Birini düşünüp hayaller kurarak, aslında sevmediğiniz ama sevdiğinizi zannettiğiniz birisinin peşinden koşarak, alınarak, olayları kişiselleştirerek, hata mı yaptım, doğru mu davrandım paranoyaları yaşayarak ne kadar vakit harcadınız son zamanlarda?

Küçücük bir problemi devleştirerek, kendi becerilerinizi sorgulayarak, ‘’Yapabilir miyim?’’, ‘’Ya başaramazsam?’’ diyerek peki?

İlişkilerinizi sorgulayarak, kendi değerinizi ve ederinizi dışarıda olup bitenlerde ölçerek ne kadar üzdünüz acaba o güzel canınızı?

İstanbul’un Hava Durumu Gibi Bir Duygudurumu

Eğer bu sorularda kendinizden bir şeyler buluyorsanız size hem iyi hem de kötü bir haberim var.

Tüm bunlar işsizlikten. Can sıkıntısından, boşluktan. Tamam, tamam.. Belki hepsi işsizlikten değil ama ben yine de işsizliğin işin büyük bir kısmı olduğunu düşünüyorum.

Burada işsizlikten kastım, sabah yataktan kalmak için herhangi bir nedene sahip olmamak. Ya da kapasitenizin çok altında, herhangi bir bağ hissetmediğiniz, güçlü taraflarınızı kullanamadığınız bir işte takvimleri devirmek, vakit öldürmek.   

Birinci Dünya Problemleri

İstanbul’un belki de yüzde birlik kesimini oluşturan kendi baloncuğumdan sesleniyorum size. Öyle bir zamanda ve çevrede geldik ki bu dünyaya, öyle bir yaşam oldu ki bizimkisi, en kolay seviyede oynadık hep hayat oyununu. Açlık bilmedik, yokluk görmedik. Mücadele etmedik, savaş vermedik, opsiyonlar verildik.

Boşuna dememişler felsefe zengin işi diye. Burada felsefe kelimesini aklın yani egonun egemenliği ile eş anlamlı olarak kullanıyorum. İşsiz olan akıl benlik üzerinde hakimiyet kurar, taşı sıkar dert çıkarır. Bizimki de biraz bu hesap oldu.

E şimdi siz söyleyin bana, ailelerinin alın terleri, çabaları ve emekleri üzerine kurulu bir hayatın meyvelerini yiyen bir jenerasyondan ne beklenir? Dünyaya şansıyla birlikte doğmuş, tüm imkanları önüne altın tepsiyle sunulmuş bir kitle nelere sarsın?

Ben size söyleyeyim. Depresyona, tatminsizliğe, sürekli daha fazla isteyip, daha azıyla yetinememeye, mutsuzluğa, dedikoduya, yüzeysel ilişkilere...

Aklınızı en çok meşgul eden ‘problemlerinizi’ bir gözünüzün önüne getirin lütfen. Şimdi, bir sonraki yemeğinin nereden geleceğini bilmeyen bir kişiyle empati yapmaya çalışın. Problemleriniz gerçekten de ne kadar problem?

Sonsuz Arayış

Diyeceksiniz ki, ‘’Herkesin problemi kendine göre, dışarıda çok daha zor hayatlar var diye, bizim mücadelemiz eksik sayılmaz ki.’’ Haklısınız. Bizim problemleriniz de kendimize göre, ben de zaten bu konuda destek olmak istiyorum size.

Öncelikle, ‘’Biz böyle bir düzene, böyle bir zamana geldik, yapacak bir şey yok.’’ demek bize yakışmaz, bu konuda bir netleşelim. Özellikle elinin altında bu kadar kaynak bulunan, internetin içine doğmuş, senede üç kez yoga inzivasına çekilip aydınlanma arayan, evrendeki yerini anlamak, bağ kurabilmek ve yaşadığını hissetmek için her türlü uyarıcıyı sakız niyetine kullanan bir kitleden daha fazlasını beklemek gerekir diye düşünüyorum. Sonuçta bir arayış olduğu ortada, bu harika bir şey. Önemli olan bu arayışı doğru kanallara yönlendirebilmek.

Bu kanallardan bir tanesi, kendinize bir misyon edinmek. Benliğinizden daha büyük bir amaca hizmet etmek. Bu misyon benim için başkalarına kendi kişisel gelişimlerinde destek olmak. Kendi yakın çevremden başlayarak, içinde yaşadığım topluluğa huzur getirmek. Sizin için bu misyon ailenize bakmak, hayvanları ya da çevreyi korumak, inandığınız dini yaymak, ya da politikaya atılmak olabilir. Benim için aklımın, yani egomun yarattığı yüzeysel problemlerden kurtulmanın en etkili yolu oldu bu.

İşe yaraması her zaman garantili yollardan bir diğeri ise hareket etmek. Aklınızın ne zaman sizi ele geçirdiğini hissederseniz vücudunuzu hareket ettirin. Dışarı çıkın, yürüyün, spor yapın, evinizi temizleyin, komşunuzun taşınmasına yardım edin. Resim yapın, ellerinizi kullanın, bir şey inşa edin. Yeter ki kucağınızda cips paketi ile kanepeye oturup, sonunu tahmin edebildiğiniz bir dizinin otuz beşinci bölümüne başlamayın.

Gördüğüm en zor işlerden birini yapan ve yedi günün yirmi dört saati telefonu açık bir şekilde, çok geniş bir yelpazede problem çözen sevdiğim bir arkadaşımla konuşuyorduk bu konuyu geçenlerde. ‘’Benim kim ne der, ne yapar diye düşünecek bir vaktim yok.’’ dedi yakın çevremiz tarafından eleştirilen bazı hareketlerini konuşurken. ‘’Ne trip atacak, ne trip yiyecek, ne dedikodu yapacak... öyle bir durumum yok. Zaten sürekli koşturuyorum, geri kalan zamanımda da kendime ne iyi gelecekse onu yapıyorum.’’

Şimdi kendinizi bir düşünün, gerçekten de yüzde yüzünüzü talep edecek ya da tüm kalbinizle kendinizi adadığınız, gerçekleştirmek için can attığınız bir işiniz, uğraşınız olsa elinizin altında, yazının en başında bahsettiğim düşüncelerin ne kadarına yer kalır hayatınızda.

Komuta Kimde?

Kendinize sorun, şu aralar komuta aklınızda mı yoksa sizde mi? Düşünceleriniz mi sizi kontrol ediyor yoksa siz mi düşüncelerinizi kontrol ediyorsunuz? Eğer cevap tahmin ettiğim gibiyse kendinize bir meşgale yaratın. Bu arada da büyük amacınızı, misyonunuzu düşünün. Bundan bir, beş ya da on sene sonra neyi gerçekleştirmiş olmak istersiniz? Bu sorunu cevabına odaklanın.

Ve unutmayın, aklın egemenliğine en kolay çare fiziksel harekettir her zaman.

Bu yaşında bile hepimizden daha hareketli olan ve tanıdığım en sağlam psikolojilerden birine sahip olan ‘aydınlanmış’ anneannem hep ‘‘Boş oturma, boş durma!’’ diye azarlardı bizi büyürken. Eskiler boşuna konuşmazmış, ben de yeni yeni anlıyorum anneannemin bu sözleri ardındaki basit ama devrim yaratıcı nasihatı.

O yüzden haydi. Boş oturmak yok sevgili dostlarım. Şimdi hareket zamanı.

Hepinize gelişim ve sorgulama dolu bir hafta diliyorum.

Kendinize iyi davranın.