Önceki “askeri stratejik ve ulusal güvenlik” konularıyla ilgili olası İstanbul Kanal projesi ve bunun sonucu olarak ister istemez ortaya çıkacak İstanbul Kanal Adası ile ilgili açık kalpli analizimizi bugün ikinci ve son bölümüyle tamamlıyoruz. Önceki bölümde; “Kanal İstanbul projesi gerçekleşirse”, çok sayıda sıraladığımız varsayımlardan sadece birisinin bile koşullarının oluşması halinde, olası bir gerginlik/ krizin ardından, topyekûn bir savaş ya da orada bölgesel şiddetli bir sıcak çatışmanın aniden başlaması durumunda, süreç içinde bizce “ulusal savunmamız açısından ve askeri stratejik değeri olan aşağıdaki şu önemli gördüğümüz kritik hususların biri veya birkaçı bir anda karşımıza çıkabilir” demiştik (Birinci Bölümü okumak için Tık’layınız). İşte şimdi kaldığımız tam da o yerden, yazımıza tekrar devam edelim:

 

4. Oraya gidip de bizzat araziyi gören profesyonel bir gözle bakıldığında ve veya uydu haritasından yaklaştırıp bölgeye bakılınca; yeni İstanbul Hava Limanı’nın, düşman her kim olursa olsun, ona ne kadar büyük ve güzel dümdüz bir hava indirme (paraşütlü)/ hava hücum (helikopterli) atma-indirme sahası yaratılmış olduğunu da hemen görebilir. 800-1000 kişilik tam teçhizat modern silahlı standart bir hava indirme taburu yaklaşık 300x500 metre ebadındaki bir sahaya iner. 2-3 bin özel eğitimli asker ve de yüzü aşkın hafif zırhlı araçtan, hafif toptan oluşan standart bir hava indirme alayı-tugayı ise genel olarak 3x4 kilometrelik bir alana iner. Havadan indirme yapılması eskiden pek mümkün olmayan o eski sık ormanlık alanların, bu tür mega projelerle peş peşe bunlar düşünülmeden veya düşünüldüyse bile dikkate alınmadan ortadan kaldırılarak büyük düzlükler yaratıldığı için, örneğin söz konusu yeni İstanbul Hava Limanı yüzünden bu büyük araziler bizce, ister istemez artık bu tür ani havadan işgallere, son derece açık bir hale getirilmiş olmaktadır.  Kanal çalışmaları anlatıldığı kadarıyla bu geniş arazileri kaçınılmaz olarak daha da genişletip arttırabilecektir. Hele Kanal İstanbul ile oluşturulacağı resmen söylenen kanaldan çıkan o toprakla doldurulacak çok büyük ve geniş sahiller (Terkos Gölü kuzeyi) ya da kanalın kenarlarında oluşturulacak müsait yeni kıyı düzlükleri, tehdit eden karşıt ülkenin helikopterli veya paraşütlü hava indirmelerini-hücumlarını daha da kolaylaştırabilir.

5. Eğer hava Kuvvetleri üstünlüğü/ hakimiyetimiz olur ise (yukarıdaki varsayımların çoğunda bu çok zor) ve de Boğaz/ Kanal köprülerini eğer tehdit eden/ karşıt ülke akılsız hareket edip sağlam bırakırsa (ki hiç sanmayız) ileriye-geriye doğru geçip bu düşmana karşı askeri müdahale (Karşı taarruz-hudut ötesi taarruz) yapmak olasılığımız olabilir. Eğer havada üstün değilseniz üstelik olası bir düşman köprüleri uçurur/ ele geçirirse böyle bir taarruz da yapılamaz. Üstelik olası Kanal İstanbul ile, Meriç Nehri’ne ilaveten İstanbul Boğazı geçişleri de sayılırsa artık ileri-geri birlik intikal ve manevraları için duruma göre iki değil, üç büyük su engeli aşılmak zorunda kalınabilecektir. Acaba bu durumlar hangi komşu ülkeleri mutlu eder, bizce iyi düşünmek gerekir? Harp olmasın asla, ama ya mecbur kalırsak? 

6. Güneydeki biraz uzakta kalan Atatürk eski hava alanı ise havadan paraşütle indirmelere zaten önceden beri müsaitti. Ama Kanal olmasa hele İstanbul hava alanı düzlükleri olmasa, oraya inen birliklerin etrafında açılabilecekleri, şehrin ve binaların iyice içinde olduğundan kolayca yayılabilecekleri, yığınaklanabilecekleri manevra alanı yoktu. Artık mevcut yeni İstanbul Hava limanı ve de eğer gerçekleştirilirse Kanal İstanbul’un “üçü birlikte” oluşturacağı müsait sahalar kuzey güney eksenindeki geniş bölgeler ve uzun hatlar halinde, aniden maazallah eğer ciddi bir gerginlik-savaş olur ise ve de olası-varsayılan o tehdit bu tür bir şok edici güçlü havadan hücuma karar verirse sadece Kanal İstanbul’un ve yeni İstanbul hava alanının değil mevcut “İstanbul Boğaz’ının da havadan askerî olarak işgal edilmesi tehlikesini” bizce misliyle arttırmış olabilir; incelenmelidir… 

7. Ayrıca olası bir düşmanın; sadece havadan paraşüt birlikleriyle-helikopterli birlikleriyle değil, hem denizden- hem de havadan yani Karadeniz’den de amfibi/ çıkarma birlikleriyle de üstelik o bu projeyle yeni doldurulacağı söylenen olası 25-30 kilometrelik Terkos Gölü’nün (veya İstanbul hava limanının hemen kuzeyindeki yine doldurulacak olan alanın) sahillerine, müştereken yapacağı “Taarruzi bir havadan- denizden tam koordineli işgal harekâtı” ile de karşılaşılabilir. Duruma göre bu, en azından teorik olarak mümkündür. Üstelik bu tür bir müşterek taarruz, uzun vadeli siyasi bir hedefe yönelik “Pazarlık ortamı yaratacak bir geçici askeri yerleşme” maksatlı da olabilir ve dolayısıyla olası siyasi kurnazlıklar sırasında/ sonrasında baskın tarzında çok ani ve şiddetli de gerçekleştirilebilir…

8. İlaveten bu müşterek harekât tamamlanırken ya da aynı anda Boğaz’ın “Karadeniz Batısı çıkışının” mesela önce İstanbul-Şile’ye ve sonrasında Boğaz çıkış tarafına doğru yapılabilecek koordineli “daha küçük ikinci bir amfibi bir çıkarma-helikopterli uçar birlik hücum harekatının” sonrasında, maazallah karşıt ülke tarafından hele bunun başarılması halinde kaybedilen o “Boğaz’ın kuzey ucundaki Karadeniz Batı çıkışı” oradaki düşman birlikleri, eğer buraya yakın kuvvetlerimiz yeterli olur da derhal karşı taarruzlarla yok edemezlerse sadece burası değil tüm İstanbul Boğazı otomatikman düşmüş olarak kabul edilir. Zira stratejik bir askeri coğrafya kuralı olarak “Boğaz’ın bir tarafını ele geçiren taraf Boğaz geçişinin kontrolünü elde etmiş olur!”. Eğer bu durum gerçekleştirilirse, Kanal İstanbul için de bu kural kuşkusuz geçerlidir.

9. Yukarıda mevcut seçeceğiniz muhtemel düşman varsayımınıza göre ayrıca bazı büyük güçlerin mesela İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD gibi Birleşmiş Milletlere egemen ülkelerin açık kaynaklara göre bazılarının 60-70 bir askerden oluşan adeta kendi sopaları gibi her gerektikçe kullandıkları etkin ve çok modern silah araç gereçli seçme askerlerden oluşan hava indirme birlikleri mevcuttur. Bunlar açık kaynaklarda da mevcuttur. Kullanılmaları o kadar da imkânsız değildir.

10. Eğer siyasi koşullar oluşursa, bu şekilde Kanal İstanbul’u tehdit eden olası bir düşmana karşı, hele mesela tarihteki gibi bir “kurtarıcı/ himaye devlet daveti” de olursa, buralarda neler olur bir düşünelim bakalım. Ya da diyelim ki varsayılan bir tehdide karşı NATO’yu yardıma çağırmak istedik; “Yahu bu kanalı yaparken bize mi sordunuz, üstelik Montrö Anlaşmasının garantörü kim, biz olamayız ki? Zira o anlaşma tarihinde NATO kurulmamıştı ki... Hem NATO’nun değil, Birleşmiş Milletler ’in konusu bu! İstanbul Kanal projesi ile bu uyuyan devi zaten siz uyandırdınız ve göz göre göre tartışmaya açtınız, o halde pirincin taşını da siz kendiniz ayıklayın bakalım!” derlerse ne olacak? Dolayısıyla acaba o meşhur 5’inci madde (NATO ülkelerinden birisinin taarruza uğraması halinde, bütün üyeler taarruza uğramış kabul edilir) bu tür bir kaotik durumda, sizce yürürlüğe girer mi? Hangi koşullarda girer? Üye ülkeler acaba koşup yardıma gelirler mi? Diğer yandan da olası bir Kanal İstanbul acaba hangi ülkelerin işlerine geliyor? Kanal İstanbul projesi ile ilgili olarak büyük devletlerin an itibarıyla esrarengiz bulduğumuz suskunluklarına da burada herkesin dikkatini çekmek isteriz… Sizce neden? Yoksa kritik bir krize kadar olası Kanal İstanbul hepsinin mi işine geliyor?

11. Kanal İstanbul gerçekleşirse, ekranlardaki bildik tüm asker konuşmacaların da neredeyse koro halinde söylediği gibi Trakya’da, hudutlardan itibaren başlayan stratejik bir olası düşman taarruzuna karşı koyacak askeri birliklerce yapılacak olan savunmanın derinliğini azaltabilir. Bu durum kanalın batısında ve önünde, geniş Trakya topraklarında daha dar alana sıkışacak olan birliklerimizin hareket serbestisi açısından çok aleyhinde bir durumdur.

12. Ancak bütün bunlara karşın kanalın oluşturacağı, 40-45 km. uzunluğundaki, 150-300 metre genişlikteki ve 20-25 metrelik derinlikteki su engeli, eski Çatalca hattına kıyasen hemen hemen benzer yerlerde yepyeni ve daha kuvvetli bir savunma hattı da oluşturur. Bu durum ise, ancak eğer “İstanbul içinde yeterli birlikleriniz/ ihtiyatlarınız varsa” savunan açısından lehte bir durum olabilir. “Olmaz!” demeyin, 1877-78 Türk Rus Savaşı’nda Çarlık Rusya’sı Yeşilköy’e kadar, 1912-13 Balkan Savaşı’nda da Bulgar Krallığı orduları Çatalca/ Kanal İstanbul hattına kadar ilerlediler ve ancak buralardaki sırtlarda durdurulabildiler… Ama bu durumda da hudutlardan itibaren bir taarruza uğrarsak acaba Edirne’yi, Tekirdağ’ı, Gelibolu’yu, Kırklareli’ni geri çekilip, kaydı hayat düşmana mı bırakacağız? Peki oraları geri almak üzere bir genel karşı taarruz yapmak istersek bu taktirde de aşılacak Kanal İstanbul bizim birliklerimize ciddi su engeli teşkil etmez mi? Olası Kanal’ın asıl mahzuru budur. Askeri birliklerin nehirleri ve su yollarını hele böyle geniş ve de derin kanalları aşıp yoluna devam etmesi, bilenler iyi bilir “en büyük kabuslarıdır”. İnanmayanlar varsa; Cemal Paşa’nın Birinci ve İkinci Kanal Seferi bozgunlarına (Mısır/ Süveyş), Kurtuluş Savaşı’ndaki tek yenilgimiz Eskişehir Kütahya muharebelerine, Nazi Almanya’sının Stalingrad bozgununa, İkinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiklerin Remagen Köprüsü muharebelerine, Süveyş Kanalındaki Arap İsrail Savaşlarına vb. biraz da olsun baksınlar deriz…

13. Ayrıca İstanbul Kanal, olası bir düşman işgalinden ve yakın tarihten de bilinen mezaliminden gerilere İstanbul’a doğru kaçacak ve de kontrol altına kolay kolay alınamayacağı değerlendirilen sivil halkın, konvoylarla yapacakları muhtemel geri göçleri bu köprülere odaklayacağından bu durum ordumuzun gerek birlik intikallerini gerekse lojistik ikmal akışını bir anda oluşacak yoğun yığılmalarla da tıkayabilir.

14. Karşıt/ tehdit eden ülkenin huduttan itibaren başlatacağı olası bir taarruz harekâtı nedeniyle onları bir süre oyalayacak ve çekilip asıl savunmanın arkasına geçecek huduttaki “örtme/ öncü birlikleri” geri çekilirken ve de çekildikten sonra Trakya’da olası Kanal İstanbul ile nispeten darlaşan sahalara yığılabilir. Dolayısıyla oradaki çok sayıdaki topçu mevzileri ve bir yığın lojistik tesislerle birlikte çok daha “kolay hava hedefleri” haline gelebilirler. Bu durum savunan taraf için hele hava hakimiyeti/ üstünlüğü de olamayacaksa riskli bir durumdur. Zira daha ilk birkaç günde ön alan bir olası ani düşman hava taarruzunda bu dar ve açık arazilerde bulunan birlikler havadan ağır zayiata uğratılabilir (Mesela İsrail ordusu “1967 Altı Gün” savaşlarında ani hava baskınıyla hava hakimiyetini daha ilk günden ele geçirdi. Ardından çok az bir zayiatla açıktaki Mısır-Ürdün-Suriye ordularına hızla taarruz ederek 18 bin asker, 2000 tank ve 500 uçak zayiat verdirip, toplam sadece altı gün içinde yendi; topraklarını Golan tepeleri dahil daha da genişletti) ...

15. Saldıran/ tehdit eden bir ülkenin Trakya hududundan itibaren yapabileceği baskın tarzı şeklindeki taarruzlarını maazallah başarması halinde ise, Trakya’da hudutlardan itibaren savunma hatlarında stratejik savunma yapan birliklerimiz, eğer savunma hele bir yerden yarılıp yırtılırsa, daha uygun koşullarda savunma yapmak maksadıyla, “hızla geri çekilme harekâtı” yapılması da o çok zor “İstanbul Kanal geçiş mecburiyeti” nedeniyle doğru dürüst başarılamayabilir. Orada yine çok tehlikeli yığılmalar oluşabilir…

Burada sıraladığımız “stratejik-operatif-taktik askeri ve ulusal savunma mülahazaları”, şu an için bir çoğumuza “Yok artık!” da dedirtiyor olabilir. Hatta kimimize bu devirde savaş fikri saçma da gelebilir. Bu tür itirazların hepsi belki de biraz doğrudur ama siyasi koşulların aniden oluşması-zorla oluşturulması halinde bunlar, bir anda gerçekleşebilir de.

Burada yer alan “beyin fırtınası” şeklindeki bu “taslak düşünceler”, kuşkusuz yetişmiş diğer askeri uzmanların veya kurmayların da katılımıyla daha da geliştirilebilir hatta belki de birçoğu yanlışlanabilir. Buna saygı duyarız. Ama bizim gibi “her daim varsayımların en kötüsünü de düşünen” ulusal güvenlik uzmanları (En kötüsüne hazır olan, öbürlerinden korkmaz!), Kanal İstanbul projesi gerçekleşirken çalışmalarda hele mesela “proje yarıyı geçtikten sonra” veya “tamamen bittikten sonra”, bir gün siyasi dengeler veya şartlar birdenbire değişirse, aniden bir veya birkaç ülkenin “Ey dünya, ey Türkiye! Biz bu kanalın şu veya bu uygulamalarına karşıyız… uygulamalar öyle değil böyle-şöyle olsun isteriz… benim gemilerimi ve veya bana gelen gemileri 6-7 gün Marmara da bekletemezsin, benden zorla para alamazsın, çok pahalı fiyatınızı azaltacaksın … öncelik bende… uçak gemileri ile ilgili kısıtlama yanlış hemen değişsin, harp gemileri için tonaj ve sayı kısıtlamalarını da değiştirelim… neden denizaltılar suyun üstünden geçiyor… dünya değişti artık biz de bu anlaşmada taraf olmalıyız,  şunu değiştirin, bunu yapın… şunu asla kabul etmiyoruz… Montrö’yü asla bozamazsınız… Montrö artık önemini kaybetti değişmeli, Boğaz geçişlerinde bize özel ayrıcalık tanıyın… Böyle yapmanız-şunu uygulamaya koymanız bizim için savaş sebebidir… ‘casus belli’ durumu ilan ederiz… şunu bunu dinlemiyoruz, şuna uymayacağız vs.!” deyip bizi kanal çalışmalarını durdurmakla tehdit ederse ne olacak? Küçük bir kıvılcıma bakar tarihte bu tür büyük krizler… Onca emek, fedakârlık ve maliyet ya işin yarısında heba olursa?

Ya bir başkası da o an aniden “Biz ülkece bu durumda size hemen yardım gönderelim. Beş gün içinde Boğaz’ın savunması için iki hava indirme tümeni birden gönderebiliriz, Marmara’ya uçak gemisi de gönderelim ve acilen Çanakkale Boğazı’na da kanal yapın!” vs. vs. diyemez mi? Siz istediğiniz kadar “Kanal İstanbul projesinin Montrö ile ilgisi yoktur!” diye isyan edip durun. Nafile, hiçbir şey değişmeyebilir … Zira süreç başlamıştır artık…

Ya da ülke o atideki gün başımıza basiretsiz bir iktidar yönetimde olursa ve Boğazların müştereken savunulması için konuyu meclise bile getirmeden yardım olarak kapalı kapılar ardında bir ülkeden acilen asker, silah sistemleri vs. isterse, acaba durumlar ne olur? “Olmaz!” demeyin, Başbakan Menderes Kore Savaşı’na meclise sormadan bir anda nasıl bir tugay asker gönderdi? Belki de belli mi olur, tıpatıp 1841 yılı öncesi o zamanın bütün büyük devletlerinin bulaştığı o meşhur “Boğazlar Meselesi” tartışma koşulları böylece bir anda tekrar hortlayamaz mı? “Tarih gelecekte, farklı formlarda bile olsa ya tekerrür ederse?”

Mesela İkinci Mahmut’un isteğiyle Beykoz düzlüğüne çıkarılan, devletin yardımına koşan o zamanki Çar Birinci Nikola’nın on beş bin kişilik ordusunu ama ardından da o sekiz yıl süreli anlaşmanın (1833, Hünkâr İskelesi Anlaşması) süresini uzatıp uzun yıllar daha orada Boğaz kıyılarında kalmak istemesini unutmasınlar… Gelen kim olursa olsun kolay gitmez!

Bu tür bir yardım, İstanbul Kanal projesinin inşasıyla birlikte, o zamanlardaki gibi sadece Çarlık Rusya’sından değil, aranızın iyice olacağı herhangi başka müttefik ülke/ülkelerden de ayrı ayrı istenebilir. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın yardımımıza geldiği bir milyondan fazla insanın öldüğü Kırım Savaşı da (1853-56) buna güzel bir örnektir.

Sonuç: Biz, Kanal İstanbul’la ilgili geleceğe yönelik genç nesilleri ipotek altına alacak siyasi-stratejik kararlar alırken eğer ikna olunamıyorsa en azından bu askeri stratejik ve ulusal güvenlik ağırlığı olan ulusal savunma ve güvenlik konularının da daha ciddi olarak dikkate alınmasını arzu ederiz. Henüz geç değildir… Bu alanda daha 16 ay önceki köşe yazımızda da vurguladığımız gibi ( https://www.gercekgundem.com/yazarlar/cihangir-aksit/525/ulusal-guvenlik-bakisiyla-kanal-istanbul ) ulusal güvenlik alanında yapılacak bugünkü tarihi hataların bize göre geri dönüşü olmayabilir. Gelecek nesiller hakikaten çok güç durumda kalabilir …

Açık kalplilikle belirtiyoruz ki, öncelikle Kanal İstanbul projesi; “askeri taktik, operatif ve stratejik” hususların külliyen incelenmesi halinde eğer şimdiden çok ciddi maddi ilave tedbirler alınmaz ise ülkemiz için gerek inşası sırasında-yarıda, gerekse açılışı sonrasında siyaseten “Büyük bir uluslararası ve ulusal güvenlik sorunu” haline gelebilir-getirilebilir.

Özellikle de olası Kanal, haftalardır medyada sayılan-bilinen diğer açıklanan o bütün mahzurlarına ilaveten; sadece Trakya’nın askeri coğrafya/strateji açısından topyekûn savunulmasının derinliği itibarıyla zayıflatılmasına değil en az onun kadar hayati bir sorun olan ortaya biranda çıkacak “Kanal İstanbul Adası’nın” ve de yeni açılan İstanbul hava alanı ile birlikte, oluşacak olan bütün büyük arazi düzlüklerinin, varsayılan bir karşıt/ tehdit ülkenin “hava indirme paraşütlü ve helikopterli hava hücum, hatta amfibi çıkarma kuvvetlerinin” uygun bir politik hilenin devamı olarak aniden, askeri olarak “şiddetli, kurnazca ve çok seri bir harekatla, operasyonla” ya da tam askeri tabiri ile baskın türü bir “stratejik taarruzla havadan işgal edilmesi” ve kaybedilmesi riskini taşır. Bu suretle hem olası Kanal İstanbul’un hem de İstanbul Boğazı’nın Batı yakasının üstelik aynı anda (bir taşla iki kuş…), varsayılan düşmana terkine bile neden olabilir.

Kısacası, bu konuda hala ısrar edip “Atatürk’ün Lozan’dan ve Hatay’ın yurda katılmasının dışında, bizce çok önemli bir başka diplomasi zaferi olan ve o halen yıllardır başarıyla yaşatılan MONTRÖ Anlaşması’nı” üstelik durup dururken, “uluslararası arenada (ister istemez), bilip bilmeden iyi niyetle de olsa topal ördek haline getirmek, tartışmaya açmak” bizce zaman süreci içinde çok ciddi ulusal bir “masa başı bozgununa” bile dönüştürebilir. “Söylenmedi!” denmesin…

(Birinci Bölümü okumak için Tık’layınız.)