O da bir avukattı.

1895 yılında hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Güney Afrika’da iş buldu ve orada çalışırken kendi milletine uygulanan ayrımcılığa maruz kaldı.

Elinde birinci sınıf yolcu bileti vardı ama üçüncü mevkiiye alınınca itiraz etti. Trenden atıldı.

At arabasında giderken, bu kez de beyaz bir yolcuya yer vermediği için arabacı tarafından dövüldü.

Baktı olmayacak yürüdü.

Güney Afrika’da yaşayan kendi insanını örgütledi. Bu kez de ırkçı beyazlar tarafından linç edildi.

1906 yılında  Güney Afrika Hükümeti bir yasayla köleleri zorla kayıt altına almıştı. Bu yasaya karşı geldi ve Johannesburg'da yapılan gösterilerde ilk defa “pasif protesto yöntemi” kullandı. Yedi yıl boyunca grev, vicdani ret, kayıt kartlarını yakmak gibi şiddet içermeyen direnişlerde bulundu. Ama bunun sonucunda binlerce arkadaşı ile birlikte hapse atıldı.

Hapiste işkenceler gördü, kırbaçlandı, hatta vuruldu.

Hapisten çıktı yine yürüdü. Ama artık pasif direnişleri kamuoyunda karşılık bulmuştu. Başbakan Jan Christiaan Smuts kendisi ile masaya oturmak zorunda kaldı. 

1915'te ülkesine döndü.

Ülkesi bir İngiliz sömürgesiydi ve toprak sahiplerinin büyük çoğunluğu İngiliz idi. Kendi köylüleri baskı ve yoksulluk içindeydi.  Kölelere ve kadınlara yapılan ayrımcılık had safhadaydı. Zor ve kötü yaşam koşulları altındaki köylülere ve ezilen insanlara el uzattı. Köy köy gezdi, onlara yürüdü. Okullar ve hastaneler kurdu. Köylülerin güvenini kazandı. Meclis'te konuşmalar yaptı. Halkını siyasete ve ülke sorunları üzerinde düşünmeye çağırdı.

Yürüyerek insanlara pasif direnişi öğretti.

Ancak yine tutuklandı. 

Tutuklanınca bu kez yüzlerce insan karakol ve mahkeme önüne yürüdü. Kendisini sahip çıktı. Mahkeme kendisini salmak zorunda kaldı. Hapse atamadı.

Artık güçlenmişti. Bu kez de toprak ağalarına karşı mücadele etti, açlık grevleri düzenledi. Yürüyüşler yaptı. Bunun üzerine İngiliz Sömürge Hükümeti geri adım attı. Kıtlık bitene kadar köylülerin üzerinden vergileri kaldırdı. Tüm tutukluları saldı. Bu başarısından dolayı ünü tüm ülkeye yayıldı, köylüler kendisine “baba” veya “yüce ruh” demeye başladı.

Sonra siyasete atıldı.

Halkı bir anayasa altında örgütlemeye çalıştı.

Ulusal İtaatsizlik kampanyası başlattı. İngiliz kumaşını reddetti. Bağımsızlık hareketini desteklemeleri için herkesi yerli kumaş dokumaya çağırdı. Amacı kadınları da mücadeleye dahil etmekti ve başardı. Ancak başlattığı hareketin şiddete doğru yönelmesinden çekindi ve ulusal itaatsizlik kampanyasını sona erdirdi. 10 Mart 1922'de tutuklandı, isyana teşvikten iki yıl hapis yattı. 

Sağlık sorunları nedeniyle çıktı, yoksa daha yatacaktı.

Mücadeleye devam etti. Yaptığı sivil ve siyasi manevralarla 31 Aralık 1929'da Lahor'da Hindistan bayrağı açılmasını sağladı. Mart 1930'da tuz vergisine karşı yeni bir “pasif protesto eylemi” başlattı. Yine yürüdü. İngilizlerin tuz tekelini kırmak için yaklaşık 400 kilometre yürüdü. Adına Tuz yürüyüşü dedi. Bu yürüyüşe binlerce kişi eşlik etti. İngiliz Sömürge hükümeti sert karşılık verdi, 60 bin kişiyi hapse attı. Ancak hükümet yürüyüşlere ve baskılara dayanamadı ve 1 yıl sonra tüm tutukluları serbest bırakmak zorunda kaldı.

1934 de üç defa suikaste uğradı.

İkinci Dünya Savaşı'nda, İngilizlerin ülkesini terk etmelerini istedi.

Bu bir baş kaldırıydı ve bu sefer kararlıydı. Hükümet yine şiddetle karşılık verdi. Polis binlerce kişiyi öldürdü. Yüzbinlerce kişiyi tutukladı. Ancak bu geri adım atmadı. Halkına özgürlük ve bağımsızlık çağrısı yaptı. Eşi ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte 9 Ağustos 1942'de  tekrar tutuklandı. Tutuklu olan eşi işkenceye daha fazla dayanamadı ve 2 yıl sonra öldü. Kendisinin de sağlığı bozulunca 2 yıl sonra cezaevinden salıverildi. İngilizler kendisinin hapiste ölmesinden ve halkının ayaklanmasından korktu. Yüz bin tutukluyu saldı. İngiltere devleti sonunda Şubat 1947’de Hindistan’ı terk edeceğini Londra’dan  açıkladı.

Başarmıştı.

Ülkesi artık bağımsızlığa kavuşacaktı. Ancak bir sorun vardı. Yaşadığı coğrafyada Hindular ve Müslümanlar arasında şiddetli bir ayrım vardı. Acilen barış gerekliydi. Kendisi Hindu idi. Ama bundan sonraki dini törenlere herkesin yanına bir Müslüman alarak gelmesini istedi. Bu, barış için şarttı ve bu bir çağrıydı. Ancak bu çağrı onun sonu oldu. 30 Ocak 1948’de, bir dini törende muhafazakar bir Hindu tarafından silahla vurularak öldürüldü.

Bu kişi Mahatma Gandi’ydi ve avukattı.

Hayatı boyunca yürüdü. İçinde bulunduğu sömürü düzenine karşı yürüdü.

Zulme karşı halkı için yürüdü, ülkesi için yürüdü. 

Bugün ise Türkiye’de Avukatlar yürüyor. 90 yıl önceki Avukat Mahatma Gandi gibi.

O gün Gandi ülkesinin bağımsızlığı için yürümüştü,

Bugün ise avukatlar Türkiye’de adaletin bağımsızlığı için yürüyor.

Bırakın yürüsün avukatlar..

Avukat yürürse örneğin kendisine copla saldıran polis kurtulur.

Avukat yürürse ona engel olan, şiddet uygulayan devlet kurtulur.

Çünkü onların başı sıkışınca yine onları savunacak olan avukattır.

Avukat Gandi’dir.

Nelson Mandela’dır, Linkoln’dur, hatta Kıbrıs’ın bağımsızlığı için kilometrelerce yol yürüyen Rauf Denktaş’tır. 

Bırakın yürüsünler...

Avukat yürürse sadece ülke kurtulmaz, dünya kurtulur. 

Çünkü avukat Sokratestir, Sezar’dır, Çiçero’dur..

Dünyayı savunanlar avukatlardır..