dürüst mesela büyük bir tatbikat yapılarak sistemler-planlar daha önceki cumhuriyet hükümetleri tarafından da yerinde denenmemişti. O sırada ilk gün-günler için Ankara’da yaşanan şok durumu ise güvenilir bir görgü tanığının ifadeleriyle şöyleydi:

“… Haber alındığında başbakanlık merkez binaya gittim. İlk haber şokuyla merkez binada hiç kimse ne yapacağını bilmiyor ne olduğunu anlamaya çalışıyordu… TSK’lerinden kimseye ulaşılamamıştı. Beni aradılar…"nerede toplanıyoruz" dediler. Bazıları önceden bazı toplantıların yapıldığı MGK. Gensek’ liği kriz merkezine gitmiş. Başbakan ilk gelenleri her kim varsa merkez binanın altındaki 2 numaralı toplantı salonunda topladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu, uzun bir süre ne olduğunun boyutları anlaşılmaya çalışıldı... Ben sağı solu kurcalarken beyaz kaplı, M. Yılmaz imzalı bir kriz yönetmeliği görmüştüm. Hemen onu getirttim, katılanların tamamı yeni gördü... Yönetmelik basılmış ama dağıtımı tam yapılamamıştı. Öylece depolarda raflarda duruyordu. Defalarca dile getirildi/ teklif edildi; ‘OHAL ya da Sıkıyönetim ilan edilmeli!’ vs.  Hiçbirini kabul etmedi sn. Başbakan ve özellikle de onun en yakınında çalışan ekibi… Sonra hemen başlatılan bu kriz yönetimi toplantılarına ikinci ve üçüncü günlerden itibaren askerler de katıldı. Fakat kamu kurumlarından katılması gereken unvandakiler, her geçen gün yerlerine olur olmaz birilerini göndermeye başlayınca, oradaki yönetim masası tamamen fonksiyonunu kaybetti. Toplantıya gelenler temsil ettikleri kurumların imkân ve kabiliyetlerini bilmeden ve hiçbir yetkiyle donanmadan gelmeye başlayınca da askerler de mecburen ‘kendilerine yönetimsel anlamda şimdilik bir ihtiyaç görülmediğini’ anlayıp, verilen emirleri yapmak üzere katılım seviyesini aşağıya çektiler… Günler boyu her bakanlık-her kurum kendi kafasına göre hareket etti. Karar merciinde olan bazı zevat afet bölgesine giderek kamyon üzerinden ekmek, su vs. dağıttı... İlk 10-15 gün deprem zede ile uğraştık, sonra deprem zade ile... Aslında sn. Başbakan deprem felaketinin askersiz yönetilemediğini gördü ama iş işten geçmişti. Birkaç kez OHAL veya Sıkıyönetim ’e niyetlendiyse de ‘o yakın siyasi çevresi’ her seferinde kontrolü askere devretmeye karşı çıktılar. ‘Bu saatten sonra ilan edersek yapamıyoruz anlamına gelir ve iyi olmaz!’ siyasi kaygısı oraya hâkim oldu (Ama daha sonra, sorunun büyüklüğünü gören Kıbrıs kahramanı merhum Ecevit 72 gün sonraki o kanlı Düzce depreminde anında deprem yönetimini Askere devretti). Orada eski roket taburunun bulunduğu yerde, H. Tolon Paşa’nın ve şanlı Ordunun gayretleri sayesinde hiç olmazsa yardım malzemelerine bu kez sahip çıkılıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı… İzmit depreminde ise gelen yardım malzemelerinin çoğu yağmalandı… Lojistik destek koordinasyonu yoktu… İş işten geçtikten sonra körfezin kenarına İzmit Belediyesi bir şeyler yaptı ama tam ihtiyaç zamanı kimseye faydası olmadı... Ayrıca yardım yarışı tam bir karmaşa içinde geçti… Birçok kurum ve kuruluş sırf şov için bölgede idi… Zaten afetten zarar görmüş acı dolu insanlar yakınlarını enkaz altından çıkarmaya çalışırken yardım konvoylarının önünde kimler sıraya girerdi ki?

‘Şanlı Orduya orada olup güvenliği sağlama görevi verilmeyince’, kurdun dumanlı havayı sevdiği gibi bir ‘çakal taifesi’ çabucak toparlanıp bölgeye sökün etti… Kimse mağdurun gözyaşlarına bakmadı… Basın kontrolsüz çalıştığı için kamera olmayan yerlerde neredeyse yardım dağıtılmadı.

İlk günlerin en önemli faaliyeti arama kurtarmadır… Ama yurt dışından gelen ekipler, ambulanslar, enkaz kaldırma araçlarının yolları tıkaması nedeniyle olay yerine dahi intikal edemediler... Mesela Karabük demir çelik vb. gibi birçok kuruluş ikinci ve üçüncü gün iş makinelerini yolladı, ancak bunlar yolları tıkadılar. İpini koparan iyi niyetle de olsa, ‘ille ben de yardım edeceğim! Ailem burada!’ diye bölgeye kontrolsüz plansız intikal edip girmeye başladı. Birçoğunun faydadan çok zararı oldu… Sonra biraz zaman geçti ancak Orduya bırakılmayan o kontrol ve yönetim, afet bölgesinde özellikle de ilk zamanlarda belirgin bir başıboşluk oluştuğundan dolayı mesela dış yardımdan deprem için gelen peynir tenekeleri Anadolu’ nun çeşitli bölgelerinden çıkmaya başladı. Kızılay iflas etti, zaten depolarından önemli hiçbir şey çıkmadı (Soyulmuş) ... Çıkan çadırlar ise lime-lime idi... Ankara da işte o ilk şok zamanlarında yaşanan tablo buydu…”

Neden sonra Başbakanın fedakâr gayretleriyle düzen nispeten kurulmuştu deprem bölgesinde kuşkusuz ama o büyük şok içinde belli ki ilk zamanlar bu çok zor oldu. Eğer TSK’nın getirdiği o taburlar tugaylar olmasaydı karmaşa çok daha uzun sürebilirdi…

Burada niyetimiz kimseyi, hele yavru vatan Kıbrıs’ı kurtaran ve tesadüfen Taksim’de iki gencecik nişanlı bir resim sergisini gezerken rastladığımız ve o an kendisine elden mütevazı bir düğün davetiyesi vermemiz üzerine hiç tanımadığı bizim düğünümüze dahi telgraf tebriki gönderecek kadar “insani değerleri yüksek olan” örnek insan merhum Ecevit’i eleştirmek olamaz. Bu tür maksatlı olası kurnaz yaklaşımlar ise ancak, gözlerini sadece siyasi hırs bürümüş, masum insanların geleceğe yönelik “ders alma kültüründen” yoksun kalmasını isteyen, o ilkesiz omurgasız fırsatçıların işi olabilir. O gün orada olanları ve koşulları bilmeyenlerin kafadan yorum yapması vicdani de olamaz… Orasını ancak o anı yaşayan bilir!

Tekrar hafızalarımızı tazeleyelim; o berbat günün sabahı, çoluk çocuk analar babalar komşular birbirlerinin canlarını kurtarmaya çalışıyor, bazıları ise yediden yetmişe, aile fertlerini enkaz altındaki kapana sıkışmış halde bırakmış çığlıklarla Allah’ına da yalvararak ağlaya ağlaya bir yardım bulabilmek için sağa sola bilinçsizce koşturup duruyordu. Tüm telefonlar kilitlenmişti. Unutmayanlar, olayın içinde yaşayanlar o anı asla unutamaz zaten…

O an için çaresiz kalmış, ailesinin-komşusunun bir/ birkaç ferdi enkaz altında ve/ veya bir diğeri dışarıda ağır yaralı ya da diğerleri ise kayıp olan bu bitkin ve acı dolu insanların, zaman içinde oralarda yemek içmek ve barınmaları, teskin edilmeleri de dahil her ihtiyacını karşılayan esas kurum; devletin parça parça oraya gelmeye başlayan şaşkın sivil takviye unsurlarına da ne yapacaklarını-önceliklerini belirleyip yönlendirerek işe koyulmalarını sağlayan, öncülük eden kurum aslen oraya hızla takviyeye gelen Ordu birliklerinden başka bir devlet kurumu değildi…  Burada, enkaz altlarında zaten yakını olan bizzat kendi derdine düşmüş ancak diğer mağdur insanları da kurtarmaya çalışan özverili vatandaşları ve oraya yardım koşmuş bir avuç vicdanlı “AKUT vs. gibi gönüllüleri” de hariç tutmak gerekir…

Ordu/ Asker bilindiği üzere o kendi kendine yetebilen, tek bir alarm ziliyle binlerce personeliyle sadece 60 dakikada; mutfağından ununa pirincine, ilacından çadırına, sobasından battaniyesine, kurtarma kancasından halatına kovasına, her türlü yangın malzemesi dahil bunları, yüzlerce-binlerce araçlarına-iş makinalarına yüklemek suretiyle bir anda mobilize olup gece gündüz demeden yüzlerce kilometre yol kat edip gereken bölgeye gidebilen devasa bir kurumdur. 17 Aralık 1999 sabahı aynen böyle de oldu zaten…

Ancak bu konuda söyleyeceğimizi yine de söyleyelim: “Kuşkusuz tam deprem teçhizatlı ve öylesine büyük bir depreme karşı hazırlıklı olunsa, daha iyisini de yapabilirdi şanlı Ordu. Ama o günkü imkanlarıyla yine de elinden gelenin fazlasını yaptı”.

Ordu, bu suretle deprem bölgesinde her türlü idari detayı ile bir yerlere yerleşip, ihtiyaç duyulan tüm yaşamsal sistemleri bir başına o ilk anlarda kurmasaydı ve askeri liselerden itibaren silah arkadaşlığı ile vatan-millet sevgisi ruhuyla yetiştirilmiş soğukkanlı bilgili lider kadroları olmasaydı eğer, o depremin hasarı kuşkusuz çok ama çok daha büyük olurdu. Bunu kimse inkâr edemez… “Ordu olmadan da büyük depremle mücadele edilebilir, yeni sivil AFAD ülkeye yeter!”, sananlar muhtemelen ortaya çıkabilecek devasa tabloyu öngörememekten kaynaklanan yaşamsal hata yaparlar. Öyle Silivri veya Elazığ depremindeki gibi olmaz bir İstanbul mega deprem felaketi…

İyi de o halde öncelikle bu yazıyı kaleme alan olarak, önemli bir soruyu açık yüreklilikle hemen okuyana sormak istiyoruz; “Yine büyük bir deprem veya doğal afet vs. olursa milleti kurtaracak ‘asli unsur’ olduğunu artık iyi bildiğiniz Cumhuriyet Ordusunun ve ona ait geleneksel sistemlerinin şu son zamanlarda kör göze parmak tepeden tırnağa değiştirilip neredeyse tüm sistem değiştirilirken bu durumlara olan etkisi acaba yeterince analiz edildi mi?

Mesela; reform ve vesayetin bitirilmesi adı altında, dünyaya ün salmış müesses emir komuta sistemi jandarması ve de sahil güvenliği elinden alınarak o 160 yıldan fazla tarihi geçmişi olan Erkanı Harbiye’ si yani bugünkü Genelkurmay emir komuta sistemi anlamında, adeta ABD ordusunun Pentagon’una devşirildi. Daha önceleri etkinliğini kanla kanıtlamış “savaşa-büyük doğal afetlere karşı tek merkezden emir komuta zinciri” denilen güçlü bir yönetimi esas alan, o birleştirici ve geleneksel başkomutanlık gücü “iki bakanlığa parçalanıp” aniden değiştirilince milli gücümüz daha mı etkin oldu sanki?

Ya o muazzam deneyim deposu olan, sadece muvazzafların ve de ailelerinin değil emeklilerin de (artık milletvekilleri ile aynı mevzuata tabi tutulmaya başlanan emekli orgeneral ve oramiraller ve de aileleri hariç) mesleğe adım attıkları andaki o ilk akit gereği yaşamsal sigortası olan ihtisaslaşmış “GATA ve Seyyar Cerrahi Askeri Hastaneler sistemi” bir gecede sivile dönüştürüp- deneyimli tüm askeri doktor ve askeri hemşireleriyle sivil bürokrasiye devredildi. Böylece, yurt sathında büyük afetlerin içinde yıllarca hazırlanmış bir birikim olan “geleneksel askeri tahliye tedavi zinciri sisteminin” sadece bir kararnameyle eriyip-kaybolup gitmesi sizce çok mu iyi oldu? Büyük bir deprem veya savaş olursa bunun önceki mobilize, pratik ve işlevsel yerini şimdi kimler nasıl dolduracak?

Hem savaş-savaşlar, çatışmalar krizler şu an kapımızda değil mi zaten?

Bu keskin sistem değişikliklerinin birçoğu en azından karar vericilere tarihi açıdan, gelecek için çok büyük sorumluluklar yüklemiştir. Bu nettir.

Dost acı söyler; bunca olandan sonra doğal olarak günümüzde oldukça sarsılan Ordu/ Asker, bizce bir anlamda asıl kendisine de karşı yapılmış o kanlı FETÖ darbesinden ve bünyesinde yapılan tepeden inme o son kritik değişimlerden sonra, “Ordu dört dörtlük her türlü mega depreme de her an tam olarak ve huzur içinde hazırdır” demek acaba ülke için ne kadar doğrudur?

“1999’dan sonra deprem ile ilgili hiçbir şey yapılmadı!” diyenlerden değiliz. Ancak pembe tablolarla sadece AFAD görsel avunmalarının büyük bir olası deprem felaketine yetmeyebileceği inancını taşıyoruz. Kentsel dönüşüm ile ilgili görüşümüzü de dördüncü ve son bölümde ortaya koyacağız…

Her ne yapılırsa yapılsın, büyük felaketlerle mücadele katiyen “Ordusuz olmaz!” diyoruz aslında biz… Hatta siyaset müessesinin emrinde olan Ordu böyle bir durumda otomatikman AFAD’ı da bünyesine alır zaten…

Eğer kamuoyu bu genel görüşte birleşiliyorsa da şanlı Ordu’yu hızla bir mega depremle-beklenmedik bu tür büyük bir felaketle mücadelenin “omurgasını” teşkil etmeye hazırlayalım. Ayrıca bunu risk taşıyan şehirlerimizde, halkın da katılacağı büyük bir gerçekçi tatbikatla-tatbikatlarla deneyerek muhtemel bir deprem felaketinin fiili provasını yapalım, süslü gösterileri izlemeyi değil… Her yıl bunu tekrarlamayı da bir alışkanlık haline getirelim. İnsanımızı şimdiden o güne hazırlayalım! Çok gerçekçi derslerin ortaya çıkacağından eminiz.

Bizce deprem sorunu şu son haliyle, “siyaset üstü” bir konu olup, artık iktidar tarafından çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkmıştır. Mecburen, iktidarıyla muhalefetiyle devletin, ulusun müştereken çözmesi-başarması gereken temel ve yaşamsal öncelikli bir beka konusu haline gelmiştir. Tıpkı Suriye-Suriyeli sığınmacılar meselesi gibi… Ya da Anayasal ve demokratik değişimlerle, “bunları başarabilecek olanların” yönetimlere gelmesi beklenecektir.

Her şeye rağmen her tarafta olağan üstü çırpınan “Yaralı aslan” dediğimiz Ordu/ Mehmetçik hiç kuşkunuz olmasın ki, “Godot’ yu bekler gibi!” depremi bekleyen ülke insanına, kendisine “depreme hazırlık” konusunda tam sorumluluk verilirse (ki mecburen her seferinde veriliyor) çok büyük katkılar yapabilir… Bu yaklaşım üstelik bugünkünden daha ekonomik bir çözüm de olabilir. İyi incelenmesinde fayda vardır…

Birinci bölümün sonu (Devam edecek).

[1] Samuel Backett’in ünlü ve sıra dışı bu eseri; bir bekleyişe kapılan, kurtulma ümidi ile ayakta kalmaya ve varoluşlarını sürdürmeye gayret eden insanların (Estragon ve Vladimir), hiçbir şey yapamadan kurtulmayı beklemeleri ve ne olduğunu dahi bilmedikleri Godot adında bir “kimsenin veya şeyin” kendilerini kurtarması için beklemelerini konu alan bir oyundur.