Felaketin dili

Bu lağım suyu karışmış, çamur dolu bir gerçeklik. Tüm bunlar olurken aynı zihniyet yirmi yılda bozduğunu yeniden yapmak için bir yıl daha istiyor. Kaderi bilemem. Ancak bu zihniyet değişmedikçe felaket planlarının tıkır tıkır işleyeceğinden eminim.

Ülkede eceliyle ölmek lüks oldu. Yirmi yıllık liyakatsizliğin sonunda zincirleme felaketler dönemine geldik dayandık. Yabancı basın deprem felaketini hatalı yapılaşma, imar afları, yapı denetimlerindeki usulsüzlükler nedeniyle ‘insan eliyle yaratılan afet’ olarak değerlendirmeye, konuyu bu başlık altında incelemeye başladı. Ancak bu elin sahibi hala ortada yok. Urfa’da yaşanılan sel felaketi ile bu başlık altına  yeni bir afet eklendi. Ortada yine bir sorumlu yok.

OLAĞAN ŞÜPHELİLER

Sebep sonuç ilişkisi, olağan şüphelileri ayan beyan gösterse de sorumluluk üstlenip yarım ağız bir ‘pardon’ diyen yetkili ile henüz karşılaşamadık. Çoğumuzda istifa edilmesi yönünde bir istek  olsa da, gerçekleşeceği yönünde bir beklentimiz yok. Ne var ki insanız. Böylesi büyük bir felaket içinde kutuplaşmak değil, aynı yasta buluşmayı istiyoruz. Sorumlu bir davranış, ortak bir vicdan noktası arıyoruz. Ne yaşarsak yaşayalım öyle bir noktada buluşamıyoruz. Zira ortada sorumluluğunun gereğini yerine getirecek bireylerden çok, hepinizin bildiği en tepeye uzanan ihmaller zinciri, adam kayırma, iş bilmezlik var. Yapılan her açıklama ile gerçeklikten koptuğu daha da anlaşılan bu yapı, felaketin boyutuyla karşılaşınca, kendi kurguladığı gerçeklik içinde yeni bir dil oluşturmak durumunda kaldı.

HELALLİK MESELESİ

Deprem felaketinin hemen ardından gelen azar dönemi yerini helallik devrine bırakmış görünüyor. Laik Cumhuriyeti, anayasal görev ve sorumlulukları hiçe sayan helallik söyleminin başlı başına sorunlu olduğu yetmezmiş gibi bir de üslup meselesi var. Gelin biraz bu konuya bakalım.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Hatay’da yaptığı konuşması sırasında Hataylılardan helallik istediği haberini önce yazılı basında okudum. Ancak haberin videosunu izlediğimde yazı ile görüntü arasında bir anlam farkı olduğunu gözlemledim. Dramaturg yanım gereği siyasi aktörlerimizin açıklamalarını zaman zaman performans penceresinden değerlendiririm.

Erving Goffman’ın çok bilinen çalışması Günlük Yaşamda Belleğin Sunumu’nda da belirttiği gibi, bizler hepimiz günlük yaşamın farklı alanlarında çeşitli performanslar sergileriz. Bir öğretmenin sınıfta ders verme anı, bir idarecinin toplantıdaki hal ve hareketleri, bir spikerin haber sunması birer performanstır. O role uygun giyinilir ve o rolün gerektirdiği tavırla konuşulur. Siyaset de böyle. Belli bir kılık kıyafet, belli bir duruş, belli bir söylem gerektiriyor.    

Bizdeki siyasi metinler genel olarak bir cümle dinlenirken sonrakinin tahmin edildiği, aynı söz öbeklerinin tekrarlanıp durduğu kuru metinler. Yıllardır iktidar ve muhalefet içinde kişilerin rolleri belliydi. Cumhurbaşkanı her zaman mutlak güç üzerinden, eşit ilişki kurmadan, makamdan gelen üstünlüğünü koruyarak konuştu. Deprem felaketinden sonra bu söylemde bir kırılma olduğunu düşünüyorum. Sözün gücü el değiştirdi. Muhalefet liderleri halktan yana durarak, dilin iktidarını, söylemin gücünü ele geçirdiler. Hal böyle olunca iktidarın diline yeni bir cümle eklemek zorunlu oldu. İlk günlerdeki azar ve hakaretlerle dilde hakimiyeti korumaya çalışan iktidar, yaşanan facianın büyüklüğü karşısında helallik söylemine tutundu. Ne var ki bu değişiklik tavıra yansımadı.

Helallik isteme, samimi bir gönül ricasından çok, makamdan gelen mesafenin korunduğu, lütufkar bir ifadeyle karşımıza çıktı. Hatay’da yapılan helallik konuşmasını izlediğimde bunu hissettim. Mimik ve jestlere dikkat ettiğimde, büyük bir hatanın kısmi bir bölümünün kabulünün bir lütufmuşcasına sunulduğunu gördüm. Bir oyun provasında olsak yönetmenin tekrar ettireceği bir sahneydi gördüğüm. Dil – tavır ilişkisinde bir uyuşmazlık vardı. Dahası, helalliğin kabul edilmesi ya da edilmemesi yönünde bir beklentinin olmadığını gözlemledim. Hoş, bunda şaşırılacak pek bir şey yok.  Böylesi büyük bir lütfun geri çevrilmesi mümkün mü?

İKTİDARIN İŞLEVSİZLEŞEN DİLİ

Bölgeye giden bakanların ve açıklama yapan kamu görevlilerinin kullandıkları dilde de benzer bir durum söz konusu. İktidar kendi dilini konuşuyor. Ancak bu dil, acı içindeki halkın anlaşılmasının son derece elzem olduğu böylesi bir durumda bile, anlamlı bir iletişim sağlamaya yetmiyor. Kaldı ki, kurulan dilin öyle bir hedefi de yok. Daha çok suçlama, gerçeği çarpıtma, bir vaat aracı görevini görüyor. Samimiyetten uzak, kendi amacına hizmet etmek için kurgulanmış bir dil bu. İşin bir de dinleyen tarafı var.

Depremzedelerle yapılan söyleşileri dinlediğimizde, bölgeye gelen bakanlar, kamu görevlileri ile konuşmalarından sonra içlerinin rahatlamadığını, anlaşıldıklarını düşünmediklerini görüyoruz.  Yaşanan çaresizlik, sorunların bir türlü çözülememesi karşı tarafta bir etki yaratmada aciz kalıyor.

Sonuç olarak, böyle bir felaketin içindeyken aynı dili konuşsak da bir türlü aynı anlamlarda buluşamıyoruz. Wittgenstein, Dil Oyunları’ndan bahsederken bu durumu çok güzel örnekler. Acı kelimesinin bir biberin acısını mı, bir kaybın acısını mı yoksa bir yaranın acısını mı işaret ettiğinin anlaşılması için o acıda buluşulmasının önemini anlatır. Dil çok olanaklı bir araç gibi görünse de bu dehlizler nedeniyle anlaşılmaz ve hatta nankör olabilir. Yaşanan felaketin böyle bir boyutu var.

Kelimelere sığmayacak acıların kenarında bile buluşamıyoruz. Dokunmaya, dinlemeye, sözü acısı olana vermeye, o acıya saygı duymaya, ortak bir vicdan altında buluşup birlikte yas tutmaya ihtiyacımız varken bu kopukluk vahim.  

Felaket dilindeki bir başka anlam kayması mekan adlandırmalarında karşımıza çıkıyor. Çadır kent bunlardan biri.

KENT AMA ÇADIR

Burada konuya başka yerden yaklaşacağım. Burjuva toplumunun yıkılmasıyla günlük hayata girmeye başlayan oteller saray konforu vaat etmeleriyle dikkat çekerler. O günün dünyasında saray bir hevestir. Bir statü göstergesidir.  Otelcilik sektörü yola çıkarken işte bu hevesi kullanır. Parasını verene bir gece bile olsa saray konforunda yaşamayı garanti eder.

Bizde -daha ikna edici olsun diye midir bilinmez- saray İngilizce olarak kullanılır. Ankara Palas, İzmir Palas akla ilk gelen örneklerinden. Ne var ki oteller saray konforu vaat etse de gerçekte karşılaşılan basit bir yatak odası ve banyo tuvalettir. Kaç oda olursa olsun, size ayrılan budur. Kaldı ki, yaşamak için temel mekan ihtiyacı da zaten bu kadardır.

Nasıl otellerin sarayla bir alakası yoksa, yan yana dizilen çadırların da bildiğimiz kent yaşantısıyla  bir alakası yok. Kent yaşamının katmanlı yapısı, yaşamın farklı alanlarına sunduğu imkanlar konu dışı bırakılmış durumda. Dilin kastettiği ‘kent’ ile yaşanan gerçeklik arasında bir zihniyet farkı var. O zihniyet şehirleşmede yaptığı yanlışları harfiyen çadır kent kurulumlarında da tekrarlıyor. Geldiğimiz sonuç ortada.

Felaketin dili siyaset yapmıyor, açık konuşuyor. Tek laf etmeden sorulu bir zihniyeti tekrar tekrar işaret etmekten geri kalmıyor. Ülkenin sekizinci büyük kentiyle, depremzedelerin güç bela başlarını sokabildikleri çadır kentleri aynı gerçeklikle buluşturabiliyor. Bu lağım suyu karışmış, çamur dolu bir gerçeklik. Tüm bunlar olurken aynı zihniyet yirmi yılda bozduğunu yeniden yapmak için bir yıl daha istiyor. Kaderi bilemem. Ancak bu zihniyet değişmedikçe felaket planlarının tıkır tıkır işleyeceğinden eminim.

Etiketler
Deprem AKP