Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), eğer anlatılanlara ve basına sızdırılanlara bakılırsa, tabiri caizse tam bir “cadı kazanı”: İçerden, dışarıdan taşınan odunlar, kerestelerle ateşi tazelenen… Bilmem hangi bayramlarda, hangi gecelerde kotarılıp, gün doğdu sanılan malum odalarda da pişirilerek basına sızdırılan, servis edilen görüntülü görüntüsüz bilgilerle sürekli kaynatılan bir kazan.

Dahası kimin kime dost, kimin kime düşman, kimin figüran kimin esas oğlan, kimin yanaşma, kimin ispiyoncu olduğunun belirsiz olduğu karmakarışık bir sahne… Oyunun bini bir para…

Bir yanda Ziya Selçuk’la yüz yüze gelince “Sayın Bakanım” diyerek gerdan kıranlar, hicabsızca topuk selamına duran hicabiler… Arkasını dönünce de hakkında ileri geri konuşmaktan kendini alamayan, sıfatı, statüsü, makamı malum bazı şahıslar…

Diğer yanda ise fırsatı ganimete çevirme ve taltif edilme, yükselme arzusuyla hem Bakana hem de diğer taraflara yeşil ışık yakan, tüm taraflarla halvet olmaya hazır ve nazır, ulufe, lütuf umuduyla sıfat, statü bekleyenler... Kim çalarsa çalsın, her telde, her sazda, her tıngırtıda oynamaya amade olanlar… Bunların dışında yer alanların ise alınmalarına hiç gerek yok!

MEB’teki Yalnız Adam

Anlaşılan odur ki Ziya Selçuk, seven sevmeyen herkesin, sabırsızlıkla azledileceği günü beklediği bir yalnız adamdır Bakanlıkta… Bu halde bile kibarlığı ve nezaketi elden bırakmadan, MEB’te yaşananları, hakkında tezgâhlananları, ironi yaparcasına espriyle karışık, “Star Wars” filminde sahnelenen oyunlara benzettiği söylenir.


Kim bilir? Belki de arada sırada Ahmed Arif’in “Dört yanım puşt zulası /  Dost yüzlü / Dost gülücüklü / Cıgaramdan yanar./ Alnım öperler / Suskun, hayın, çıyansı. / Dört yanım puşt zulası, / Dönerim dönerim çıkmaz./ En leylim  gecede ölesim tutmuş / Etme gel / Ay karanlık...” dizelerini de anımsıyordur. Anımsamıyorsa da anımsamalı, hatta diline pelesenk olmalı bu dizeler… Çünkü “şey”ler adları telaffuz edildikçe, adlarıyla çağrıldıkça bilinir ve billurlaşır.

Kendi Düşen Ağlamaz Ama...

Okurlar bilir! Mevcut gelişmeleri değerlendirerek, haftalar öncesinden Ziya Selçuk’un “Halefini bekleyen bir bakan” olduğunu, ilk yazanlardan birisiydim.  Belki de ilk yazan kişiydim. Kendisinden farklı düşünmeme, başta “2023 Eğitim Vizyonu”2 olmak üzere, açıklamalarında dile getirdiği birçok söz üzerine eleştirel değerlendirmeler yapmama rağmen, Bakan hakkında tezgâhlanan oyunları, bunları kimlerin nerelerde kotardığını öğrenince ve basın aracılığıyla verilen / verilmeye çalışılan mesajları fark edince, bir insan olarak üzüldüm. Çünkü “Kendi düşen ağlamaz” deseler de Ziya Selçuk, bir insan olarak, ikiyüzlülük ve riyakârlıkla malul bu oyunları hak etmiyor.

Ziya Selçuk’u savunmak, ona karşı ya da onun yanında olmak bu satırların yazarının işi değil. Çünkü bu satırları yazan kişi, adına kapitalizm denen ve dünyanın her metrekaresini, insan dâhil, yeraltı-yerüstü zenginlikleriyle birlikte sömüren, talan eden bu düzenin top yekûn kendisine karşıdır. Bu düzen dururken, onun hizmetinde olan ve işlevini tamamladığında kaldırılıp bir kenara konulacak herhangi birine karşı olmayı, onu düşman olarak görmeyi bile kendisine zül addeder.

Lakin bir yanda ayak oyunu peşinde koşan, düşünsel çapsızlık ve ufuksuzluklarıyla bayat bilgileri sızdıranlara ve bunlara mal bulmuş mağribi gibi sarılıp kalem oynatanlara bakıyorum, diğer yanda kare kare fotoğraflar paylaşanlara... Ve ister istemez soruyorum: Ziya Selçuk kim? Onlar kim?

Tümünü toplasan, alana ilişkin bilgi birikimi ve entelektüel kapasiteleri itibariyle bir Ziya Selçuk yapmayacak zevat-ı muhteremler, sıfatlarının, statülerinin ve oturdukları koltukların ardına sığınarak gerine gerine arz-ı endam eyliyorlar. Sözüm ona mesaj veriyorlar. Yazık!

İşte yukarıda anılan iki olay: Biri bayat mı bayat “Cinsiyet eşitliğine duyarlı okul” konusu… Diğeri ise içlerinden hiçbirini tanımadığım ama birkaçının yalnızca adını bildiğim fotoğraf kareleri…

İlkinden Başlayalım: Yani Bayat Olandan…

Bakanlıktan ya da bağlı birimlerinden birilerince servis edilen ya da sızdırılan “Cinsiyet eşitliğine duyarlı okul” konusuna birileri balıklama atladı. Oysa olay, içeriğini tartışmak ve bunun üzerinden kesilen endazesiz ahkâmı değerlendirmek bir yana, 2014 yılında başlamış ve 2016 yılında tamamlanmış bir uygulama.

Bu projenin uygulandığı 2014-2016 yıllarında zerre sesleri çıkmayanlar ve o dönemin Milli Eğitim Bakanlarına dair, bu konuda ağızlarını açmayanlar, nedendir bilinmez yıllar sonra kendilerine ulaşan ya da ulaştırılan bilgiye dört elle sarılıverdiler. Konuyu köşelerine taşıdılar: Elbette hedefe Ziya Selçuk’u koyarak… Peki; neden? Proje uygulanırken elinizi, kaleminizi tutan mı vardı? Gazetecilik kaygısı ve kamuoyunu bilgilendirme ülküsüyle mi yazdınız? Geçiniz efendim!

Fotoğraf Karesinde Kurulan Kim?

Önce kısa bir girizgâh: Oyun içinde oyun, tezgâh içinde tezgâh olan zamanlarda, kuyruk acısı taşıyanından sıfat, statü bekleyenine; kaybettiği statüyü yeniden elde etmek isteyeninden yağlı bir kapıya kapılanma peşinde koşanına dek, ilineklerin de ilineği olmakta ve ilinekleşmekte sınır tanımayan bilumum zevat bir araya gelir. İçlerinde hırlısı da olur, hırsızı da… Satıcısı da olur, alıcısı da…

Bunlar ilinekleşmekle karakterize olan, sıfat, statü ve makam koltuklarıyla kendilerini değerli addeden sıfatzedelerdir. Hem kendileri için hem de karşılarındaki insanlar için… Çünkü onlar için önce birey olarak insan değil, sıfatlar ve statüler gelir. Oysa bunların unuttuğu ya da asla anımsamak istemedikleri düstur şudur: Her insanın değeri ve değerleri vardır. İnsana değer katan sıfatı, statüsü, oturduğu makam koltuğu değildir. Aksine bunlara değer katan insandır.

Konumuz eğitim olduğu için belirtiyorum. Birilerinin kulağına küpe olsun! Eğitim sorunları ilinek insanlarla, sıfatzedelerle çözülmez, çözülemez. Bu niteliklere haiz olanlar, yeni ilinekler, yeni sıfatzedeler yetiştirebilir ancak…

****

Neyse… Konumuza dönelim ve şu manidar mesajlar içeren fotoğraf karelerine bakalım. Görelim kim varmış?

Yukarıda da belirtiğim gibi, hiçbirini tanımıyorum. Hiçbiriyle ne “Merhaba”m var ne de hasımlığım ya da hısımlığım. Ama birini icraatından biliyorum. Adını vermeyeceğim. Çünkü kimler kimlerle bir araya geliyor sizler düşünün ve bulun diye…

Bu zatı muhteremi bir icraatı ve o icraatı sonucu yaşananlardan dolayı biliyorum. Aslında kamuoyunda çok bilinen bir sözü var ama onu yazmayayım. Çünkü o zaman hemen tanırsınız. Gelelim bu zevatın icraatına:

Fotoğraf karesinde gururla koltuğunda oturmakta olan bu zat, geçmişte öğrencisine taciz eylemi “sübuta ermiş” olan bir müdürün, “pansiyonda yatıp kalkmasında bir sakınca olmadığı”na dair raporun altına imza atan, bir başka deyişle o müdüre icazet veren kişidir. Hatta gerçeğe aykırı bir biçimde, yani yalan beyanlara dayanarak hazırlanan ve aslında müdürün pansiyonda kalmadığını söyleyen raporu imzalayarak, onun aklanmasına da vesile olan kişidir.

Ancak mesele bundan ibaret değildir. Attığı imzayla, “tacizci müdürün” pansiyonda kalmasına icazet vermesinden kısa bir süre sonra, aynı okulda yaşanan tacizler Türkiye’nin gündemine düşer. Peki; ne mi olur? Hiç! Zerre utanmadan, zerre bir sorumluluk taşımadan, zerre yüzü kızarmadan, tıpkı fotoğraf karesinde olduğu gibi, koltuğunda oturmaya devam eder. Hayırlı olsun!

Ne demişler? Körler sağırlar birbirini ağırlar! Bunlar için “Amaç aynıysa gerisi teferruattır. Ne gam! Ha tacizci olmuş, ha tecavüzcü! Ha tacizciye icazet veren, ha onu atayan! Hoş geldi safa geldi!” Allah ayırmasın efendim!

---

NOT 1: İlgilenenler “2023 Eğitim Vizyonu”na ilişkin kaleme aldığım “2023 Eğitim Vizyonu’nun Felsefesi Var Mı?” başlıklı yazının tamamını “Eleştirel Pedagoji Dergisi”nin 2019 Ocak sayısında okuyabilirler..

NOT 2 Böylesi zatların söz konusu icraatları ve onların sonuçlarının da etkisiyle tamamlanan “ARZU OKULU” adlı roman yakında kitabevlerinde…