Fenerbahçe Budur...

"İki ikiden sonra topu alıp üçüncü golü atmak için kaleciye saldırdınız ya, o bize yeter işte, Fenerbahçe genleri budur"

Ben demiyorum. Barış Karacan demiş. Profilinde "Fenerbahçe Kongre Üyesi, Kadıköy Anadolu Lisesi" yazıyor.

Fenerbahçe genleri nasıldır bilmiyorum ama Fenerbahçelilerin bu ruh halini çok sevdiğini biliyorum. Farklı biten nice maçta, ikinci yarı takım rölantide oynadığı için ıslık ve yuh yağmurunu çok duydu bu kulaklar.

Fenerbahçelilik profiline belli bir oranın üzerinde uyanların hayatı da böyledir genelde. Israrcı, kavgadan kaçmaz, hatta bazen yorar. Yenersin susmaz, yenilirsin gitmez. Kimseyi bulamazlarsa birbirlerine sararlar, hiç olmazsa evde kendilerini yıpratırlar. Sevinci de üzüncüyü de abartırlar. En saçma yerde umutlanacak bir şey bulurlar, kaldırımda iki rengin yan yana gelmesiyle bile ayaklanabilirler. Ama en mutlu günde de sorun edecek bir şey bulabilirler. Şampiyon olursun kutlama için seçilen şarkıcıya ayar olurlar. Öyle.

Neyse bu kadar dedikodu yeter.

Kadro açıklandığında da kendi aralarında yazışıp durdular muhtemelen. Kimi rotasyonu gerekli buldu, kimi orta göbeği beğenmedi. Arda'yı artık sahada görmek isteyenler diğer ayrıntılara bakmadı bile.

Maç başlayınca hepsi akıldan uçtu gitti. Geriye sahadakilerle yol almak kaldı. Çünkü sahada istedikleri o mücadele vardı. Tam da beklendiği gibi Rennes hem iyi pres yapıp hem hızlı çıkabiliyordu. Ama Fenerbahçe'nin bir adım geri gitmeye niyeti yoktu. Nasıl tribünde kale arkasında gövde gösterisi yapan Rennes taraftarına Avrupa'nın dört bir yanından koşan çubuklular alev alev karşılık verdiyse topçular da sahada öyle bastı. Rennes çok büyük efor sarf etmesine rağmen ilk yarı boyunca tek pozisyon bulamadı, gole en yakın şutu geçen hafta Kiev maçının uzatmasında topu tavana asan Bats bey çekti ama o da bu kez kalecinin üzerine nişanladı.

İlk yarı bittiğinde tabelada gol yazmıyordu ama iki tarafın taraftarı da mücadeleden memnundu.

Yıllar önce gidiyoruz Amsterdam'a tezahüratlarının çınladığı dönemlerde bir Lazio maçı vardı böyle. İlk yarısında gol olmamış ama iki takım öyle bir el ense çekmişti ki birbirine tribünler kendinden geçmişti.

Rennes soyunma odasına sezonun şu ana kadarki tüm ortalamalarının gerisinde gitti. Daha az top çalmış, daha az gollük atak yapmış, daha az paslaşabilmiş, kısaca istedikleri alıştıkları oyunu sahaya koyamamışlardı.

Bunun nedeni gününde olmamaları değil, Fenerbahçe'nin sahanın her yerine yayılan baskısıydı.

Özellikle İsmail'in aynı hücumda birkaç kişiye müdahale edebilmesi defansı rahatlattı. Takımın rotasyona bu kadar güçlü adapte olması gelecek adına ışık da yaktı.

Ama ikinci yarı işler değişti.

Sanki hiç beklenmedik bir anda elektrik kesildi. Kısa devre oldu, sigorta attı ya da her ne ise.

Hani çok önemli bir telefon bekliyorsundur, durur durur sen tüneldeyken arar ya öyle.

Tünele girdik çıktık dünya değişti.

Sadece 3 dakikalık konsantrasyon kaybında aynı golden iki tane yemiş üstüne form grafiği giderek yükselen stoperimizi kaybetmiştik. Sadece 3 dakikada. Ancak ve ancak bir Fenerbahçelinin kurabileceği bir senaryo gerçek oldu.

Aslında hocanın oyun tarzı bu riski hep barındırıyordu. ofsayt taktiği diyen çok olmuş ama ortada bir ofsayt taktiği yok. Takımın oyunu daraltma adına yaklaştığı anlarda top ödeyken savunmayı da ileri taşıması var. Başta türlü önde o baskı kurulamaz. Sahte pres olur.

Bu üçlüyle aslında defansın arkasına atılan her top sıkıntı. Çünkü üçü de çok iyi niyetli ama hamle sıkıntıları var.

Fenerbahçe bu riski top atıldıktan sonra değil topun atılmasını önleyerek azaltıyor. Sahanın tamamına yayılan baskı ve kademeli pres bu ara topları tehlikesini başlamadan bertaraf ediyor, Yoksa sürekli mavi kablo kırmızı kablo çekersen birinde elbette yanlış oluyor.

Altay'ın peormansının iyiliği kötülüğü ayrı konu ama her seferinde doğru zamanlamayla çıkması çok mümkün görünmüyor.

Sözün özü, bu kadar heyecanlı ve baskılı oyun istediğinde paketten bu sorun da çıkıyor. Onun azaltılması için de sorunu kaynağında yok etme oranının çok yüksek kalması gerekiyor.

İki golden sonra zaten asıl sınav başlıyor. Fenerbahçe için bu senenin en büyük artısı bu. İlk şok anında kollar düşse de biri mutlaka isyan bayrağını açıyor. Sahada çok isyankar karakter var, demiştik ya, o bakımdan. Ateşi yakan bu kez Mert Hakan oldu. Önce sağa sola koşturup takımı ateşledi, sonra topu 40 metre sürüp İrfan'a verdi. O dakikaya kadar çabalasa da gücü yetmediği için epey aksayan İrfan da takıma Can oldu. En iyi yaptığı şeyi yapıp sağdan içeri girdi ve soluyla yapıştırdı.

Orada eminim ki tüm Fenerbahçeliler aynı şeyi düşündü. Dönecek.
Aynı İrfan sahada maç boyu hiç bitmeyen itiş kakışlardan birinde Angara bebesi genlerini birkaç saniye zapt etti ve kırmızı gören rakibin kaptanı oldu.

Sonrasında tıpkı Kiev maçındaki gibi gol birkaç kez kapıyı çaldı ve en sonunda penaltıyla geldi. Hiçbir konuda geri adımı olmayan Keçi bey penaltıda da geri durmadı ve saha kenarındaki Mert Hakan'ı ve Ferdi'yi kendinden geçirdi.

Sahadakilerin 3 için topu alma mücadelesi, kenardakilerin gözünden çıkan ateş hocanın Samandıra'da yaptıklarının işareti gibiydi.

Sonuçta Fenerbahçe deplasmandan 1 puan ama çok umutla döndü. Yenilse de sahadaki mücadele gelecek için epey iyi işaretti ama yenilmemek güzel. En azından maça girebilmek için neredeyse Fransa turu atması gereken, bileti alabilmek için Fransız güvenlik güçleri tarafından bütün gün oradan oraya sürülen taraftarın başı öne eğilmedi. En azından hayatını tribünde geçirirken Londra'ya göçmek zorunda kalan babasının elinden tutup daha 5 yaşını bitirmeden ilk maçına başka bir ülkeye giden Atlas çubukluya mağlubiyetle merhaba demedi. Yıllar sonra çocuklarına anlatacağı anısında gururun yanında hüzün değil mutluluk var.

Elbette pembe panjurlu evde değiliz, elbette defansın arkasına atılan top sorunu orada duruyor, elbette stoper rotasyonunun daha da daralması sıkıntı, elbette henüz mücadele ile üretkenliğin doğru orantısını kuramadık. Ama bize gül bahçesi vadeden de olmadı zaten. Zor olacak. Yine her maç sezonun en önemli maçı olacak bizim için. Ama umutlanmak için her gün daha fazla nedimiz oluyor. Nedenlerin en başında da inadıyla, bahanesizliğiyle, sonuca etki eden değişiklikleriyle, çalışkanlığıyla bize Obra'yı hatırlatan Jesus bey yer alıyor.

Tahterevallide umut endişeye ağır basmaya başlıyor. Sütten ağzı yananlar bu kez yoğurdu iki iyi sonuçta ayağını yerden kesmeden yiyor. Sadece bu gözler hala evladını arıyor. Arda da bu denkleme bir yerinden girerse o zaman tünelin sonundaki aydınlık büyüyor. Sonrasını zaten herkes biliyor.