Kaldığımız yerden bu “İkinci ve Son Bölümle” yazımıza devam ediyoruz… Fakat bu yazımızın ancak “önceki bölümü de okunduğu taktirde” bütüncül bir anlamı olabileceğini de ifade etmek isteriz (Bakınız; 4 Haziran 2020, Gençler için bir rehber: 'Türkler Avrupalı olabilir mi?' - 1 (Birinci Bölüm)).

Aslında Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları bu kadim ulusla beraber neredeyse bir asır önce “çağdaş uygarlıklara” yani onun deyimiyle “muasır medeniyetlere” giden o çetin değişim-dönüşümde, mücadelenin en zor safhalarını kanla irfanla gerçekleştirmişti. Geçmişte imkansıza yakın zorluklar karşısında, ulusça çok büyük fedakarlıklarla, daha önceki Islahat-Tanzimat fermanları dönemi, 1 ve 2’nci Meşrutiyet yeniliklerinin de katkısıyla, Cumhuriyet’in ilanından sonra oldukça kısa sayılabilecek bir süreç içinde çok büyük “devrimler” yapılmıştı.

O halde demek ki Türkiye’de özellikle de önceki nesiller sayesinde, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, inkâr edilemez bir “uygarlık alt yapısı” zaten oluşmuş durumdadır; yani şu ortamda o kadar da moral bozmaya gerek yoktur! Üstelik ileri giden bir toplumu hele bu çağda ters yüz edip geri götürmek o kadar zor ki…

Genç nesiller olarak şunu da iyi biliniz ki, dünyanın her tarafına yayılmış, birçoğu aslında bugünün ikinci dalga sanayi toplumlarının zihniyetini taşıyan eskimiş otokrat yönetimler er ya da geç görev sürelerini tamamlayıp nasılsa yönetimlerden gidecekler! Gelecek, bilgi çağının gereği olarak nasılsa gençlerin…

Fakat biz aynı zamanda diyoruz ki “bu tür mücadeleler ancak demokratik siyasetle olur; dolayısıyla dünyadan kopup-küsüp, umutsuzluğa kapılıp demokratik siyaseti boşlamayın”. Yurt sathında yasal siyasetin derinliklerine daha da fazla girin ve tüm partilerin tabanından itibaren faaliyetlerine katılarak sorgulayarak onları, nazikçe ve yaratıcılığınızla yenilikçiliğinizle katılımcılığınızla demokratik olarak “halkın yararına olan” özgün ama gerçekçi proje önerilerinizle özellikle de mahalle ve ilçe teşkilatlarındaki görev alan faal insanları daha da sıkıştırın, sistemlere hareket getirin. Böylece ülkede iyi gitmediğini gördüğünüz mevcut sistemleri tabandan yukarıya doğru yapılan sorgulamalarla gelen demokratik, akılcı ve dinamik isteklerle-önerilerle “doğru yönde değişime” motive etmiş olursunuz. Ne hoş bir durum. Anayasal olan bütün haklarınızı kullanın, inandığınız fikirlerde ısrarcı olun. Yasal olmayanı kuşkusuz yapmayın…

Bize göre Kovid-19 sonrası tüm dünyada siyasi dengeler değişecek, insanlık için “barış ruhu” daha fazla öne çıkacak. İşte omurgasını “Barışın” oluşturduğu Çağdaş Uygarlık Düzeyinde (Batılı-Avrupalı?) bir yerlerde olabilmenin “ilk üç şartını” önceki yazımızda yeterince ortaya koymuştuk zaten. Bugün de yine olmazsa olmaz öncelikli olduğunu bildiğimiz ve bizce en sevimlisi olan DÖRDÜNCÜ ŞARTI irdeleyerek incelememizi sürdüreceğiz. Bu şart, bireylerin yaşamsal eğitimleriyle, alışkanlıklarıyla ilgili olan ve de kişiden kişiye değişebilecek detay gibi görünen ama aslında hatırı sayılır şekilde sisteme katma değer sağlayan, huzur ve esin veren diğer bazı “destekleyici çağdaş kriterleri de” karşılamaktan ibarettir.

Uygarlık yolunda olduğunuza inanıyorsanız “aşağıda örneklediğimiz” bu kriterlerden, faaliyetlerden, uygulamalardan birey olarak hiç değilse bazılarını karşılayıp karşılamadığınızı bizzat kendinize bir kontrol formu gibi sorular sorarak kontrol edebilirsiniz. Ayrıca bize göre “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanların, genç nesiller olarak “sürekli gelişimin” gereği, daha da güçlü yepyeni “çağdaşlık kriterleri” bulmasında da yarar vardır. İşte uygarlığın mihenk taşı olan “evrensel değerler-ortak kültüre” yönelik olarak bunlardan birkaç örneği, belli bir öncelik sırası olmaksızın aşağıda size sıralamak istiyoruz…  

Mesela şunu sorun kendinize; evrensel olmasa da hepsi de merhum olmuş bu toprağın çocukları Aşık Veysel, Zeki Müren, Özay Gönlüm, Tanju Okan, Kayahan, Müslüm Gürses, Safiye Ayla ya da Neşet Ertaş gibi bir zamanlar toplumda iz bırakmış merhum sanatçıların türkülerini-şarkılarını dinlerken bunlar sizi o güzel Trakya ve Anadolu insanımızın eşsiz sıcaklığıyla uygarca sanat keyfine varıp acı-tatlı derin düşüncelere ve hayallere daldırıyor mu?

Ya da siz bir senfoni orkestrasından mesela Ulvi Cemal Erkin’in Kastamonu yöresinden esinlenip bestelediği Köçekçe’ sini dinlerken tatlı bir tebessümle keyif alıyor musunuz? Fazıl Say, İdil Biret, Timur Selçuk vb. gibi ustaların eserlerini ve senfonik konserlerini, videolarını izlerken adeta “ormanda ciğerlerinize oksijen çeker gibi” kendinizi yenileyip huzur bularak rahatlıyorsanız bizce hiç korkmayın. Ya da özgün eserleriyle mesela Ortaçgil’in, MFÖ’nün, Bulutsuzluk Özlemi’nin, İnce Saz’ın, Hayko Cepkin’in, Nilüfer’in, B. Tezer’in, Livaneli’nin, Bob Dylan’ın, Tori Amos’un, Katie Melua’nın, Eric Clapton’un, Lou Reed’in vb. mesela bulunduğunuz o büyük şehirde konserine rastlasaydınız, koşullar da uyarsa heyecan duyup gitmek istemez miydiniz?

İşte mesela oralarda, salonlarda, açık hava tiyatrolarında topluca aynı duygularla diğer güzel insanlarla birlikte, esere eşlik ederek şarkıyı söylerken, izlerken, dinlerken içinizde ayaklarınız yerden kesecek derecede “barış ve yaşama sevinci dolu oradakilerle ortak ve benzer bir ruh hali” oluşuyor ise bizce “Çağdaş Uygarlıklar” düzeyinde artık yelken alıyorsunuz demektir…

Peki, bunca yıldır acaba siz Mozart’ı, Beethoven’i, Verdi’yi, Pavarotti’yi, A. Bocelli’yi vb. çağdaş bir Avrupalı gibi (bize göre asla her Avrupalı çağdaş değildir) dinleyerek ruhunuzun derinliklerinde de keşfedebildiniz mi? Aslında hiç de geç değil! Mesela Rahmaninof’un 2 numaralı piyano konçertosunu dinlerken birdenbire başlayan o “muhteşem tsunami etkisini” tüyleriniz diken diken olup tüm benliğinizde hissedebiliyor musunuz?

Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Anadolu ozanlarının özgün eserlerini konserlerde vs. dinlerken- kitaplarından okurken hiç duygulandığınız oluyor mu? Ya da Carl Orff’un Carmina Burana’ sının aşkı, sevgiyi, doğa sevgisini esas alan o şiirsel operasını duygulanarak, bir sahnede hiç izleme fırsatınız oldu mu? Mesela bu hayatta bir gün bir yerlerde o zarif Kuğu Gölü Balesine ya da rengarenk ortamlı büyüleyici Aida operasına gitmek hayalini kurduğunuz olur mu? (Bakınız; 2 Mayıs 2020, Sanat Yazıları: Türkiye’de 'Çağdaş Sanatların, Sanatçının Açmazı ve Somut Bir Öneri')

Operadaki Hayalet’i, Sefiller’i, Lüküs Hayat’ı, Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı ya da bir başka müzikali, opereti kendi şehrinizde de benzer keyifle izlemeyi ister miydiniz?

Siz bunca yıldır ziyaretçisini bekleyen şehrinizdeki o şaşırtıcı resim ya da heykel sergilerini, müzeleri en son ne zaman gezdiniz? Gezerken Osman Hamdi’nin, Hikmet Onat’ın, Hoca Ali Rıza’nın, S. Yetik’in, İ. Çallı’nın, F. Duran’ın, N. Uludoğan’ın, N. Berk’in, M. Cuda’nın, N. İyem’in, F. Mualla’nın, B. Doğançay’ın, Y. Gökçebağ’ın, F. Başağa’nın, M. Güleryüz’ün, D. Erbil’in ve daha nice çok yetenekli ressamların yağlı boya vs. nonfigüratiflerinden, soyut, natürmort veya peyzajlarından oluşan tablolarına “Allah’ım nasıl da başarmış bunu” diyerek gözlerinizi kısıp azıcık uzaktan hayranlıkla bakarken heyecanlandığınız oluyor mu?

Gidip, yerinde yurdunda gezemeseniz de internetten vs. baktığınızda mesela Salvador Dali’ nin tuvalindeki o havada asılı eğri büğrü saatli, sırtı alevler içinde zürafalı ve çok uzun çöp bacaklı tuhaf devasa atlı-filli rengarenk şaşırtıcı sürrealist tablolarına şakın şaşkın baktığınızda ya da mesela Van Gogh’un buğday tarlaları temalı, sarılı-mavili çılgınca ve kıvrak fırça izleriyle dolu o adeta hareketli tablolarına baka kaldığınızda eserlerden hayranlık duyup etkileniyor musunuz?

Ya şiir dinlemeyi sever misiniz? Yaşantınızda bir kez olsun herhangi bir Nazım Hikmet şiirini başından sonuna kadar heyecanlanarak okudunuz mu? Peki siz hayatınızda hiç duygulanıp, bir yerlere minicik bir mısra şiir karaladınız mı?

Hiç kendinize tüm yaşamınızı kapsayacak şekilde huzur verecek herhangi bir hobi edindiniz mi? Bir müzik aletini hobi olarak mesela bağlama, kaval, ud, mızıkayı vs. çalabiliyor musunuz? Peki bir folklor, dans ya da tiyatro koluna-gurubuna-kursuna üye misiniz? Ya sporla aranız nasıl? En azından kendiniz veya ailece periyodik bir yürüyüş yapıyor musunuz?

Yerli ve yabancı klasik romanları zaman zaman benzer keyifle okuyor musunuz? En son bitirdiğiniz kitap ne zamandı? İkinci bir lisanı iyi biliyor musunuz? Eğer biliyorsanız o yabancı dildeki farklı kültürlerle yepyeni bilgilerle farklı haberlerle aranız internette nasıl?

Felsefe ile alakanız oluyor mu hiç? Bir kere olsun Sokrates’in baldıran zehirli o meşhur savunmasının hikayesini okudunuz mu?

Çevrenizdeki doğada kaç çeşit yeşil tonu var acaba hiç dikkatle baktınız mı? Balkonunuza konup çapkınca öten kargalarla hiç göz göze geldiğiniz olur mu? Başıboş kedi, köpek ve kuşlar için bir duvar dibine sessiz sedasız gidip yem veya su bıraktığınız hiç oldu mu? Kuş, kedi veya köpeğiniz oldu mu hiç? Topluma insanlığa barışa bilime çevre bilincine, hayvanları korumaya, tüketici haklarına katma değer sağlayacak bir sivil toplum kuruluşuna (STK) üye misiniz? Mesela bir genç olarak kendi belediyenizde sosyal faaliyetlerde ne kadar aktifsiniz, oralarda insani yardım görevleri aldınız mı?

Peki sabırla karşınızdaki insanları dinlemeyi ve onları tüm kalbinizle dikkatinizle anlamaya çalışabiliyor musunuz? Kendini karşınızdakinin yerine koyarak mı karar alıyorsunuz (Empati)? Ya peki yakın tarihten (mesela İngilizlerle Osmanlı arasında yapılan 1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşmasından Kurtuluş Savaşı başta, günümüze kadar…) o şaşırtıcı akış içinde nasıl ve hangi dersleri çıkarıyorsunuz?

Geleceğe ait bir şahsi hülyanız, yani bir kişisel vizyonunuz var mı? Bu vizyonunuzun altı acaba sorgulayarak ortaya koyduğunuz hedeflerinizle, projelerinizle dolu mu? Hayatınızda gurup olarak hiç usulüne uygun bir “Beyin fırtınası” yaptınız mı? Verileri sebebiyle doğru tasnif edebilmek için acaba siz hiç “Sebep-sonuç (Balık Kılçığı) diyagramı” kullandınız mı? Bunları eğer öğrenmek isterseniz internet üzerinden sadece bir saatlik gayretle bile öğrenebilirsiniz. Sonra da yaşamınıza önemli katkı sağlayabilecek bu uygulamayı kolay bırakamazsınız zaten. Yoksa sorgulama yapmaktan kaçınıp birçok büyüğünüz gibi siz de şimdiden kendinizi hayatın akışına kaptırıp öylece kadere mi bırakacaksınız?

Teknolojiyi, bilgisayarınız ve mobil telefonunuz da dahil verimli bir araç olarak akılcı kullanabiliyor musunuz yoksa ona çoktan beri esir mi düştünüz? Peki tiryakisi olacak derecede sigara içiyor musunuz, ne zaman bırakacaksınız?

Programının altını çize çize okuyarak, anlayarak aklınıza yatan inandığınız bir siyasi partiye hiç üye olarak katıldınız mı? O statik duran siyasi programa şimdiye kadar hiç öneri ya da somut eleştiriler getirebildiniz mi? Kadın hakları, kadın erkek eşitliği, kadın cinayetleri konusunda hangi somut gayretleriniz oldu? Henüz geç değil gençler…

Mesela İstanbul’un, Ankara’nın vb. banliyölerinde, kenar mahallelerinde kahvehanelerden birisine fırsat buldukça gidip ara sıra çay içip etrafla, eşrafla sohbet eder misiniz? Ya peki gazete okur musunuz; kendi halkınıza, onun sorunlarına acaba ne kadar yakınsınız? Hele trafikte bir yayaya veya mesela bir kediye dahi gerektiğinde durup yol önceliğini ona veriyorsanız, özgürlüğünüzün sınırının bir başkasının sınırında bittiğinin farkındaysanız, gönül rahatlığıyla asansördeki o tanımadığınız insana hafif tebessümle karşılıklı “günaydın” diyebiliyorsanız, hele kim olursa olsun önce karşınızdakini dikkat kesilip dinlemeyi biliyorsanız, bir genç olarak hiç ama hiç korkmayın; zira “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyi” yolunda epeyce yol almışsınızdır demektir…

Aslında ülkenin genç bir bireyi olarak en kolayından “Çağdaş Uygarlık Düzeyinde” olup olmadığınızı anlamak istiyorsanız eğer; mesela sosyal medyada en ufak bir şeyi paylaşırken dahi her seferinde korku içinde yazıp-silip sürekli otokontrol yapıp yapmadığınız; ya da genel bir mekânda bir konuda arkadaşınıza bir fikrinizi söylerken veya sohbet ederken dahi göz bebekleriniz endişe içinde yukarıda tavanda bir yerlerde “acaba kamera var mı yok mu” diye şöyle bir bakıp bakmadığınız önem kazanır. “Çağdaş Uygarlık Düzeyindeki” bir ülkede normal olarak “Fikir ve ifade özgürlüğü” vardır, basın ise hürdür… Ülkede sizce bunlar ne durumda?

Dahası da var; sadece ülkede olan kısır döngü şeklindeki iç siyasi olayları değil, komşu ülkelerdeki ve hatta büyük ülke ve uluslararası paktlarda olup bitenleri, sorgulayıp acaba ne kadar takip edebiliyorsunuz? Ülkenizin ulusal çıkarları neler? Bir kez olsun kendi geleceğinizi de çok ilgilendiren ve iki ayda bir anons edilen “MGK kararlarını” okuyup, acaba orada istediğiniz yeterli bilgiler var mı, sorgulayarak hiç baktınız mı yaşamınızda? Mesela kara toprak İdlip’de son durum nedir, Ege’de adalarda ve mavi vatanda neler oluyor?

Yaptığınız dış gezilerinizde eğlenmenin ve dinlenmenin yanı sıra acaba oralardaki insanları, ilişkileri, düzeni, kültürleri gözlemliyor musunuz? Oradan döndükten sonra hayatınıza neler katıyorsunuz? Hangi dersleri çıkarıyor ve bunları insanlarla paylaşıyorsunuz?

Bu sorular kuşkusuz, okur tarafından daha da çoğaltılabilir… Ama bir dakika!

Buraya kadar acaba siz gençlere ve genç hissedenlere çok mu abarttık, çok mu rol biçip ağır yükler yükledik? Ürktünüz mü yoksa? Ama Türk vatandaşı olmak bizce işte tam da böyle bir şey. Zira eğitim-öğretim sisteminden kaynaklı otomatik bir beklenti şeklinde kazanılması gereken çağdaşlık kriterlerinin çoğunu sizin fiilen sahada çaba gösterip, belki de cebinizden kaynak ayırıp bizzat kendinizin başarması gerekiyor…

Eğer ürktünüzse de aslında oldukça haklısınız; çünkü bunların hepsini birden acaba kim hangi insan başarıp yapabilir ki? Böylesine çağdaş ve hele genç bir insan dünyada mevcut olabilir mi?

Evet, her iki yazımızda peş peşe dikkat çektiğimiz konular gerçekten de çok fazlaydı; bunu kabul edelim. Ama burada genişçe bir örnekleme yapalım dedik. Zaten aklınıza; “Acaba bu Batılı-Çağdaş-Avrupalı sandığımız oralardaki gençler kendi ülkelerinde bütün o yukarıda yazılanları ne kadar başarıyorlar ki?” sorusu-tereddüdü de gelmiş olabilir; ama bunu da merak etmeyin, aynı soru biz dahil herkesin aklında hep vardır…

Asıl önemli olan bu konu değil kuşkusuz. Zira bu yaşamda ille de bir ülkeyi, bir milleti, bir bölgeyi, bir organizasyonu kurnazca tıpatıp kopyalamak gerekmiyor. Bu tür kolaycılık bizde gerçekten de sık olur… Ama burada kopyacılık değil bizce “özgünlük” esastır.

Mesela Rönesans’a da etki eden önemli bir kültür de olsa “Ortadoğu Arap kültürünü” bizim büyük zenginliğimiz olan o köklü “Anadolu kültürüne” rağmen ülkede kopyacılık yapıp tıpa tıp uygulayıp tercih etmeye çabalamak bize göre, çağdaşlık anlamında evrensel değerlerle ciddi çelişkiler yaratır, hatta akıl dışı olur. Mayası da tutmaz zaten…

Oysa Japonya’ya şöyle bir göz atmak bile kadim bir Doğu kültürünün gayret edilirse aynı zamanda nasıl da Batılı (Avrupalı? Çağdaş) olabileceğini somut olarak göstermesi bakımından etkili bir örnektir. Yine bir başka Doğu ülkesi olan, Güney Kore’ye şöyle bir bakın; Kore Savaşı’nda (1950-53) bu ülke yerle bir olup da o cehennemden çıktıktan sonraki sadece 50-60 yılda müthiş bir çağdaşlık vizyonuyla ve de seferberlikle bugünkü refah-gelişmişlik durumunu yakalamayı başardı. Mesela orada eşsiz ve özgün yurt sathında düzenlenen bir devlet kampanyasıyla ve alın-akıl teriyle sadece on yılda ülkedeki kitap okuma oranını nasıl yukarıya zıplattıklarını hiç duydunuz mu?

Bir üçüncü olumlu örnek olarak; Doğu toplumu da sayılabilecek olan Rusya’da, bizlerin kızıp “Deli”, kendi ülkesinin ve biz hariç tüm dünyanın “Büyük Petro (Peter The Great)” diye isim taktığı, Hollanda’ya gidip Rönesans ruhundan etkilenip hayran kalan ve ülkesi Rusya’ya geri döndüğünde zor kullanarak da olsa bu doğrultuda büyük reformlar yapan, ülkenin yüzünü ve geleceğini tamamen batıya çevirtip değiştiren reformist Çar Petro’yu da saymak gerekir. Gerçi demokrasi anlayışında bugün dahil pek başarılı olunamamışsa da Rusya’da, Çar Büyük Petro öncesi mesela erkekler bir cezası olmadığı için kadınlarını kolayca öldürebilirlerdi. Yine erkekler asla ustura kullanmaz-tıraş olmazlardı, sakallar doğal halde dağınık ve çok uzundu. Uzun ve tuhaf giysiler vardı. Kadınlara evlenirken en baştan terbiye olsun ve dayağa da hazırlansın diye baş gelenek olarak evlilik öncesi “sopa demeti” hediye edilirdi. Üstelik Rus kadınları kocalarını hiç görmeden evlendirilirlerdi.

Rusya, keşişlerin yani papazların kutsal dini kullanarak siyaset yaptıkları ve de sosyal hayatı düzenledikleri, her yönden geri kalmış erkek egemen bir toplumdu[1]. Ancak Çar Petro’nun 17’nci asır sonu ve 18’inci asır başlarından itibaren Voltaire’in biraz nazikleştirdiğimiz tabiriyle “ilkel” bir toplumdan alarak başlattığı o muhteşem kültür ve değişim hamlesi ile, bir ulus için kısa sayılabilecek zaman içinde sadece Avrupa’da değil tüm dünyada hayranlık uyandırmıştı. Çar Petro’nun söz konusu bu “Uygar, Batılı, Avrupalı olmak” yolculuğu sayesinde, ülkesine ve insanlığa özellikle de çağdaş sanatlarda ve edebiyat alanında uzun vadede bıraktırdığı kültürel eserlerin-sanatsal hazinenin-kültürel alt yapının sağladığı “katma değeri” unutmamak gerekir. Rusya’nın, bugün bile o büyük değişimin meyvesini yediğini söylemek, hiç de abartılı olmaz...

Böyle bir köklü değişimler eğer iyi bir şey ise, peki neden bizde olmasındı ki? İşte birçok yakın tarih bilen aydına göre “ders alıcı tarih bilinci çok gelişmiş olduğuna kimsenin kuşku duyamayacağı ve bize göre aynı zamanda bir “çağdaş değişim gurusu da olan Atatürk’ün” kendi yaşadığı o dönemde, eşsiz bir gayretle “Türk Rönesans’ını başlattığı” fikri ve bizce gerçeği, o bizdeki birkaç istisna insanın haricinde artık tüm dünyada kabul görmektedir…  

Rönesans akımı malum; halkın çoğunluğunun anlamadığı Latince İncil ile hükümranlık ve baskı kuran skolastik düşüncedeki Katolik vb. kiliselerin-papazların hem sosyal hem de siyasi rollerini çok kısıtlamıştı; papazlar artık halka menfaat karşılığı cennetin anahtarını satamıyorlardı. Ardından da böylece tüm Avrupa’da ticaret, bilim ve sanat hızla öne çıktı, tıp gelişti… Avrupa’da sanatsever büyük bir toplum bilinci doğmaya başladı. Matbaanın icadıyla beraber doğal olarak insanlar dinlerini kendi lisanlarıyla okuyup daha iyi anlamaya başladılar, felsefe kitaplarıyla da her şeyi sorgulamaya başladılar ve böylece insanlar akıllarını daha fazla kullanır olup toplum ve birey olarak diğer yerlere kıyasen Avrupa ülkeleri çok daha hızlı olarak gelişmeye başladılar. Peş peşe keşifler, icatlar sürüp gitti ve de en sonunda o gidişat sonucu sanayi devrimi de geldi. Hıristiyan din adamlarının bağnaz hükümranlıkları böylece sadece iki asır içinde iyice erimiş oldu. “Çağdaş Uygarlık” sözleri de hızla somut anlam kazanmaya başladı…

“Laiklik-sekülerlik” ise yakın tarih incelendiğinde, çağdaşlık dendiğinde ve gerçek anlamda uygulandığında dünya barışı için harikulade bir emniyet supabı olmuştur. Bu sayede mesela İslam ülkeleri arasında gelişmişlik anlamında en iyi örneklerden birisi her ne kadar sık sık yalpalasa da bize göre hala genç Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ayrıca kanımızca laikliğe, uygar geçinen bazı Batılı ya da Avrupa ülkelerinde bile hala ihtiyaç vardır.

Buraya kadar peş peşe ileri sürdüğümüz “Çağdaşlık kriterleri”; kaçınılmaz olarak ülkemizdeki hayat gailelerinin içine düşmüş, bazı önemli toplum kesimlerince pek uygulanamıyor veya adeta şeklen/kerhen uygulanıyor olsa da gençler olarak siz bunların birçoğunu kendi topraklarınızın gerçeklerine uyarlayarak, kendi güzel insanınızın iyiliği ve huzuru ve de kuşkusuz şahsınızın gelişimi için başarabilirsiniz, kanaatindeyiz. Üstelik bu çabanızda artık yalnız değilsiniz; bu ülkede sizinle aynı duygu ve düşüncelerde olanların sayısı hiç de az değil…  Hiç endişelenmeyin. Zamanınızın değerini bilin ve iyi kullanın yeter! Gerçi zaman şimşek gibi hızlı geçiyor olsa da sizlerin artık yeryüzündeki o çığ gibi büyüyen bilgi akışı teknolojileri ve internet vs. sayesinde bu sıraladıklarımızın birçoğuna anında ulaşmanız, uygulamalar yapmanız, bilgilenmeniz, eksiğinizi tamamlamanız, eskiye kıyasen artık bizce çok daha kolay…

İşte buraya kadar bütün yazılanların toplamına bakarsanız eğer, aslında bize göre bazılarına, hatta belki de birçoğuna insan olarak henüz erişememiş olsanız dahi böyle bir çağdaşlaşma-Avrupalılaşma-Batılılaşma sorgulamasının içine girdiğinizde çağdaşlaşmanın veya o gerçek Batılılığın/ Avrupalılığın temel değerlerini bizce artık, hemen hemen yakalamaya başlamışsınız, demektir. Yeter ki pes etmeyin.

Bu barışçıl hedeflerde elde edilecek “toplumsal başarı durumu ve tam bilinçlenme” ise doğal bir kural olarak ülkede çoğunlukla “milli ekonomiyi” de coşturuyor, dolayısıyla ardından da zincirleme reaksiyon olarak ülkece “refah toplumu” haline geliniyor. Refah olan ülkelere ise malum yatırımlar akmaya başlıyor… Bilinen bir döngü aslında… Ama “Yahu hele önce biz bir refah toplumu olalım, sonra diğerlerini zamanı gelince yaparız!” kolaycılığı, direnci ve kurnazlığı ise bizce aslında “gericilikten”, tembellikten ve veya işten kaçmaktan başka bir şey de değil!

İşte yukarıdaki bütün bu yazılanların tamamı veya bir kısmı olsun, sizde henüz hiçbir duygu ya da anlam-heyecan uyandırmıyorsa, uyandıramamışsa, donanımınızda veya yaptıklarınız arasında bunlardan hiç değilse bir veya birkaçı mevcut değilse insan olarak belki de çok iyi bir insan olsanız da o burada açıklamaya gayret ettiğimiz türdeki bir “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyi” ile bizce pek de ilginiz olmaz. Yani açık kalplilikle daha başka bir yere aitsiniz demektir. Ayıp değil; sürekli “…mış gibi yaparak” yaşamaktansa, gerçekçi bir öz eleştiri yaparak, uygarlık yolunda zihni tazelenmek-yenilenmek en makul çözümdür bizce…

Bu ideal hiç de hayal değil; tekrarlayalım, “Çağdaş Uygarlık Düzeyini yakalamak (Hatta geçmek)” vizyonu yani bazı aydınların söylemiyle Batılı ya da Avrupalı bir ülke olmak, Türkiye için şimdilik oldukça zor görünüyor ama imkânsız da değil, önce inanmak (Paylaşılan Vizyona sahip olmak) sonra da taşın altına elini koymak (Demokratik Katılımcılık) gerek.

Ancak “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyine Çıkmak” mücadelesinde; kritik boyutlara ulaşan ve pandemi sonrası ortama bağlı olarak devam edeceğini hissettiren dışarıya “BEYİN GÖÇÜ” ile Suriye’den 2011’den itibaren oldubittilerle Türkiye’ye bir anda girip yayılan ve de on yılda sayıları 4,5 milyonu bulan[2] “Geçici Koruma altındaki Suriyeli Sığınmacı” sorununu da bize göre Türkiye’nin acilen çözmesi gerekiyor. Bu devasa sosyal ve siyasi sorunu iktidar, bürokrasi, aydınlar, halk ve muhalefetin tamamı artık hele bu koşullar altında tereddütsüz en öncelikli sorunlardan birisi olarak kabul etmek ve de rasyonel çözümünü de acilen TBMM’nde kamuya açık şeffaf tartışmalarla bulmak zorundadır…

Oldukça ürküten bu gibi durumlara rağmen Türkiye, şu anki o muazzam genç nüfusu nedeniyle, “Çağdaş Uygarlık Düzeyine Çıkmak/ Batılı ya da Avrupalı olmak” konusunda bizce yaşamsal derecede “genç insan potansiyeli” avantajına da sahiptir…

Sonuç olarak “Gençler için Rehberimiz” şimdilik bu kadar. “Türkiye Avrupalı-Batılı—Çağdaş ülke olabilir mi” sorusunun yanıtı da her ne kadar bize göre “Evet” olsa da şartlara ve yukarıda sıraladığımız bazı engellerin hızla aşılmasına ve de o yukarıda belirttiğimiz çağdaş uygarlıklar için gereken “DÖRT ŞARTIN, KRİTERLERİN” inatla çalışılıp başarılma derecesine göre bizce, zamanca değişkenlik gösterebilir…  

Kimsenin bu gelinen aşamada “Ümitsiz olma” hakkı yoktur! Güzel günlere…

Bakınız; 4 Haziran 2020, Gençler için bir rehber: 'Türkler Avrupalı olabilir mi?' - 1 (Birinci Bölüm)

[1] Voltaire, Çar Petro’nun papazlara/ keşişlere 50 yaş mecburiyeti getirmek suretiyle sayılarını azaltarak onları kontrol altına aldığını da yazar… “Türkler, Müslümanlar, Ötekiler”, Derleme, İgüs Yayınları, 2008, İstanbul.

[2] Ayrıca İDLİP’ te (Suriye) sınırdan girmek için fırsat kollayan diğer yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli bulunuyor.