Düzen, istikrar ve muhalefet

Türkiye kötü yönetiliyor ve seçimlere yaklaşıyoruz. Ancak bütün beceriksizliğine rağmen hükümet, anketlerde hala yüksek bir oy oranına sahip görünüyor. Przeworski, “demokrasi partilerin seçim kaybettikleri rejimdir" derken aslında çok az kelimeyle çok fazla şey anlatıyor, demokrasinin sadece kurumlardan ve prosedürlerden ibaret olmadığını söylemeye çalışıyordu. Yani kötü yönetimin cezalandırılması, başarısız olanın yerini alternatif partilerin rahatlıkla alabilmesi icap ediyor. Bu rotasyonun olmaması ise demokrasilerin en temel iddiasına, yani ekonomik refahın toplumsal uyumun ve uluslararası barışın ancak bir demokraside mevcut olacağına dair inanışa büyük bir darbe vuruyor. Yani rekabetin maksimum fayda üreteceğine dair inanç yerini rekabetin başarısızlığı ödüllendirdiği ve sürekli olarak vatandaşların aleyhine sonuçlar ürettiği bir umutsuzluğa bırakıyor. O halde sormamız gereken soru açık: Türkiye’de bir rekabet ve bir başarısızlık var mı?

Aslında kâğıt üzerinde her ikisi de mevcut. Hükümetin bütün otoriterleşme eğilimlerine karşın alternatif siyasi partiler hala bir iddiaya sahipler ve varlıklarını koruyabiliyorlar. Hatta muhalifler, zaman zaman, belediyeler gibi barolar birliği gibi iktidar alanlarının da sahibi olabiliyorlar. Öte yandan, bir kur krizi yaşadığımız ve boğucu bir enflasyona karşı ayakta kalmaya çalıştığımız da doğru. Peki niçin siyaset pratik olarak hayatlarımızı etkileyen bu sorunu çözmekte yetersiz kalıyor?

Bu sorunun vebali topluma yükleyen bir cevabı olabilir. Denebilir ki, toplum Erdoğan ile psikolojik ve hatta duygusal bir bağ kurmuş, adeta hipnotize olmuş şekilde hareket etmektedir. Bu açıklamanın doğru bir tarafı olabilir. Zira Erdoğan’ın kişiliği ve adeta bir performans sanatçısını andıran politik tutumu vasıtasıyla kendi kişisel travmalarını onaran birçok insan olabilir. Ancak bu sayının toplumun %50’sine yani 25 milyona ulaşması oldukça zor görünüyor. Üstelik bu yaklaşım, Cumhur İttifakı seçmenini yekpare bir bütün olarak kabul ediyor. Halbuki bu insanları aralarında hiçbir ideolojik ton farkı yokmuş veya sınıfsal olarak ayrışmamış olarak kabul etmek ciddi bir hata.

İktidara bağımlılık mekanizmaları

Toplumu suçlamaya meyilli bir diğer görüş ise iktisadi bağımlılık mekanizmalarından bahsedecektir. Bu argüman aslında itiraz edilmeyecek kadar gerçek bir olguya dayanıyor zira AKP’nin gerek üst sınıflar ile gerekse toplumun yoksul kesimleriyle kurduğu kamu kaynaklarının keyfi dağıtımına dayanan simbiyotik bir ilişki var. Milyonlarca insanın AKP hükümeti tarafından sağlanan sosyal yardımlar ile hayatta kaldıklarını iddia edebiliriz. Yine binlerce iş adamı, bu hükümetin lütfuyla sermaye biriktiriyor. Ancak yine de toplumun yarısını doğrudan gelir transferiyle cezbedebilecek kadar büyük bir kaynağa sahip değil Türkiye. Bu yüzden AKP seçmeninin bir kısmının, hükümet ile doğrudan sağlanan bir gelir üzerinden değil de hükümetin ekonomiyi idare etme biçiminden dolayı, ve meşhur tabirle istikrar sürsün diye desteklediğini iddia edebiliriz.

Yani Erdoğan’ın kişisel karizmasına kendisini kaptırmamış ve AKP ile maddi menfaat ilişkisine girmemiş bir seçmen kitlesi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu insanlar, son dönemde anketlerde gözüken kararsızlara tekabül ediyor aslında ve temel gayeleri muhalefet partilerinin yönetim konusunda güven vermesi. Diğer bir ifadeyle, yönetme iradesi göstermeleri ve seçimden sonra bir karmaşa yaratmadan yeniden düzen ve istikrar içinde yönetilen bir ülke yaratmaları.

Kulağa pek idealistçe gelmese de sanıyorum durum bu. Zira 7 Haziran sonrasında, AKP’yi mağlup eden ancak bir türlü galip gelmeyi başaramayan muhalefet kısa süre içinde avantajını kaybetmiş ve iktidarı yeniden AKP’ye teslim etmişti. Bu bile başlı başına, birçok insanın içine sinmese de, sırf düzen ve istikrar takıntısı yüzünden AKP’ye oy verdiğini açıklıyor. Hatta, yaşadığımız ekonomik krizin, Erdoğan tarafından ince bir şekilde tasarlanmış bir Çin’e benzeme projesi olarak sunulmasının altında da bu yatıyor. Kontrolü kaybetmiş ve beceriksiz bir hükümet görüntüsü çizmektense, ne yaptığının farkında olan ve kararlı bir lider olarak görülmek bu insanları cezbedebilir. En azından erimeyi durdurabilir. İnsanlar refahlarını kaybetse de, düzen ve istikrarın büyüsünden kolay kolay çıkamıyorlar çünkü.

Devşirilmesi gereken bu seçmen kitlesi çok önemli çünkü muhalefetin seçimi kazanması bu insanları kazanmasına bağlı. Haliyle, seçimlere gidilirken güçlü bir program, iddialı bir kabine, siyaset yapmayı bilen bir aday ile ilerlenmesi gerekiyor. Muhalefet partilerinin en ufak bir uyumsuzluk sinyali bile göndermeden, mevcut ekonomik sorunları kısa sürede çözebileceğine dair garanti vermesi ve ülkeyi yeni bir belirsizlik sarmalına sokmaması gerekiyor. Seçimi kazanmak, kendisine ilginç gelen konuları enine boyuna tartışmayı seven bizlerin kişisel tatminimizden çok daha önemli bir konu ve Cumhur İttifakı ile 5 sene daha geçirme düşüncesi bile bütün bu ilginç meseleleri tali hale getiriyor.

Erdoğan erken seçim derse…

Ne var ki, son zamanlarda, muhalefetin sıkça erken seçim istediğine ancak bunu adayını belirlemeden yaptığını görüyoruz. Yani hükümet erken seçim talebini kabul edip, iki ay sonra seçime girse, hayatının her anı bir seçim çalışması heyecanıyla geçen Erdoğan’ın karşısına çıkacak adayın sadece iki aylık bir süresi olacak. Bozulan ekonomiyi düzeltmek, çığ gibi büyüyen ve bir neşteri hakeden sorunları çözmek için gerekli olan projeleri bu iki ayda somutlaştırması ve halka anlatması beklenecek. Bir yandan muhalefet adayının bizlere ümit veren coşkulu mitingleri öte yandan yandaş gazetelerin ipe sapa gelmez ve bunaltıcı tavırlarıyla muhtemelen adayımız şeytanlaştırılacak ve kendisini kan ter içinde izah etmek zorunda hissedecek. Üstelik bütün bunlar muhalefetin tek bir aday üzerinde uzlaşması durumunda mümkün. Birden fazla adayla gidilecek seçimlerin, dağınık bir muhalefet görüntüsü vermekten başka çıkacağı bir yol yok. Çünkü karşılarında birbirine kenetlenmiş, bütün kaynakları seferber etmiş ve toplumu bunaltıcı bir kuşatmaya alacak olan Cumhur İttifakı olacak ve bütün beceriksizliğine rağmen kazanmayı ve yönetmeyi ne kadar çok istediğinin sinyallerini olabildiğince güçlü bir şekilde topluma göndermeye çalışacak.

Bütün bu ihtimaller bizi, Erdoğan’ı sandıkta mağlup etme sürecinde ciddiyetle davranmaya zorluyor. Muhalif siyasetin bütün önceliği seçimleri kazanmak üzerine kurulmalı. Bu söylendiği kadar kolay uygulanan bir ilke değil. Muhtemelen ideolojik kibir, kimliksel endişeler veya kişisel birçok kapris ile karşı karşıya kalacağımız bir dönem bizi bekliyor. Bu beyhude tartışmaları sosyal medyaya hapsedip, hatta mümkünse kapısını kilitleyip hayata bakmak, oraya odaklanmak gerekiyor. Hayat ise netlik ve ciddiyet talep ediyor.