Bir açıdan bakınca; ha siyasetçi, ha şöför milleti…
Şöföre sorsan; “direksiyon bende olsun, hızıma karışma” der, bilirsiniz.
Siyasetçiye sor; o da “İktidarda ben olayım, önüme kimse çıkmasın…” 
Aralarındaki müthiş benzerliğin farkında mısınız?
Ne derseniz, ne yapsanız “Temel içgüdü” aynı…
Daha önce pek düşünmedinizse bir düşünün bakalım; şöför olup da direksiyonu başkasına vermek isteyenini, direksiyona geçtiği zaman da hız yapmak istemeyenini gördünüz mü?

Aynı şekilde siyasetçiler: 
Hangi kademede olurlarsa olsunlar “Bırakın ben yönetirim” der, yönetirken de kimsenin kendisine karşı durmasına dayanamaz. 
Oysa memlekette yollar bozuk, yollar engebeli, araba da bakımsızlıktan dökülüyorsa, her eline direksiyonu geçirene “gazla koçum, yollar senindir” demenin doğru olmayacağı gibi; şu bizim gibi az gelişmiş ülkelerin siyasetinde de, bir biçimde koltuğu kapmış olan herkese “Ölümüne arkandayız, sen ne dersen, ne yaparsan doğrudur, seni kimse tutamaz” demek ve her ikisine de “sürekli gaz vermek” pek akıllıca bir iş değildir.
Çünkü bu işlerde “altyapılar” her zaman büyük sıkıntı yaratır, sıkça yol kazaları olur.

Gerçi, o hızlı şöför de, hızlı siyasetçi de, onlara bu fırsatı verenler de araba devrilene kadar sürekli atılan makaslara bakıp “bak ne biçim gidiyor” diye müthiş havalardadır. Şöför kendisini yolların fatihi sanır ama, -dikkat ederseniz- en fazla karayolu kazası da, siyaset yolu kazaları da, gelişmiş ülkelerin değil, hep bizim gibi az gelişmiş ülkelerin kaderi olmuştur.
*
Söze çılgın şoförlerle birlikte girdiğimize bakmayın; asıl meramımız siyaset…

-Hangi ülkelerdeki siyaset?
Ekonomisi batak, adam başına geliri düşük, işsizliği yüksek, gelir dağılımı çarpık, orta sınıfı kayıp, başkaları uzayda koloni kurarken ancak bir biçimde yerli araba üretimine heveslenen, ama iş tüketmeye gelince elin üretip bize sattığı her şeyin en teknolojiğine ve en lüksüne sevdalı, tasarrufu kıt, ahalisinden-sanayicisine tekmili birden borca batık, yatırımdan uzak, tarım ve hayvancılığı yetersiz, kentleşmesi çarpık, barınması sorunlu, çevreciliği hak getire, okuduğunu anlamada, hesapta kitapta dünyada alt sıralarda, doğum oranı yüksek, kadınlarını erkeğin malı görüp eve kapatmış, geleceğini geçmişlerde arayan, şeyhli-şıhlı-tarikatlı, yabancıyı ürküten, tek tük yetişmiş insanını kaçırtan bir ülkedeki siyaset tabii…

Siz ona, ister batılıların diplomatik bir üslupla söylediği gibi “halen gelişmekte olan ülke” deyin, ister harbiden “geri kalmış”.
İşte siz, şimdi böyle bir ülkede ve tarihinin böyle bir safhasında oradaki demokrasi arabasının devrilmeden yürümesi, sık sık bir yol kazasına uğramaması için dertlendiğinizde bu işlere nasıl bir siyasi çerçeve çizilmeli dersiniz?

-Bir an önce kalkınabilmek için yine de hızlı şöför-frensiz sistem mi?
-Kazasız belasız yol alabilmek için dengeli, denetimli bir sistem mi?

Etrafa şöyle bir baktığınızda, gelişmiş ülkelerde her açıdan dengeli ve denetimli bir demokratik sistem görürsünüz de; “gelişmekte olan” yani “henüz gelişmemiş ülkelerde” yönetim gücü, -adına kral, başkan, diktatör, vs… ne derseniz deyin- bir biçimde tek adamın elinde toplanmıştır her şey ve en fazla yol kazaları da oralarda görülür.
*
“Bak tel dolaptan buzdolabına terfi ettik, gelişme budur” dense de, elin oğlu uzayda uydukent kurarken siz bu dünyada hala kendi çarpık yerleşiminize imar affı getirerek bir şeyler yapmış olma şansı arıyorsanız, kusura bakılmasın ama o birilerine göre çook gerilerdesiniz demektir.

Çünkü “geri”lik izafi yani "görece"lidir.
Bu işlerde belirleyici olan, birine ya da bir şeye karşı ileride ya da geride bulunmaktır.
İleride olmak asla “eskiye, hatta ecdadına göre bir gıdım daha ileride olmak falan değildir, Her evde buzdolabı olması, cepteki son model telefon da kurtarmaz durumu. sen oradayken başkalarının çok önlerde olması, onlarla aynı çizgide ya da hemen enselerinde olamama halidir. Ekonomide, kültürde, sanatta, sosyal yaşamda onları yakından takip edememe, uluslararası sıralamalarda hala boynu bükük olma halidir.

“Az gelişmişlik” bir gerçekse ülkenin bu az gelişmişlikten sıyrılması tabii ki uzun zaman alacaktır ama en azından "Arabayı geri kaçırmamak, arada kayışı sıyırmamak ve bir an önce doğru yola girebilmek için ne yapmalı, ya da ne yapılmamalı?" diye bir düşünelim bakalım:

Biz kendi düşüncemizi söyleyelim, siz kendinizinkini düşünün…

1.Az gelişmiş ülkelerin yapıları, dünya üzerindeki pratiğin de gösterdiği gibi, adı parlamenter sistem bile olsa her zaman tek adam iktidarı yaratmaya yatkındır.

2.Tek adamlık da -doğası gereği- tartışmasızlık, denetimsizlik ve belirsizliktir.

3.Bu duruma düşmemek için ancak dengeli-denetimli bir yönetim biçimi önerilebilir.

3.Ancak bu asla “dengeli başkanlık” falan gibi bir şey olmamalıdır. 
Çünkü az gelişmiş ya da “gelişmekte olan bir ülkede” denge ve denetimi sağlayacak sağlıklı unsurlara sahip olunmadığı ve hukuken olsa da buna pek fazla güvenilmediği için istenen sonuç alınamayacak, deyim yerindeyse kitaplarda geçen o “demokratik frenler” tutmayacaktır. 
İşin olmazsa olmazı "parlamentarizm"dir.

4.Dengeli-denetimli bir sistem için asıl uygun olan; ya çift meclis ya da gerçekten bağımsız ve etkin olabilen anayasa mahkemeli bir parlamenter sistemdir. Hatta endişeler büyükse hepsi birdendir.

5.Bunlardan ikincisi yani anayasa mahkemesi ile dengelenen sistemde, içerisinde bulunulan koşullar dolayısıyla böyle bir yapının yaratılmasında şimdilik bazı risk ve güçlükler olabilir, en azından o beklenen yapının “oturması” zaman alabilir. Bu nedenle fazla bekletmeden sağlanacak bir geçiş için “çift meclis” daha uygulanabilir bir çözümdür.
600 milletvekilliğini bölersiniz ikiye; yarısı yine milletvekili olur diğer yarısı senato üyesi.

6.” Millet Meclisi” ve “Senato” dan oluşan ikili yapıdan birincisinde kapılar şu anda olduğu gibi sadece “beşi” yani ilkokulu bitirmiş olan herkesin girişine açık iken, ikincisinde; dört yıllık üniversite mezunu olmak gibi belirli eğitim düzeyi ve yaş arandığı için Senatolar, Millet Meclisi’nin ve hükümeti karşısında “okumuş”lardan oluşturulan bir denge unsurudur.”
Bu ikili sistem bizde 1961-1980 yılları arasında uygulanmıştır ve bu uygulama ihtiyacı 1960 öncesi “odunu koysak millet vekili seçilir”, “siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” anlayışının yarattığı yol kazasından kaynaklanmıştır.

7. İkili sistem, kanunların en azından iki ayrı meclisten ayrı ayrı geçirilerek uygunluğunu denetlemekte, mevzuatın zaman zaman bir gecede değişmesi gibi aceleciliklere engel olmakta, çıkarılacak her yasada toplumun nisbeten daha eğitimli ve deneyimli kesiminin “olurunu” almasını gerektirmektedir. 
Siyasette “eşit oy” ilkesine ters gibi de düşünülebilir ama; hesap kitapta, okuduğunu anlamada derecesi oldukça sıkıntılı ülkelerde bu ikinci meclis yani senato hayli yararlıdır.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 
*
Sonuç olarak:
ne enteresandır ki Türkiye, bu günlerde iktidarı ve muhalefetiyle “sistem konusunda” ciddi bir arayış içerisine girmiştir.
Bu arayışta ortaya atılan seçenekler -hayatın gerçeği- mutlaka tarafların kendi bakış açılarını yansıtacaktır.
Ama doğruyu, siyasi taraftarlığa uygun olanı değil de ülkeye yararı olanı bulmak için mutlaka bir “yansızlık” gerektiriyorsa?

O zaman, bu konuda şimdi yansız olanlarla her zaman yansız olmak zorunda olanların harekete geçmeleri; etrafı yüzeysel düzenlemeler, taraflı propagandalar sarmadan öne çıkmaları, bunlara bel bağlamak yerine hem bizim hem dünyadaki demokrasilerin tarihlerine, anayasacılık hareketlerine bakarak daha kökten ve daha güvenilir bir değişiklik için kollarını sıvamaları gerekmez mi?