Bu güzel günde bir hususu bugün açık kalplilikle vurgulayarak yazımıza başlayalım;

“Çok değil bundan sadece beş-altı sene öncesinde bir iki medya kanalının dışında Atatürk’ten bahseden bir yayın kuruluşuna neredeyse rastlayamazdık. Adeta gizliden gizliye yasaklı gibiydi Cumhuriyetimizin kurucusu “Mustafa Kemal Atatürk” …

Onun bizzat kaleme aldığı ve halkıyla-ordusuyla birlikte milli mücadelesini anlattığı Söylev adlı eserini sonlandırdığı “Türk Gençliğine hitabesini” okuyup Silivri’de gazlar içinde öksüre öksüre koşuşturan Atatürk sevdalısı o bir avuç fedakâr insanın, oradaki bütün gerçek aydın ve sanatçıların haricinde onun adı etrafta pek duyulmazdı…

En baba denilen TV kanalları bile onu, sadece sattığı Atatürk kitaplarıyla anar olmuştu. Tek tük aydın ekranlarda çok nadiren onu öne çıkartabiliyordu… Kötü bir devirdi.

Haksız hukuksuz kumpaslı davalar ve ceza hukuku, adeta bir “siyasi silah” olarak acımasızca Atatürk severlerin, aydınların üzerine doğrultulmuştu. O cumhuriyet mitinglerini yapan çağdaş toplumun, çağdaş gençlerin ve çağdaş kadınların coşkusu her nasıl olduysa çok kısa bir süre içinde suskunluğa dönüşüvermişti.

O günleri unutmadık; büyük çoğunluk sinip Atatürk’e sahip çıkamamıştı…

Peki bugün ne oldu da kanallar Atatürk ile dolu? Ne değişti de insanlar yurt sathında Atatürk’e sarıldı. Yazarlar ne oldu da ondan bahsedemeden köşe yazısı yazamaz oldular?

Neden arabalarla, bandolu kamyonlarla şimdilerde “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!” marşları çalarak geçen araçlara, insanlar balkonlardan sarkarak coşkuyla alkış desteği veriyorlar?

Biz söyleyelim; ülke süreçler geçti ve sonunda bir yerlere geldi ve de orası tarihin gelmiş geçmiş en büyük vizyoneri Mustafa Kemal Atatürk’ün istediği “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyi” hala değil…

Bunun nedenlerini buraya yazmak için bilgin olmaya gerek yok. Her şey açıkça görülüyor artık...

Toplum çağdaş uygarlıklara doğru değil daha ziyade Ortadoğu-İslam coğrafyası istikametinde gelişiyor…

Bu durumu görüp ürkenlerin sayısı hele şu son beş-on yılda çok büyük bir hızla arttı ve artık çağlayarak da katlanmaya başladı; çünkü öncelikle sağcısı solcusu hatta muhafazakarı aklı başındaki tüm “gençler uyandılar”. Artık doğru-yanlış her şeyi, her yapılanı sorguluyorlar.

Baskı altındaki sorgulamayanlar da kendilerini zor tutuyorlar, neredeyse sorgulamak üzereler. Dünyanın değiştiğini iyi görüyorlar. Bilginin “yayılma hızı ve güçlenen evrensel iletişim” insanları isteseler de istemeseler de değiştiriyor.

Zaten bu açıdan yaşamda insanoğlu bize göre adeta hareket halindeki bir trendeki yolcular gibidir… Mesela vagonları aşıp siz geriye doğru hızla gitseniz bile çağdaş medeniyet, güçlü bir lokomotif gibi hızla ileriye gidiyor. Eğer siz hala geriye gitmeye ısrar ederseniz de varacağınız yer “sadece ve sadece” en sondaki vagonun en son kapısından başka bir yer değildir; oraya çarpar yere oturur kalırsınız!” … Zaten trende yerinizde dursanız bile tren ileriye gitmektedir…

Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri/ değişimleri de aynen böyle algılanmalıdır. Yani “Ok yaydan çıkmıştır, artık geri dönülemez!” Bugünlerde bize göre, işte bu gerçek fark edildi sanki…

Nereye baksak Atatürk. Kim konuşsa Atatürk. Kim yazsa Atatürk! Kitaplar, makaleler, köşe yazıları, peş peşe uçuşuyor… Ne hoş bir dönem. Büyük bir insan kitlesi onu daha da fazla keşfetmeye çabalıyor… Keşke “şekilsel” kalmasa ve zaman içinde yine “saman alevi gibi” sönmese bu gayretler.

Onu özde anlamanın ve de Tanzimat’tan beri 181 yıldır süren ve de 19 Mayıs 1919 da başlayarak 101 yıldır da kanla yazılarak fiilen yaşam bulan, “demokratikleşme” mücadelesinin değerinin farkına varanlar, artık bizce gerçekten de gözlerini açmaya başladılar, diyoruz biz. Duygulanmamak mümkün değil… Ne mutlu ki, çok da geçmeden bu günleri de gördük…

“Türk’ün aklı sonradan gelir!” derlerdi de bunu hep aşağılama sanıp kızardım; ama bu ne kadar da doğruymuş değil mi! Ancak “Geç, hiçten iyidir!”

Onun bütün devrimlerinin ve özellikle de Anayasamızdaki tanımıyla laiklik ilkesinin bu coğrafyada “hem bağımsızlığımızın hem de varlığımızın, hatta barışın da teminatı olduğu” artık toplumumuzun yaygın katmanlarında çok daha iyi anlaşılmaya başlandı bizce. İnsanlar artık “Araplaşmak” istemiyorlar…

Kurtuluş Savaşı bilerek-bilmeyerek, Osmanlı dönemi eski zaferleriyle adeta rekabet yapılarak hasır altı ediliyordu ki aydın halk ve gençler ATA’ larını ve onun eylemlerini daha fazla tanımaya başladılar; okuyorlar, yazıyorlar, çiziyorlar, sosyal medya adeta bununla uçuyor…

Bir sevgi bu kadar mı güçlü olur? Dip dalgası gibi Atatürk Sevgisi! Dünya’da eşi benzeri yok…

Üstelik her şey spontane oluyor. Müdahale-zorlama da yok…

O minicik çocukların, gençlerin elden ele dolaşan yaratıcı ve zekâ fışkıran videolarındaki Mustafa Kemal Paşa ile ilgili inanılmaz coşkularına, heyecanlarına duygulanmayan var mıdır acaba?

Bakmayın o Cumhuriyet’in kuruluş aşamasından beri sürekli Atatürk’e karşı çıkan gerici azınlığa, onlar da aslında anladılar birçok gerçeği… Onun neden bu milletin mayası-çimentosu olduğunu da görüyorlar ancak kolay değil dönmek, patinaj halindeler…

“Fazla izah mizahı bozar!”, diyelim…

Onu kim daha fazla okur, “o zamanın ruhuyla ve de koşullarıyla birlikte” sorgular ve öğrenirse bizce artık o güzel insana saygı duymak gerekir.

Diğer yandan da yazılan Atatürk yazıları, farkında mısınız artık o kadar cazip olmuyor. Zira çoğu bilinen rutin şeyler olmaya başladı. Yine de ne hoş bir yoğunluk…

Keşke “12 Eylül şekilsel Atatürkçülüğünün” üzerine de çıkılsa ve o ve onun ortaya koyduğu büyük vizyon ve devrimleri, mücadelesi okunması gereken, o Atatürk’ün aklından-kaleminden-ilk ağızlardan çıkmış öncelik verilmesi gereken “Söylev, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Atatürk Araştırma Merkezi, 2006), Medeni Bilgiler, Yurttaşlık Bilgileri, Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, Atatürk’ün Not Defterleri, Çankaya, Tek Adam vs.” daha da iyi incelenip kavranabilse! Keşke insanlar mesela sabah kahvaltılarında çocuklarıyla akşam çayı sohbetlerinde dostlarıyla onun yazdıklarını tartışabilse…

Rüya gibi ama imkânsız değil. Zaten zamandır bunun asıl ilacı…

Bugün kutladığımız bayramın adı: “19 Mayıs Günü Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı”. Hal böyle olunca, öncelikle aklımıza şu soru geliyor; Acaba 12 Eylül yönetiminin aldığı kararla[1] kanun metnine eklenen ‘Atatürk’ü Anma’ kelimeleri, sanki insanımızın onu bir tek ‘19 Mayıs’ ta anması gerekirmiş’ gibi bir durum da akla getirmiyor mu? Eğer böyle ise o zamanki ana düşünce, hele buraya kadar yazdığımız o inanılmaz “spontane oluşum-gelişme” dikkate alındığında, biz buna kuşkusuz katılamayız.

Çünkü onu yılda bir gün 10 Kasım’da; bir gün de 19 Mayıs’ta anmak yerine onu bir memleket evladı olarak “365x7/24 esasıyla ANMAK” ve de daha da önemlisi İYİ ANLAMAK gerekir diyoruz…

Bu nedenle gelecekte bir gün belki de bu çok anlamlı günün “Atatürk’ü Anma” gibi değil de “Atatürk’ün Doğum Yıldönümü” olarak da kutlanması veya bunun öne çıkarılması düşünülebilir. Bir fikir…

Çünkü “Doğum Günleri” çağdaş uygarlıklarda önemli bir insani göstergedir. Bu tür gelişmiş ülkelerde bazı kesimlerce her ne kadar bu tür bir yaklaşım “tüketim toplumu tuzaklarından birisi olarak” söyleniyor olsa da bizce “insana değer veren” güzel bir uygulamadır. Biz, orduda “Kışla okuldur!” projesi (Bakınız: Er Gazinolarının Kültür Merkezlerine Dönüştürülmesi ve Kışla Okuldur Yaklaşımı) kapsamında, hemen her kışlamızda 20-25 adedi bulan “Bölük çay ocaklarındaki” duvarlara birliğe ait gönüllü askerler tarafından düzenlenen “standart bilgi panoları” yaptırmıştık. Bunlar “Yarın neler yapacağınızı biliyor musunuz, memleket gazete haberleri, doğum günü olanlar” vs. başlıklarıyla bir tahta duvar panosunda toplanan ve her ay-hafta başında güncellenen, kendi yaratıcılığımızla “tepeden inme” olarak ortaya koyduğumuz bölük bilgi panolarıydı…

Bu panoların pratikte memleket evlatları arasında ilgi göreceğinden yani tutup tutmayacağından o kadar da emin değildik.

İstiyorduk ki mademki bu bir “bilgi panosu”, o halde birlikte silah arkadaşlığı yapan insanlar öncelikle dünyaya geldikleri kendi doğdukları günü unutmasınlar.

Askerlik görevlerini o tarihlerde 12-18 ay yapan yurdun dört bir yanından gelmiş memleket evlatları bu uygulamayı şaşırtıcı bir şekilde benimsemişlerdi. Hatta Mehmetçikler bu panolarda kendi yaş günlerinin bizzat yazıldığını görmeleri, yaş günü olanlara o gün çay-bisküvi ısmarlamaları, o gün kendilerine nöbet yazılmaması Mehmetçikte gerçekten de büyük moral motivasyon kaynağıydı. Bunu izliyorduk. Bir gün, Mehmetçiğin bu konudaki şaşırtan yaratıcılığını görünce çok şaşırmıştım.

Çünkü panoyu her hafta güncelleyen Mehmetçiklerin onlara bir emir verilmemesine rağmen ‘Doğum Günü Olanlar’ başlığının altına kendi takım ve bölük komutanlarının ve de astsubaylarının yani komutanlarının da adlarını yazmaları, hele sabah içtimaı sonrası spor yapılırken o gün doğum günleri olanları üç adım öne çıkartıp bölükçe bunları “neşeyle alkışlamaları” gibi uygulamalar karşısında Mehmetçiğin o aldığı muhteşem keyfinin eşi benzeri yoktu. Bu subaylara astsubaylara daha fazla çalışma motivasyonu da veriyordu. Bu durumu ordu bünyesinde komutanlık yapanların büyük bir çoğunluğu benzerlerini yaptıkları için bilir zaten…

Yerli ve milli bir projeydi doğum günü uygulaması… Israrla takip edince beklenenden çok daha etkin olarak uygulandığını gördük. Aslında memleket evlatlarına vermek istediğimiz mesaj “kendisinin insan olarak çok değerli olduğundan” ibaretti. “Önce insan” demenin altını hep birlikte silah arkadaşlığı ruhuyla dolduruyorduk.

Ona doğum gününde hep birlikte “iyi ki doğdun”, diyorduk. “İyi ki varsın!” diyorduk…

O da kim bilir içinden belki de “Sahi ya iyi ki de doğmuşum! Ben değerliyim! Neden bunu baba evimde fark etmedim ben?” diye düşünüyordu…

İşte “doğum günü” kavramı çağdaş toplumlarda çok değerli bir varlık olan insanoğlu için bizce de özel ve çok değerli bir gündür… İnsanın “doğumunu-ölümünü” tarih olarak bilmek, kiminin dualarla kiminin ortak anıları ile onu hatırlamak suretiyle yılda bir gün de olsa özel olarak anmak çok insani davranışlardır.

“Kurtuluş Savaşı’nın da başlatıldığı” tarih olarak bilinen ve de Atatürk’ün de aslında kendi arzusuyla doğum günü olarak kabul ettiği “19 Mayıs” tarihi bizce “Atatürk’ün Doğum Günü olarak da daha sesli olarak kutlanmalıdır. Onu anmak-anlamak, aslında bir güne katiyen sığdırılamaz…

Bu “doğum günü” konusunda 1936 yılında İngiliz Kıralı VIII’ inci Edward’ın isteği üzerine İngiliz Büyük Elçiliğince kendisine bir kutlama yazısı gönderileceğinden Atatürk’ün yaş günü sorulmuştu.

Yaşadığı eski devirlerde padişahın tebaası olan her Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı gibi Mustafa Kemal Paşa’nın da o sıralar özel bir doğum günü yoktu.

Osmanlı’da payitahtın yüceliği düşünüldüğünde, bir insanın bir kulun “doğum günü” önemsiz bir detaydı zira… Onun kendisi için, genç Cumhuriyette de bu konu onca işin ve çetin mücadelenin arasında o kadar önemli değildi. Sadece nüfus cüzdanlarında yer alan küçük bir detaydı. Zaten cepheden cepheye doğum gününü düşünecek vakti de olmamıştı o muhteşem insanın…  İşte durum böyle olunca ilk Cumhurbaşkanı Atatürk İngiltere Kralı’na, doğum tarihinin 19 Mayıs olarak bildirilmesini ister[2]…

İşte böylesine parlak ve yaratıcı bir zekadır Mustafa Kemal Atatürk. Zira böylece hem uzun süreli bir bilinmezliğe son vermiş (1936), hem kendisi maddi ve manevi anlamda Millî Mücadele ile özdeşleştirilmiş, hem de asıl en önemlisi Samsun’a çıktığı zaman oradaki İngiliz askerleriyle kendisinin tutuklanması için her türlü kurnazlığı yapmaya çalışan fakat başaramayan İngiltere’ye Türkiye Cumhuriyet’inin doğduğu tarihin de “19 Mayıs olduğunu” tarihi kendisiyle özdeşleştirerek hatırlatmaktadır…

Dikkat edilirse bu tarih (12 Kasım 1936), İngiltere Kralı Edward’ın İstanbul/Türkiye ziyaretinin hemen sonrasında ve Atatürk’ün vefatından önce başardığı en önemli diplomatik zaferlerinden birisi olan Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce Boğazlardaki kontrolü eline geçirdiği o meşhur “Montrö Boğazlar Sözleşmesinden (20 Temmuz 1936)” hemen sonraki bir tarihtir.

“Atatürk’ü Anmanın” nasıl yapılacağı da kanun metninde bizce biraz boşlukta kalmaktadır. Yani bu uygulama güzel bir uygulama olmakla beraber oldukça “yüzeysel” kalmaktadır. Zaten bu, o 12 Eylül mantığının içi boş bırakılan ve yeterince değer bulamamış bir devamı niteliğindedir. Keşke; 10 Kasım haftasındaki gibi 19 Mayıs da “bir hafta süreli olsaydı” ve onun “doğum günü” etkinlikleri olarak uzun uzun tadına vararak kutlansaydı…

Mesela “her yıl 3-5 milyon adet Söylev (İlkokullara resimli roman) yurt sathında her tarafa bu eşi benzeri olmayan tarihten önce dağıtılsaydı. Keşke yerel TV’lerin yayınlayacağı her il ve ilçede ilk-orta-liseler arası Söylev-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” bilgi yarışmaları, resim-şiir-tiyatro-folklor-satranç-atletizm yarışmaları, Sivil Toplum Kuruluşları (STK) mütevazı toplu kır piknikleri ve de kır eğlenceleri, ücretsiz stadyum halk konserleri, ücretsiz özel toplu resitaller, gösteriler düzenlenerek “19 Mayıs Atatürk’ün Doğum Günü Açık Hava Festival-Şenlikleri” olarak da neşeyle yurt sathında çok büyük katılımlarla daha da coşkuyla eğlendirici bir tarzda kutlansaydı… Bizce 19 Mayıs bu tür bir kutlamayı ya da anmayı ziyadesiyle hak ediyor…

Onun anlamak nasıl olur, buna dair çalışmanın nasıl yapılması gerektiğine dair önerimizi birazcık olsun yukarıda sunmuştuk; tekrarlamayacağız. Daha önce de yazdık (Bakınız: Atatürk’ü '10 Kasım’da Coşkuyla Anmak' Yine Çok Önemli. Ancak;). 

Ama 19 Mayıs aynı zamanda bir “Spor Bayramı” da olduğuna göre onun 23 Temmuz 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilanından önce Ankara Türk Ocağında (Ali Sami Yen Bey’e) yapmış olduğu sporun amacına dair konuşmasında şu altını çizdiği, kısa ama muhteşem mantığa da dikkati çekmek istiyoruz.

“Efendiler, Biz henüz Avrupa derecesinde gelmedik. Sporda tek ve belli bir amaç gözetmek gerekir. Sporu ya propaganda için yapacağız ya da bedensel gelişmemizi sağlamak için yapacağız…”

“Henüz” derken açıkça burada iddiasını belli ediyor Atatürk; aslında “Sırası gelecek!” diyor.

Ama günümüzü dikkate alırsak gençlere yol gösteriyor. Öncelikle, “sağlık ve bedensel gelişim için spor yapılmalı!” diyor. Aslında önceliğin bunda olduğunu zekice en direkt olarak vurguluyor…

Oysa bugün çağdaşlıkta geldiğimiz yer itibarıyla ülkemizde hangisi geçerli sizce?

İki önceki yazımızda da vurguladığımız gibi (Bakınız: Sanat Yazıları: Türkiye’de 'Çağdaş Sanatların, Sanatçının Açmazı ve Somut Bir Öneri' - 2 ), büyük şehirlerde “yüz bin kişinin oturduğu” sahadaki o oynayan sadece 22 kişiyi bağıra çağıra “Milyonluk eşekler! Ölmeye ölmeye geldik! Oraya geliriz …!” diye topluca seyretmek mi? Yoksa on binlerin spor yapıp koşup oynadığı yüzlerce-binlerce minyatür sahada atletizm pistlerinde çayırlarda büyük kitlelerle hep birlikte sağlıklı spor yapmak mı?

İşte Mustafa Kemal Atatürk için bunlardan birisi gerçekten de propaganda sporu oluyor. Çünkü uluslararası propaganda için başka bir ülkenin sporcusunu hiç emek vermeden yeşil dolarlarla satın alıp kendi takımınıza tepeden inme koyabiliyorsunuz, hatta isterseniz vatandaşlık dahi verebiliyorsunuz. Başarı, ne kadar da kolaymış değil mi!

Atatürk’e göre diğer tercihiniz ise halk olarak büyük kitlelerle her tarafta “sağlıklı spor” yapmak … Sizce uygulanacak spor politikaları için hangisi daha değerlidir?

Buna bir önemli konuyu daha eklemek gerektiği kanaatindeyiz; çağdaş bireyin insan olarak duruşu “Fair Play” konusu sadece sporda değil hayatta da çok önemli…

Son söz; Atatürk’ü unutturmak isteyenler başaramadılar ve de sorgulayan bir yeni nesil Kovid-19 sonrasına gerçekten de gümbür gümbür gerilerden geliyor. İşte bugün son sözümüz budur…

Güzel günlere…

[1] 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 17 Mart 1981 tarih ve 2429 Sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki kanunun 2. maddesinin A) fıkrası 2. ayırımında, “19 Mayıs Günü Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı günüdür.” şeklinde değiştirilmiştir.

[2] Hariciye Vekâletine (Elçi Ali Türkgeldi), 12.XI.1936, 10.XI. 1936 tarihli ve protokol 21081-174 sayılı yazıya cevaptır: “Reisicumhur Atatürk’ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim. Umumi Kâtip H. Rıza Soyak, Riyaseti Cumhur Evrakı: 3/7493