Bir dostum şöyle der: “Türkiye, birgün takip etmediğiniz zaman çok şey kaçıracağınız ancak bir sene takip etmediğiniz zaman hiçbir şey kaçırmayacağınız bir ülkedir”. Etkileyici bir söz olmasının yanı sıra, üzerine biraz düşününce, birçoğumuzun siyaseti anlama biçimine dair de önemli bir teşhiste bulunduğunu görüyoruz. Çünkü Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız, dünyanın durduğu saniyeymiş, tarihin kırılma noktasıymış gibi gelen birçok gelişmeyle muhatap olabilirsiniz. O andan itibaren artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına, bir şeylerin değişme vakti geldiğine kanaat getirirsiniz. Bu durum sizin siyaset okumanızı, tepkilerinizi ve konumlandığınız noktayı belirler. Sizin kadar heyecanlanmayan, öfkelenmeyen veya coşmayan her aktörü yargılayarak devam edersiniz. Yaşadığınız tatmin veya tatminsizlik üzerinden ülke siyasetinin geleceği hakkında ya umut dolar ya da karamsarlığa sürüklenirsiniz. Öyle ki, siyasetin uzun soluklu bir maraton olduğunu ve hayatın bizim sosyal medyada takip ettiğimiz kızgın muhalif hesapların acelesine yetişemediğini unutur hemen bir hüküm veririz.

Bu acul tavır, içinde olmayı çok arzu etmemize rağmen bizi siyasetin dışına çıkartır. Anın heyecanıyla verdiğimiz hükümler, bize o an ihtiyacımız olan tepkiyi istediğimiz şiddette vermeyen siyasetçileri çarçabuk itibarsızlaştırmamıza yol açar. Sosyal medya hesaplarımıza düşen bir yolsuzluk haberine, bir hak ihlaline, polisin barışçıl gösterileri bastırmak için uyguladığı partizanca şiddete ve buna benzer birçok şeye etrafımızdaki yüzlerce insan isyan ederken siyasetçilerin suskunluğu veya ağırkanlılığı zorumuza gider. Bazen de kafamızdaki konuşmayı yapan lider ararız. Onu, kendimiz gibi bütün sorumluluklardan azade kabul ederiz ve çok temel bir ilkeyi savunmadığı için suçlar hatta suçladığımızı da yine sosyal medya hesaplarımızdan ilan ederiz. Bu durum ümitsizliğin dışa vurumudur. Belki de alacağımız etkileşimle biraz moral bulmayı umarız. Romantik duruşumuz gerçeklerle karşılaşmış ve sarsılmıştır. Yaralarımızın iyileştirilmesi gerekir.

Hayatımızın her anını siyasallaştırmayı başaran bir hükümet ile birlikte yaşıyoruz. Mesela Gezi Protestoları olduğu günlerde, çalıştığım üniversiteye gelen öğrenciler yol üstünde keyfi bir şekilde polis tarafından sorgulandıklarını söylemişlerdi. Bir tanesi, neden diğerlerini değil de kendisini seçtiğini sorduğunda polis ona Converse ayakkabılarını göstermiş ve bundan şüphelendiğini söylemişti. Günümüz Türkiyesi böyledir. Netflix siyasetin konusudur, Converse siyasetin konusudur, köpek sahipliği bir Beyaz Türklük alameti olarak siyasetin konusudur, içki siyasetin konusudur, kahkaha atan kadınlar siyasetin konusudur, porno siteler siyasetin konusudur, Fox TV’de yayımlanan kostümlü yarışma siyasetin konusudur, Behzat Ç.’nin savcı sevgilisiyle nikahsız bir şekilde aynı evde yaşaması siyasetin konusudur. Bunun gibi yüzlerce örnek verebiliriz. İnsanlar durup dururken siyasallaşır bu ülkede. Özellikle sosyalist entelektüellerin sıklıkla vurguladığı “her şey politiktir” sloganına aslında yürekten inanan muhafazakar bir hükümet vardır ve hayatın içinde apolitik bir alan bırakmaz.

Kişinin özel hayatına dair tercihlerini politik söylemlerin dışına çıkaran ve onu tartışılması mümkün olmayan mutlak bir değer gören medeni bir ülkede yaşamıyoruz. Bu durum, hepimizi politikanın bir aktörü haline getiriyor. İster hükümeti desteklesin ister eleştirsin birçok insan politik bir mücadelenin parçası olduğuna inanıyor. Bir AKP seçmeni kendisini, 15 Temmuz’da tankları durduran ve ülkemiz üzerinde kötü emelleri olan bir küresel şebekeye karşı cansiperane bir mücadelenin mücahidi olarak görürken bir muhalif siyasal İslam’a, otoriterleşmeye ve talan sistemine karşı hem bireysel haklarını hem de vatandaşlık hukukunu savunan bir direniş sergilediğini düşünüyor. Ve toplum olarak senelerdir siyaset konuşuyoruz. Bu hal bizi içinde yaşadığımız olguyu anlamaya çalışırken aynı zamanda bir taraftar olarak da strateji önermeye zorluyor. Bu stratejiler bazen karşılık görüyor bazen ise görmüyor. Mesele de bu değil zaten. Mesele, siyasallaşmanın bizlerin artık boğazımızdaki ekmeğe, ayağımızdaki ayakkabıya ve evimizde beslediğimiz evcil hayvanımıza kadar uzanması. Bu durumun bizleri ittiği taraftarlık (ki bu gayet normaldir) ivedi bir tatmin oluşu ve başarıyı arzuluyor. Böylece, ülkenin her saniyesini takip eden her gelişmeyi siyasi bir sonuç ile ilişkilendiren insanlara dönüşüyoruz.

Dediğim gibi bunda sosyal medyanın temposu önemli rol oyunuyor. Halbuki hayat daha yavaş akar. İnsanlar, özellikle siyasetçiler, sosyal medyada olduğu gibi bir anda çok sevilmez ve bir anda da nefret edilmez. Bu bir süreç işidir ve saniyesi saniyesine maç anlatan bir futbol spikeri heyecanıyla siyaseti yorumlamak bizi toplumun daha ağır çekimde gerçekleşen kanaatlerinden uzaklaştırabilir. Sosyal medyada üzerine ağıtlar yakılan bir konudan bazen toplumun %98’inin haberi olmayabilir. Siyasetçiler, tek başına bir üniversite öğrencisinin ahlaki tutkusu ile olay anında tweet atamayabilirler. Onların saatler hatta günler sonra verdikleri tepki bazen daha anlamlı olabilir. AKP’nin şapkadan çıkardığı tavşanlar aslında tavşan olmayabilir, hatta ortada bir şapka bile olmayabilir. Muhaliflerin moralini bozan bir gelişme, birkaç yüz kişilik troll ordusunun yaygarasından ibaret olabilir. Bu yüzden, hızlı verilen tepkiler, anında varılan yargılar, bürünülen umutsuz ruh halleri veya coşkuyla karşılanan bir söylem anı yakalarken ve tadını çıkarırken uzun soluklu bir profili gözden kaçırmaya daha müsaittir.

Bu satırların yazarının da bir zamanlar iflah olmaz bir romantizm ile siyaseti yorumladığının da altını çizmek isterim. İtiraf etmeliyim ki kendimi en kızgın ama en iyi hissettiğim dönemlerdi bunlar. Belki yaşlanıyoruz belki de öğreniyoruz. Artık anlama çabamı olabildiğince içinde yaşadığımız anın dışına çıkarmaya çalıştığımı söylemeliyim. Bu 1 ve 0 gibi iki seçenekli bir oyundan 0’dan 10’a kadar geniş bir skala üzerinde değerlendirme yapmama yardımcı oluyor. Otoriter sistemlerin, muhalifleri sadece sindirmediği aynı zamanda onların tepkilerini de manipüle etmeyi amaçladığı düşünüldüğünde sanıyorum bu sakinliğe seçimlere kadar biraz ihtiyacımız olacak.