CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve dünya gündemini değerlendirdi.

Toprak kamuoyu ile paylaştığı raporunu ‘İç Politika, Dış Politika ve Ekonomi adı altında üç başlık altında topladı.

“Hızla yükselişe geçen korona vakaları ve vefatlarına karşılık, salgının siyasi istismar malzemesi yapılması ve halkın sağlık güvenliğinin hiçe sayılmasında, iktidarın somut eylemleri ve ihmalleri söz konusudur!” diyen Toprak, “Salgınla mücadelede sorumluluğu İl Valilikleri ve İl Hıfzıssıhha Kurullarına devrederek sıyrılmaya çalışan iktidar, bu kurulların aldığı kararları kendisi çiğnemekte ya da siyasi amaçla değiştirtmektedir!” ifadelerini kullandı.

Toprak’ın açıklamasının satır başları şöyle:

Libya'da karşılıklı ateşkesin ardından Trablus ve Tobruk yönetimleri arasındaki müzakereler sürüyor. 2021 Mart’ında seçim ve o döneme kadar yeni bir ulusal uzlaşı hükümeti kurma konusunda anlaşma sağlandı.

Libya’da uzlaşı ve çözüm müzakereleri sürerken, ABD Afrika Komutanlığı’nın Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı Suriyeli cihatçı militanlarla ilgili bir rapor yayınlaması ve bunun medyaya sızdırılması dikkat çekici!

Fransa’nın ev sahipliğinde düzenlenen Med7 zirvesinde, Akdeniz’e kıyısı olan 7 AB ÜYESİ ÜLKE, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a tam destek açıklayarak, Türkiye’ye diyalog, geri adım ve gerilimi azaltma çağrısı yaptı!

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirmesinin tamamı şöyle:

İÇ POLİTİKA

1.Vaka sayısı yükseliyor. Halkın sağlık güvenliğinin hiçe sayılmasında iktidarın somut eylemleri ve ihmalleri söz konusudur!

2.İktidar, İl Valilikleri ve Hıfzıssıhha Kurullarının kararlarına uymuyor!

DIŞ POLİTİKA

3.Libya'da karşılıklı ateşkesin ardından yeni bir “ulusal uzlaşı hükümeti” kurma konusunda ilerleme sağlandı!

4.AFRİCOM, Türkiye’nin Libya’ya getirdiği Suriyeli silahlı cihatçı sayısının 19 bine ulaştığını açıkladı!

5.Med7 Zirvesi’nde, Türkiye’ye diyalog, geri adım ve gerilimi azaltma çağrısı yapıldı!

6.Türkiye, Med7 Zirvesi’nden çıkan ortak bildiriye sert tepki gösterdi!

7.Türkiye’ye yaptırım gündemli 24-25 Eylül AB Liderler Zirvesi öncesinde ORUÇ REİS Antalya Limanına çekildi!

8.Suriye’de yeni bir sürece giriliyor. Rusya, çok geniş bir heyetle Şam’a ziyaret gerçekleştirdi.

9.BAE’nin ardından Bahreyn de İsrail ile ilişkilerini normalleştirme ve anlaşma imzalama kararı aldı!

10.Ortadoğu’daki gelişmeler, Türkiye’nin ağırlığını yitirdiğini, gösteriyor!

EKONOMİ

11.CB Erdoğan, BES yasasına aykırı bir plan açıkladı!

12.İktidar, her şeye el koymayı öngören bir “ekonomik çaresizliği” yansıtan ruh hali içindedir!

13.Mody’s Türkiye’nin kredi notunu düşürdü!

14.Temmuz ayında CARİ AÇIK, aylık 1.8, yıllık 14.9 milyar dolara yükseldi!

15.TÜİK, işsiz sayısının 152 bin kişi azaldığını açıkladı!

 1.Hızla yükselişe geçen korona vakaları ve vefatlarına karşılık, salgının siyasi istismar malzemesi yapılması ve halkın sağlık güvenliğinin hiçe sayılmasında, iktidarın somut eylemleri ve ihmalleri söz konusudur!

 Korona ile mücadelede Türkiye’nin dünyaya örnek olduğunu, 150’den fazla ülkeye tıbbi malzeme yardımı yapıldığını öne süren iktidarın sağlık alanındaki yanlış politikalarının faturası giderek ağırlaşmaktadır. Başlangıçta tüm çağrılara kulak tıkayarak, yüzeysel önlemlerle süreci yönetmeye yönelen yönetim anlayışı, halkın sağlığını ekonomik beklentilerine ve çözüm üretmekteki çaresizliğine feda ederek, ülkeyi ve toplumu ağır bir bedelle karşı karşıya bırakmıştır. Pek çok ülke benzer şekilde yaşanan ağır ekonomik sorunlara rağmen salgınla mücadelede yurttaşlarının sağlığını ön planda tutarak önlemlerden ödün vermemiştir. Bizde ise iktidar döviz darboğazı ve ekonomik çöküşü önleyebilmek için turistik tesisleri açmış, milyonlarca genci YKS, LGS, KPSS sınavlarını öne çekerek riske atmıştır. Sağlık Bakanı şu anda yoğun bakımlardaki hastaların yüzde 40’ını gençlerin oluşturduğunu ifade etmektedir! Sağlığın siyasete alet edilemeyeceği, siyasi nema uğruna halk sağlığının istismar edilemeyeceği gerçeğini göz ardı eden yönetim anlayışı, ülkemizi salgının 2’inci dalgaya ve pike yöneldiği bir süreçte hastanelerinde, yoğun bakım ünitelerinde yer kalmayan bir ortamla baş başa bırakmıştır. Bilim Kurulu’nu göstermelik ve görüntü amaçlı kullanan iktidarın tüm kararlarının “Cumhurbaşkanının talimatlarıyla” alındığı bizzat Sağlık Bakanı tarafından ifade edilmektedir. Oysa demokratik, şeffaf, halk sağlığını önceleyen ülkelerin pek çoğunda salgınla mücadele sürecinin yönetimi tamamıyla siyasetten bağımsız bilim kurullarına bırakılmıştır.

Sağlık çalışanları arasında hızla artan pozitif vaka ve ölümler, aylardır insanüstü koşullarda çalışan, mücadele eden, yetersizliklerle boğuşan sağlık çalışanlarını giderek moralsiz, motivasyonsuz kılmakta, emekliliğini isteyen, istifa eden personel sayısı artmaktadır.

Salgının ilk günlerinden itibaren olayın ciddiyetini kavramaktan uzak bir yönetim beceriksizliği sergileyen iktidarın, yaklaşan sonbahar-kış mevsimlerinde salgın riskinin katlanarak artacağı ifade edilmesine karşılık bu konuda bir planı, mücadele programı olduğu şüphelidir!

 2.Salgınla mücadelede sorumluluğu İl Valilikleri ve İl Hıfzıssıhha Kurullarına devrederek sıyrılmaya çalışan iktidar, bu kurulların aldığı kararları kendisi çiğnemekte ya da siyasi amaçla değiştirtmektedir!

 Ayasofya’yı ibadete açmak için 350 bin kişiyi her türlü kuraldan uzak şekilde meydanlara, avlulara yığan, sel felaketi sonrası Giresun’da maskesiz-mesafesiz binlerce kişiyle miting yapıp, bedava çay dağıtarak izdihama yol açan iktidarın bu organizasyonlarına Sağlık Bakanı’nın suskunluğu üzücüdür.

İstanbul İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun 12 Eylül’den itibaren il çapında aldığı toplantı, konser, açık hava etkinliği vb. yasaklama kararının 4 saat sonra kurul olağanüstü toplantıya çağrılarak değiştirilmesi, ibret vericidir. Yeni kararla yasağın başlangıcının 14 Eylül’e uzatılarak AK Parti’nin binlerce kişiyle düzenlediği üye yazım kampanyası organizasyonun gerçekleştirilmesine izin verilmesi, partili Cumhurbaşkanının etkinlik ve açılışları uğruna halk sağlığının, insan hayatının feda edildiğinin en somut örneğidir.

Kamu ve üniversite hastanelerinde, pandemi hastanelerinde tıbbi malzeme, ilaç, teçhizat sıkıntısı had safhaya ulaşmıştır. Medikal tedarikçilerin 20 milyar liraya yaklaşan alacakları ödenemediği için pek çok şirket, malzeme tedarik edemez, birikmiş alacaklarını tahsil edemez konuma gelmiştir. Sektör temsilcileri bu gidişle yara bandı bile bulunamayabileceğini öne sürmektedir.

Ankara Şehir Hastanesi artırılan yatak kapasitesine rağmen yetersiz kalınca kapatılan 13 hastanenin yoğun bakım ünitelerinin yeniden açılmasının düşünüldüğü dile getirilmektedir. Dövize endeksli hasta ve tedavi garantilerinin tutturulması için onlarca hastanenin kapatılmasının yanlışlığını ilk günden itibaren söylememize karşılık kulak asmayan iktidarın ülkeyi getirdiği içler acısı tablo, Türkiye’nin ve 83 milyonun hak ettiği bir tablo değildir. Kendi yurttaşlarımız hastanelerde yer bulamamakta, pozitif vakalar ellerine reçete verilip evlerine gönderilmektedir!

Salgının en hızlı döneminde şov uğruna Atatürk Havalimanı pistleri yıkılarak, İstanbul’da iktidara yakın müteahhide 45 günde ihalesiz yaptırılan iki hastaneyle Sağlık Turizmi’nden milyonlarca dolar gelir elde edileceğini iddia eden iktidarın sağlığı ranta-ticarete çevirme politikası iflas etmiştir.

 3.Libya'da karşılıklı ateşkesin ardından Trablus ve Tobruk yönetimleri arasındaki müzakereler sürüyor. 2021 Mart’ında seçim ve o döneme kadar yeni bir ulusal uzlaşı hükümeti kurma konusunda anlaşma sağlandı.

Libya'da 21 Ağustos'ta eş zamanlı olarak ateşkes ilan eden Trablus ve Tobruk yönetimlerinin temsilcilerinin Fas'ın Bousnika şehrinde geçen hafta boyunca yürüttükleri görüşmelerde büyük ölçüde uzlaşı sağlandı. Taraflar arasında uzlaşılamayan tartışmalı konuların, Libya Merkez Bankası, Libya Ulusal Petrol Kurumu ve silahlı kuvvetlerin yönetimi olduğu belirtiliyor.

Fas'taki görüşmelere paralel olarak taraflar arasında İsviçre'nin Montrö kentinde de Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde siyasi çözüm görüşmeleri yürütüldü. Montrö müzakerelerinde de yakınlaşma sağlandı. BM Libya Destek Misyonu'ndan (UNSMİL) yapılan resmi açıklamada, tarafların “uzun süreli görüş ayrılıklarını bir kenara atma fırsatını değerlendirmeyi başardığı, Libya'da devlet başkanlığı ve meclis seçimleri düzenlenmesinin gerekliliği üzerinde fikir birliği sağlandığı” duyuruldu. UNSMİL açıklamasına göre, temsili bir ulusal birlik hükümeti oluşturulmasıyla başlayacak 18 aylık bir süreç sonunda, üzerinde uzlaşılacak bir anayasal çerçeve temelinde, devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin düzenlenmesi öngörülüyor.

İktidarın “gayrımeşru” saydığı Tobruk’taki LUM ile diyalogu reddetmesi, LUM’un desteklediği Hafter’i “darbeci” ilan etmesine karşılık yaşanan bu gelişmeler, Libya’da inisiyatifin giderek Türkiye’nin kontrolünden çıkmaya başladığını, sürecin ABD-Almanya-Fransa-Rusya ve Mısır etkinliğinde ilerlemeye başladığını gösteriyor. Tarafların 2021 Mart’ında seçim ve Libya petrolünün ihracından elde edilen gelirin iki tarafın denetimindeki ortak bir hesapta toplanması konusunda da uzlaşmaları, iktidarın Libya Merkez Bankası ve petrol paralarına yönelik ekonomik beklentilerini açığa düşürdü.

Fas ve Montrö müzakereleri sadece UMH’ye ve UMH içindeki Fethi Başağa’ya güvenerek Libya politikasının yürütülmesinin kırılganlığını ve yanlışlığını da sergiliyor. BM ve uluslararası aktörler tarafından da “meşru parlamento” kabul edilen Tobruk Yönetimi ateşkes ve müzakere süreci sonrası siyasi konumunu daha da güçlendirdi.

LUM Başkanı Akila Salih siyasi anlaşma için iki koşul öne sürüyor;

Birincisi, anlaşmanın atanmışlarla değil, sadece seçilmişlerle imzalanması!

İkincisi, UMH’nin masaya oturabilmesi için dış müdahaleleri ve yabancı ülkelerin varlığını tamamen reddetmesi, yabancı ülke askerleri ve paralı askerlerden kendini Trablus ve kontrolündeki bölgeleri arındırması!

Her iki koşulun da gerek Rusya’nın gerekse Mısır’da imzalanan Kahire Deklarasyonu ile Berlin Mutabakatı’nın içeriğinde yer aldığı ismi verilmese de muhatabın Türkiye olduğu açık. Fas ve Montrö müzakerelerinin bu koşullarda ilerlemesi, Türkiye’nin süreçten dışlanması ve iktidarın gerek Libya gerekse Libya üzerinden Kuzey Afrika’ya dönük plan ve beklentilerinin açığa düşmesi anlamına gelecektir.

4.Libya’da uzlaşı ve çözüm müzakereleri sürerken, ABD Afrika Komutanlığı’nın Türkiye’nin Libya’ya taşıdığı Suriyeli cihatçı militanlarla ilgili bir rapor yayınlaması ve bunun medyaya sızdırılması dikkat çekici!

ABD Afrika Komutanlığı’nın (AFRİCOM) yayınladığı rapora göre bu yılın Nisan ve Haziran aylarında 5 bin Suriyeli cihatçı daha Trablus’a taşındı ve Türkiye’nin bugüne kadar Libya’ya getirdiği Suriyeli silahlı cihatçı sayısı 19 bine ulaştı. Raporda Türkiye'nin gönderdiği binlerce Suriyeli paralı savaşçının varlığının ülkede güvenliği tehdit ettiğini ve Libya toplumunda tepki yarattığına dikkat çekildi. Libya’da çatışan taraflar ateşkesle birlikte uzlaşı ve siyasi çözüm müzakereleri yürütürken, iktidarın Libya’ya silahlı cihatçı milis taşımayı sürdürmesi uluslararası kamuoyunda tepki topluyor. Türkiye’nin Libya’da anlaşma ve çözümden yana değil savaştan yana olarak algılanmasını ve bu şekilde konumlandırılmasını beraberinde getirerek yalnızlaştırıyor. Bu algı ve konumlanma aynı zamanda Türkiye’nin çözüm masasının dışında tutulmasını isteyen ülkelerin de elini güçlendiriyor.

25 Eylül’de yeniden başlayacak Fas ve Montrö müzakereleri öncesinde iktidarın Libya’da barıştan ve çözümden yana bir tutum sergilemesi, bu yönde inandırıcı adımlar atması ve Tobruk LUM yönetimi ile de diyalog girişiminde bulunması doğru ve akılcı bir diplomatik hamle olacaktır.

 5.Fransa’nın ev sahipliğinde düzenlenen Med7 zirvesinde, Akdeniz’e kıyısı olan 7 AB ÜYESİ ÜLKE, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a tam destek açıklayarak, Türkiye’ye diyalog, geri adım ve gerilimi azaltma çağrısı yaptı!

 Yunanistan’ın yanında Türkiye’ye karşı oluşturulan cephenin öncülüğünü üstlenen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 24-25 Eylül’de yapılacak AB Liderler Zirvesi öncesinde Akdeniz’e kıyısı bulunan 7 Güney Avrupa ülkesinin devlet ve hükümet başkanlarını 10 Eylül’de Fransa’nın Korsika adasında bir araya getirdi. [İspanya, İtalya, Malta, Portekiz, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan]

Mediterranen 7 (Med7) Zirvesi adıyla gerçekleştirilen toplantı sonrasında ortak açıklamayı duyuran Macron, Türkiye’ye gerilimi azaltma, diyaloğu yenileme çağrısı yaptı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’a da tam destek mesajı verildiğini, Türkiye ile bölgede istikrarı sağlamak adına ilişkileri eski haline getirme niyetinde olduklarını belirtti.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitsotakis, Ankara'nın Eylül ayı sonunda yapılacak AB zirvesine kadar doğal gaz arama faaliyetlerine son vermek için zamanı bulunduğunu, geri adım atılmadığı takdirde ağır yaptırımların devreye gireceğini kaydetti.

Yunanistan ve GKRY, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki doğal gaz arama faaliyetlerinin kendi deniz yetki alanları içinde yürütüldüğünü yinelerken bunun uluslararası hukuka, uluslararası deniz hukukuna aykırı ve yasa dışı olduğu iddiasını da bir kez daha öne sürdüler.

Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerilimde açıkça Atina'ya destek veren Fransa, Doğu Akdeniz'deki askeri varlığını artırmaya devam edeceğini, Yunanistan ile askeri işbirliğinin de güçlendirileceğini duyurdu.

Korsika adasında Macron'un evsahipliğinde gerçekleştirilen Zirve’den yapılan ortak açıklamada; diyalog konusunda ilerleme sağlanamaması ve Türkiye’nin tek taraflı eylemlerine devam etmesi halinde, AB devlet ve hükümet başkanlarının 24-25 Eylül tarihlerinde buluşacağı zirvede Türkiye'ye yönelik YAPTIRIM KARARININ görüşüleceği belirtildi!

6.Med7 Zirvesi’nden çıkan ortak bildiriye sert tepki gösteren Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege'de Yunanistan ile yaşanan gerginliğin giderilmesi için şartlarını ilan etti! Rusya’dan dikkat çeken hamle!

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hami Aksoy tarafından yapılan açıklamada Fransa, İtalya, İspanya, Malta, Portekiz, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın katılımıyla yapılan toplantının sonuç bildirisinde yer alan Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesine ilişkin ifadelerin, “taraflı, gerçeklerden kopuk ve hukuki dayanaktan yoksun olduğu” belirtildi.

Doğu Akdeniz'de gerginliğin azaltılmasıi diyalog ve işbirliğinin hakim kılınması için Türkiye’nin öne sürdüğü şartlar:

Yunanistan'ın Türkiye ile önkoşulsuz masaya oturması,

Yunanistan'ın bölgede sismik araştırma yapan Oruç Reis gemisi etrafındaki askeri gemilerini çekmesi,

Yunanistan'ın Meis dahil Doğu Ege adalarını silahlandırmaktan vazgeçmesi,

Yunanistan'ın Batı Trakya Türk azınlığına yönelik son dönemde artan baskılara son vermesi,

Kıbrıslı Rumların Ada'nın ortak sahibi olan KKTC ile hidrokarbon kaynaklarının araştırılması ve işletilmesi için gelir paylaşımı dahil işbirliği yapması, kendi dar görüşlü çıkarlarına AB'yi alet etmemesi,

NATO'nun ayrıştırma inisiyatifine destek vermesi,

AB'nin ve bahse konu bildiriye imza atan diğer ülkelerin ise uluslararası hukuka ve AB müktesebatına aykırı olarak dayanışma kisvesi altında körü körüne izledikleri tek yanlı ve taraflı tutumlarını terk etmesi.

 Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, diplomatik yollardan çözüm ve müzakere için de bölgedeki askeri varlıkların geri çekilmesi gerektiğini öne sürüyor. ABD ve AB’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı ortak tavır takındığının işaretleri güçlenirken; Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un gerçekleştirdiği Lefkoşa ziyaretinde, Türkiye ile GKRY arasında arabuluculuk önerisini gündeme getirmesi, soruna müzakereler yoluyla çözüm bulunması gerektiğini söylemesi, dikkat çekici bir hamle olarak görülmelidir!

Kanımca Rusya’nın devreye girmesinde iktidarın rolü olabileceğini düşünmek yanlış olmaz. Güney Kıbrıs ekonomisi üzerinde ciddi ağırlığı bulunan Rusya, Rus oligarkların milyarlarca dolarlık off shore hesaplarının bulunduğu GKRY bankaları üzerinde de etkili.

Bu yüzden de Rusya’dan Lefkoşa üzerinde baskı kurması istenmiş olabilir. ABD’nin silah ambargosunu kaldırması, GKRY ile askeri işbirliğini güçlendirme adımı atmasında da Rusya’nın Güney Kıbrıs üzerindeki bu ekonomik ve siyasi etkisini geriletme amacı önemli unsurlardan bir tanesi.

7.24-25 Eylül’deki AB liderler Zirvesi’nde olası yaptırım kararları arasında Gümrük Birliği anlaşmasının ve Tam Üyelik müzakerelerinin askıya alınması gündeme gelebilir!

24-25 Eylül’deki AB liderler zirvesinden Türkiye’ye karşı ağır ve kapsamlı bir yaptırım listesi çıkartmak için baskı yapan Yunanistan-GKRY-Fransa üçlüsüne karşılık Almanya’nın daha farklı ve çözüm kapılarını kapatmayacak bir tutumdan yana olduğu gözleniyor.

Türkiye’ye yaptırımlar için oy birliği zorunluluğu da anımsandığında, AB’nin kendi içinde tam uzlaşı ve karada oy birliği sağlanmasında zorluklar yaşanabileceğini öngörebilirim. Yunanistan ve GKRY yaptırımları kesinleştirmek için Almanya ve AB üzerinde Belarus tehdidini gündeme getiriyor.

Belarus seçimleri sonrasında ortaya çıkan kaos ve seçimlere hile karıştırıldığı yönünde ortaya atılan iddialarla muhalefetin sokaklara dökülmesi üzerine AB Belarus’a seçimlerin yenilenmesi ve yaptırım kararı almıştı.

Yunanistan ve GKRY, liderler zirvesinde Türkiye’ye yaptırım kararı alınmadığı takdirde Belarus’a karşı hazırlanan AB yaptırımlarını veto edeceklerini bildirdiler. Yunanistan ve GKRY’nin veto tehdidine karşı AB liderlerinin nasıl bir tutum takınacağı 24 Eylül’de kesinleşecek.

Bu arada yaptırımların etkili olması için Türkiye ekonomisine ve dış ticaretine ağır hasar verebilecek kararlardan birisinin Gümrük Birliği anlaşmasının askıya alınması olabileceği öne sürülüyor.

Dolayısıyla Türkiye'ye karşı hangi yaptırımların uygulanabileceği henüz netleşmiş değil. Daha önceki açıklamalarında kişi ve şirketlerin yaptırım kapsamına alınabileceğine işaret eden AB Güvenlik ve Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Josep Borrell, doğal gaz arama faaliyetleriyle bağlantılı şirketlerin yaptırımlardan etkilenebileceğini söylemişti. Bu da Türkiye için Doğu Akdeniz'deki sondaj ve arama faaliyetleri yürüten gemilere AB limanlarının kapatılması ve yedek parça sevkiyatının durdurulacağını gösteriyor.

AB sözcüleri, ilk yaptırımlara rağmen Ege ve Doğu Akdeniz’de krizin tırmanmaya devam etmesi durumunda, yaptırımların Türkiye'deki diğer ekonomik faaliyetleri etkileyecek şekilde genişletilebileceğini, bunun Türkiye ve AB arasında yoğun ticari ilişkilerin bulunduğu sektörleri kapsayabileceğini ifade ediyorlar.

Bu durumda da AB ve Türkiye arasında gümrüksüz mal alışverişini sağlayan Gümrük Birliği'nin hedef alınması söz konusu olabilir. Buna ilave olarak, halen askıya alınmış durumdaki Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Revizyonu müzakerelerinin de tümüyle gündemden çıkartılması, Türkiye’nin Gümrük Birliği'nin genişletilmesi talebinin de yaptırımlardan etkilenmesi olanaklı. Diğer bir yaptırım ihtimali de Türkiye-AB üyelik görüşmelerinin resmen durdurulması olabilir. Avusturya bu talebi açıkça dile getiriyor ve liderler zirvesinde gündeme gelmesi halinde tam destek vereceğini beyan ediyor.

Ancak vurguladığım gibi, AB'nin yaptırım kararlarını oy birliği ile alması gerektiği göz önünde bulundurulduğunda, bu yaptırımların Türkiye'yi tutum değişikliğine zorlamak için sınırlı düzeyde kalabileceğini öngörmekteyim.

Almanya Ekonomi Bakanı Peter Altmaier’in Ukrayna krizinden ötürü Rusya’ya yönelik yaptırımları anımsatması ve şimdiye kadar benzer AB yaptırımlarının Rusya da dahil hiçbir ülkede tutum değişikliğine yol açtığının görülmediğini, yaptırımların daha ziyade karşı tarafın daha sert politikalar üretmesine neden olduğunu dile getirmesi, Türkiye’ye yaptırım konusunda Alman hükümetinin yaklaşımının ipuçlarını veriyor.

Ayrıca gerek dönem başkanı Almanya gerekse AB komisyonu her ne kadar Yunanistan ve GKRY’ye destek açıklasalar da şu ana kadar mevcut krizde arabuluculuk rolü üstlenmiş durumdalar. Türkiye’ye yaptırım uygulanması halinde her yönden bu rollerini kaybedeceklerdir. Böyle bir süreç, Türkiye’yi de kendi olanakları ölçüsünde mukabil eylemlerde bulunma, yaptırımlara yönelme konusunda haklı konuma taşıyacaktır.

Tam bu aşamada ilan edilen yeni Navtex’lere rağmen sondaj gemisi Oruç Reis’in çalışmalarını sonlandırarak 13 Eylül’de Antalya Limanı’na dönmesi, iktidarın diyaloga zemin yaratma amaçlı bir geri adımı olarak görülebilir. Yunanistan, Türkiye’nin bu adımından memnuniyet duyulduğunu ve aynı zamanda Türkiye’nin diyalog için yeni bir adım attığını, açıkladı.

24-25 Eylül’deki Türkiye gündemli AB liderler zirvesinde aklı selimin hakim olacağını, AB ülkelerinin ve dönem başkanı Almanya’nın Yunanistan ve GKRY’nin baskı ve tehditlerine boyun eğmeyeceğini, sonuçları fazla yıpratıcı olmayacak bir yaptırım paketinin kabul edilebileceğini öngörmekteyim.

8.Rusya Başbakan Yardımcısı ile Dışişleri Bakanının 2012’den bu yana ilk kez geniş bir heyetle Şam’a gerçekleştirdikleri ziyaret ve imzalanan anlaşmalar Suriye’de yeni bir sürece girildiğini gösteriyor!

ABD’nin Haziran ayında uygulamaya koyduğu Sezar Yasası yaptırımları ile Suriye’yi her alanda çökertme girişimine karşı en sert tepkiyi gösteren ülkelerden Rusya, bu tutumunu 2012’den bu yana Suriye’ye en üst düzey siyasi, ekonomik ve diplomatik temsilcilerini göndererek perçinledi. 6 Eylül’de Şam’ı ziyaret eden Rusya Başbakan Yardımcısı Yuri Borisov’un ardından 7 Eylül’de de Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Şam’da Devlet Başkanı Beşşar el Esad, Dışişleri Bakanı Velid el Muallim ve diğer üst düzey yetkililerle görüşmeler yaptı. Görüşmelerde Suriye’ye ekonomik destek, yatırım, altyapının onarımı, elektrik santralleri, petrol ve doğalgaz tesisleri de dahil stratejik ve hayati önemdeki 40 tesisin yenilenmesini içeren bir ekonomik işbirliği paketi üzerinde mutabakata varıldığı açıklandı. Mutabakat ve anlaşmaların yılsonuna kadar son şeklini aldıktan sonra Esad ile Putin arasında resmi törenle imzalanacağı duyuruldu.

Rusya resmi heyetinin imzaladığı anlaşmalar arasında en kritik ve dikkat çeken; Suriye kıta sahanlığı ve Doğu Akdeniz’deki Suriye deniz sınırlarıyla, münhasır ekonomik bölgelerinde ortak hidrokarbon (doğalgaz) aramaları ve sondajını içeren anlaşma… Bu anlaşma aynı zamanda Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki süreçlere ve enerji savaşlarına Suriye üzerinden doğrudan müdahil olması, bölgeye sismik araştırma ve sondaj gemilerini göndermesi ve bunları Rus savaş filosu ile Tartus deniz üssü üzerinden korumaya alması anlamına geliyor. Şam’da yapılan görüşmeler ve mutabakata varılan anlaşmalar, bir anlamda Suriye petrollerini Kürtlere devreden ABD’ye de yanıt ve meydan okuma olarak görülebilir. Yine diğer yanıyla da Doğu Akdeniz’de doğalgaz sondaj ve sismik araştırmalarında Yunanistan ve GKRY ile gerginlikler yaşayan, ABD ve AB’den yaptırım tehditlerine muhatap olan Türkiye’ye de ‘Esad ile diyalog ve deniz sınırları anlaşması’ yapması sinyali şeklinde görülebilir.

Putin’e yakın milyarder işadamı Genadi Timçenko’nun sahibi olduğu petrol, doğalgaz ve madencilik şirketi Stroy Trans Gaz, şu ana kadar Suriye’de Şam yönetiminin kontrolündeki şehirlerde ve bölgelerde milyar dolarlık anlaşmalara 49 yıllığına imza atmış durumda. Timçenko’nun şirketi aynı zamanda ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırım listesinde yer alıyor. Soyuz Nafta Gaz, Zarubezhneft, Mercury, Vilada Suriye’de petrol, doğalgaz, madencilik, ulaşım, boru hatları, altyapı alanlarında daha önce anlaşma imzalayan ve bu anlaşmaları geçen yıl onaylanan Putin’e yakın diğer Rus şirketleri.

2021’deki seçimlere kadar Cenevre’deki anayasa müzakereleri sonuçlanmadığı ve yeni Suriye Anayasasının yazımı tamamlanamadığı takdirde seçimler mevcut anayasaya göre yapılacak ve Esad’ın yeniden seçilmesi önünde bir engel olmayacak. Esad Kürtleri masa dışında tutarak anayasa sürecini geciktirmeyi önemli görürken, Rusya ise Esad’ı bu konuda uzlaşmaya, Kürtlerle anlaşmaya ikna için çabalarına hız veriyor.

Rusya ve Putin, 2015’te sahaya inerek doğrudan müdahil olduğu Suriye savaşında bugüne kadar yaptığı milyarlarca dolarlık askeri harcamanın karşılığını da bu petrol, gaz, stratejik madenler, limanlarda 49 yıllığına sağlanan imtiyazlı anlaşmalarla tahsil etmeye yöneliyor!

9.BAE’nin ardından Bahreyn de İsrail ile ilişkilerini normalleştirme ve anlaşma imzalama kararı aldı. İktidar, dünyada ve bölgede yankılanan bu yeni gelişmeyi “Filistin davasına ihanettir” diyerek, kınadı!

Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) sonra Bahreyn de İsrail ile ilişkilerini normalleştirme kararı aldı. Anlaşmayı ABD Başkanı Donald Trump, Bahreyn Kralı Hamad Bin İsa El Halife ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği üçlü telefon görüşmesinin ardından açıkladı. 11 Eylül saldırılarının 19’uncu yıldönümüne denk gelen Bahreyn-İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesi açıklaması, Başkan Trump’ın İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi anlaşması dolayısıyla Beyaz Saray’da ev sahipliği yapacağı imza töreninin öncesine denk getirildi. ABD-Bahreyn-İsrail ortak açıklamasında, “Bu iki dinamik toplum ve gelişmiş ekonomi arasında doğrudan diyalog ve ilişkileri başlatmak, Ortadoğu’nun olumlu yöndeki dönüşümünü devam ettirecek ve bölgenin istikrar, güvenlik ve refahını arttıracaktır” denildi. BAE’den sonra Bahreyn’in de normalleştirme kararı alması, Trump açısından diplomatik başarı hamlesi şeklinde görülebilir.

Arap ülkelerini bağımsız bir Filistin devleti kurulana kadar İsrail'i tanımaktan kaçınmaya çağıran Filistin yönetimi, İsrail-Bahreyn anlaşmasına tepki gösterdi. Filistin yönetimi adına açıklama yapan Wasel Ebu Yusef, “Bu, Filistin davası, Filistin halkı ve haklarını sırtından vuran bir başka hamle. İsrail'le ilişkilerin serbestçe normalleştirilmesinin hiçbir haklı gerekçesi yok” ifadelerini kullandı.

Türkiye de Bahreyn'in İsrail ile ilişkileri normalleştirme kararını kınadı. Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, “Söz konusu adım, Filistin davasının savunulması çabalarına yeni bir darbe vuracak ve İsrail’in Filistin‘e yönelik gayri meşru uygulamalarını daha da cesaretlendirecektir.” denildi.

Daha önce imzalanan BAE-İsrail anlaşmasını da eleştirerek “yok hükmünde” olduğunu dile getiren iktidarın Bahreyn-İsrail anlaşmasında da aynı yaklaşımı sergilemesine karşılık reel politik ve fiili durum farklı yönde ilerliyor. Körfez Emirliklerinin başlattığı İsrail ile normalleşme anlaşmaları zinciri Umman Sultanlığı, Kuveyt ve Suudi Arabistan ile devam edecek gibi görünüyor!

10.Ortadoğu’daki bu gelişmeler; Türkiye’nin artık süreçleri etkileme gücünü ve ağırlığını kaybettiğini, olayları yönlendirme ağırlığını yitirdiğini, gösteriyor!

Ortadoğu’da ortaya çıkan bu yeni süreçte sürekli tepkisel ve yok sayma tutumu yerine süreçleri Türkiye’nin çıkarları, Filistinlilerin haklarının korunması ve savunulması yönünde etkileyecek diplomatik stratejilerin geliştirilmesi gerekiyor.

Aksi halde İsrail, Arap ve Müslüman dostlarını artırırken Türkiye ise aksine yalnızlaşarak, tepki göstererek, karşıtlık sergileyerek Müslüman-Arap düşmanlarının sayısını çoğaltıyor!

2008’de Kosova bağımsızlığını ilan ettiğinde ilk tanıyan ülkelerden birisi olmamıza rağmen ve Kosova’da Almanya ve İsviçre’nin ardından yaklaşık 400 milyon Euro ile en büyük ekonomik destek ve doğrudan yatırımları gerçekleştirmemize rağmen Kosova bile Türkiye’nin Filistin ve Kudüs politikasına destek vermedi.

Kosova’nın İsrail’i tanıması doğal olsa da büyükelçiliğini Kudüs’e açma kararı Ortadoğu’nun yanı sıra Balkanlardaki diplomasinin de kayıp sürecine girdiğini gösteriyor!

Sırbistan ve Kosova’nın Kudüs kararları sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki ülkenin Cumhurbaşkanlarını arayarak Aleksandar Vucic ve Haşim Thaçi ile görüşmesine rağmen kararlarından geri adım atmamaları da yalnızlaşma yanında etkisizleşmenin de somut işareti.

Bir kez daha yinelemek gerekirse iktidar hızla dış politikada dünya ve bölge gerçeklerini doğru ve akılcı analiz eden, diplomasinin ağırlığını öne çıkartan bir değişimi gündemine alarak altyapısını oluşturmalıdır.

Türkiye’yi hızla yalnızlaştırıp etkisizleştiren, inandırıcılığını - saygınlığını törpüleyen yaklaşımların ve içerde yaptığı gibi dışarıda da tehdit, şantaj, ayrıştırma, kamplaştırma üzerine kurgulanan söylemlerin terk edilmesi, iç siyaset dili gibi dış politika dilinin de yeniden dizay edilmesi elzemdir!

11.Vatandaşların BES hesaplarında biriken 154 milyarın şirketlere ucuz maliyetli kaynak olarak kullandırılacağının açıklanması BES yasasına aykırıdır. Aynı zamanda çok tehlikeli bir adımdır!

7 Eylül’de Cumhurbaşkanı başkanlığında yapılan toplantıyla kamu bankalarının bünyelerindeki sigorta şirketlerinin tek çatı altında toplanmasını öngören Cumhurbaşkanı Kararı’nın ardından 6 kamu sigorta şirketi tek çatı altında birleştirilerek kamuoyuna tanıtıldı. Ziraat, Vakıfbank ve Halkbank ile Ziraat Katılım, Vakıf Katılım ve Emlak Katılım bankalarının bünyesindeki ya da iştiraki olan sigorta şirketleri, hayat ve emeklilik sigortası kuruluşları Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik Sigorta adı altında iki kamu sermayeli şirket çatısında birleştirilerek Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildi.

TVF böylece Türkiye’deki sigorta prim pastasının yüzde 70-80’ini kontrolüne alan iki çatı sigorta kuruluşunu da bünyesine katarak, yaklaşık 200-250 milyar TL’lik bir kaynağı kontrolüne alıyor!

Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu iç ve dış kaynak sıkıntısı, bütçe kaynaklarının daha yedinci ayda tüketilmesi, Merkez Bankası ve Kamu Bankalarının döviz rezervlerinin eritilmesi nedeniyle Hazine içeriden TL ve döviz cinsi borçlanmaya hız vermek zorunda kaldı. Şimdi atılan bu adımla, TVF’ye kaynak aktararak buradan, iktidara yakın şirketlerin, darboğazdaki kuruluşların düşük maliyetlerle fonlanması, denetimsiz harcama olanağına kavuşulması hedefleniyor. Cumhurbaşkanının toplantıda yaptığı konuşmada; “Devletin desteği ve teşvikiyle fon tutarı 154 milyar liraya ulaşan Bireysel Emeklilik Sistemi'nde yapılacak atılımlarla reel sektöre uzun vadeli ve düşük maliyetli büyük bir kaynak sağlanabilecektir” ifadesini dile getirmesi kabul edilemez! Aynı zamanda bu sigorta şirketlerinde bireysel emeklilik sigortası (BES) tasarruf hesaplarında biriken kişisel tasarrufların iktidara yakın şirketlere ucuz kaynak olarak kullandırılmasının planlandığını açığa çıkartmaktadır. Öncelikle böyle bir uygulama BES Yasası’na aykırıdır. BES yasası kamu-özel emeklilik sigortası şirketlerindeki BES hesaplarında biriken tasarruflasın nasıl değerlendirileceğini, nemalandırılacağını düzenlemektedir. Bu tasarrufların hazine kâğıtlarında, tahvil ve bonolarda, Eurobondlarda değerlendirilmesi hükmü yasada yer almaktadır.

Ayrıca hesap sahipleri sigorta şirketleriyle yaptıkları sözleşmelerle BES hesaplarında oluşan birikimlerin değerlendirilmesi için portföy anlaşmaları yapmış durumdadır. BES sahiplerinin iradesi dışında, birikimlerinin şirketlere, özel sektöre, müteahhitlere düşük maliyetli, uzun vadeli kredi olarak kullandırılması, bu kişilerin tasarruflarına iradelerine ve onaylarına aykırı şekilde, yasa dışı biçimde el konulması demektir. Böyle bir adım, giderek bankalardaki mevduat hesaplarına da gerektiğinde el konulabileceği yönünde oldukça tehlikeli bir algıyı pekiştirecek, bankalardaki mevduatların hızla çekilmesinin yolunu açacaktır. Kaldı ki, Cumhurbaşkanının bu açıklamaları sonrasında bile BES hesaplarının kapatılarak, tasarrufların çekildiği, BES sisteminden çıkışların hızlandığı yönündeki haberler medyaya yansımış durumdadır.

Geçtiğimiz Mayıs ayında milyonlarca işçinin gelecek ve emeklilik güvencesi olan Kıdem Tazminatı için bir fon kurmaya girişen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bakan Albayrak işçi ve işveren sendikalarıyla toplantılar yaparak ikna etmeye çalışmıştı. Ancak üç büyük işçi konfederasyonu da Kıdem Tazminatı Fonu kurulmasına ve işçilerin tazminatlarının buraya aktarılarak 60 yaşına kadar birikimlerini çekme imkânının kaldırılmak istenmesine sert tepki gösterdiler, genel greve gideceklerini ilan ettiler. Bunun üzerine iktidar, Kıdem Tazminatı Fonu tasarısını geri çekmek zorunda kaldı.

Muhtemelen 4 milyona yakın kamu çalışanı için artık kendi seçtiği bankanın BES sigortası şirketinde hesap açtırmak yerine kamuya ait ve TVF kontrolündeki Türkiye Hayat ve Emeklilik şirketine geçmek zorunlu hale getirilecek. Bunun yanı sıra iktidarın siyasi gücünü kullanarak özel sektörü ve büyük holdingleri de çalışanlarının BES hesaplarını TVF’ye devredilen kamu sigorta şirketlerine taşımaları yönünde baskı yapması şaşırtıcı olmayacaktır.

Üç büyük kamu bankası kredi pastasında da son birkaç yıldan bu yana art arda açılan düşük faizli kampanyalarla paylarını yüzde 50-60’ın üzerine çıkarttılar. Şimdi de hayat sigortası, bireysel emeklilik hesapları, diğer sigorta dallarındaki pastanın yüzde 70-80'i kamunun kontrolüne geçmesi planı devrede.

BES’lerdeki 154 milyarın yanı sıra hayat, kasko, yangın, trafik vs. dallarında 2019 yılında yaklaşık 70 milyar TL prim üreten sigortacılık sektörünün bu yıl ise prim üretiminin 100-150 milyar TL arasında olması bekleniyor.

Bankaların yanı sıra doğrudan sigorta alanında faaliyette bulunanlarla birlikte 62 sigorta şirketinin yer aldığı Türk Sigortacılık Sektörü’nde artık devletin ağırlığı ve dolayısıyla iktidarın kontrolü ve tekeli söz konusu olacak!

12.İktidar adeta tüm ülke kaynaklarını tükettiği yetmezmiş gibi gözü kara bir şekilde nerede ne bulursa her şeye el koymayı öngören bir “ekonomik çaresizliği” yansıtan ruh hali içindedir!

İktidar bugüne kadar yaptığı 70 milyar doları aşan tutardaki özelleştirme gelirinin nereye harcandığının hesabını meclise ve millete vermedi. Deprem vergilerinin nereye gittiği bilinmiyor. TVF’ye devredilen 60-70 milyar dolar değerindeki kamu varlığının (TPAO, BOTAŞ, PTT, ÇAYKUR, THY, Türk Telekom hazine hisseleri, Türksat, kamu bankaları) nasıl değerlendirildiği, kaynaklarının nerelere harcandığı, TVF’nin bağımsız denetimden geçmiş bilançosu şeffaf olarak kamuoyuna açıklanmıyor.

İktidar, milyonlarca çalışanı zorunlu olarak BES’e katılmaya, asgari ücretliden bile BES kesintisine zorlarken şimdi diğer yandan bu paraları ucuz kredi olarak dağıtma planını ilan ediyor. Dünyada bu tarzda kurulan büyük emeklilik fonları var. Almanya’da ve özellikle en başarılılardan bir tanesi Norveç Emeklilik Fonu… Ancak bunlar kaynaklarını ucuz kredi dağıtmak için değil, dünyanın farklı bölgelerinde, ülkelerinde kârlı alanlara, menkul ve gayrimenkul varlıklara yatırıp değerlendirerek, fonun ve katılımcıların kazançlarını artırıyor. Tasarruflarını nemalandırarak, emeklilik tazminatlarının ve maaşlarının yükselmesini sağlıyor.

Oysa iktidar, BES hesabı olanların onayını almaksızın, yasayı da yok sayarak tasarruf sahibinin zararına neden olacak adımlar atıyor. Denetimsiz ve şeffaf olmayan şekilde bu kaynakları kullanma niyetinin ardında iktidarın kendisine yakın şirketleri, müteahhitleri BESLEME amacının yattığı apaçık görülüyor!

 13.Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Mody’s de Türkiye’nin kredi notunu düşürdü. Moody’s tarafından yapılan indirimin uluslararası piyasalarda olumsuz yansıması olacaktır!

 Türkiye hazinesinin Fitch ile birlikte resmi rating sözleşmesi bulunan iki derecelendirme kuruluşundan Moody’s, Türkiye’nin ülke kredi notunu B1’den B2’ye düşürerek risklerin oldukça arttığı vurgusunu yaparken, görümü ise negatif olarak teyit etti.

Bu not indirimi uluslararası piyasalar açısından Türkiye’nin ‘yatırım yapılamaz bir ekonomi’ olarak durumunun daha da kötüleştiği ve risklerin olağanüstü düzeyde arttığı anlamına geliyor.

Ayrıca ülke notunun B1’den B2’ye düşürülmesiyle verilen diğer mesaj ise Türk menkul kıymet ve varlıklarının “çöp” değerinde olduğu, bunlara yapılacak yatırımların yatırımcı açısından olağanüstü risk unsuru içerdiği!

Moody’s Türkiye değerlendirmesinde not indirimini ve negatif görünümü üç kriterle gerekçelendirdi:

Türkiye’nin dış kırılganlıklarının ödemeler dengesi krizine dönüşme ihtimali giderek artıyor.

Türkiye’nin kredi profiline ilişkin riskler artarken, ülkenin kurumları sorunlarla baş etme konusunda isteksiz veya yetersiz görünüyor.

Türkiye’nin kredi notuyla ilgili uzun zamandır güçlü noktasını oluşturan bütçe imkânları eriyor, mali disiplin ve bütçe disiplini terk edilmiş görünüyor.

Moody’s’in sıraladığı bu üç gerekçeyi analiz ettiğimizde, uluslararası piyasalara verilen mesajın;

Türkiye’nin dış kaynak temininde yaşadığı ciddi sıkıntı ve döviz gelirlerindeki düşüşle birlikte rezervlerin tükenme noktasına gelmiş olmasının, yüzde 9,9 daralan ve küçülen ekonomiye rağmen cari açıkta yükselişin hızlanmasına yol açtığı, bunun da bir ödemeler dengesi krizini tetikleyebileceğini,

Ekonomi yönetimi ve bürokrasisinin, başta Merkez Bankası ve Hazine-Maliye olmak üzere kurumların gündemdeki sıcak sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kaldığı, çözüm üretme iradesini ortaya koyamadığı, öngörülebilir bir ekonomi politikası ya da programının olmadığı,

Aktarılan ‘tek seferlik’ kaynaklara (MB yedek akçesi, imar affı, bedelli askerlik vb.) rağmen bütçe disiplini ve mali disiplinden kopuş yaşandığı, bütçe harcamalarının şeffaf olmadığı, bütçe gelirleri artırılamadığı gibi aksine bütçe giderlerindeki artışla olağanüstü açıklar verildiği, açıkların kapatılmasında ve sağlıklı kamu kaynağı bulunmasında tıkanma noktasına gelindiğini, söyleyebilirim.

 Moody’s’in bu tespitleri uzun süredir sürekli vurguladığım ve ivedi olarak ortaya güvenilir, inandırıcı, tutarlı bir mali-finansal-ekonomik-yapısal program konulması gereğini teyit ediyor.

İktidar ve ekonomi yönetimi daha önce Fitch’e not indirimine tepki göstererek Karadeniz’de doğal gaz rezervi bulunduğunun açıklandığı gün, Fitch’in not indirimini açıklamasını ‘müjdeyi gölgeleme ve gündem değiştirme amaçlı, dış güçlerin oyunu’ olarak nitelendirmişti.

Oysa Fitch ve Moody’s’in Türkiye ilgili değerlendirme takvimi bir yıl öncesinden ilan ediliyor.

Dolayısıyla Karadeniz’de doğalgaz keşfinin açıklandığı 21 Ağustos’ta Fitch’in Türkiye raporunun açıklanacağı bir yıl önce ilan edilen takvimde yer alıyordu!

 Şimdi de muhtemelen iktidar ve ekonomi yönetimi Moody’s için benzer değerlendirmeler yaparak savunmaya geçecek, dış güçler bahanesine sarılacaktır. Ancak bu tepkilerin hiç birisi ekonomik gerçeklerin ve kötüleşmedeki hızlı gidişin üzerini örtemiyor.

Bir an evvel bu bahanelerin ya da ‘Almanya, ABD, Fransa bizi kıskanıyor’ türünden çocuksu savunmaların arkasına saklanmak yerine Türkiye borçlarını çeviremez, ödemelerindeki tıkanıklığı aşamaz konuma gelmeden “çözüm ve çare paketi” ilan edilmelidir.

 14.Temmuz’da aylık 1.8, yıllık 14.9 milyar dolara yükselen cari açık, ekonomide risklerin arttığını gösteriyor. Gümrük duvarlarını yükselterek, ithalatı kısmaya yönelen iktidarın bu hamlesi de sonuç vermedi!

 Korona salgının pik yaptığı Mart-Nisan aylarından itibaren kapanan ekonomi nedeniyle 2. Çeyrekte yüzde 9,9 küçüldüğü açıklanan ekonomik tabloya rağmen cari açıktaki yükselişin hızlanmasının çok ciddi döviz kıtlığı ve ödemeler dengesi bilançosu krizini işaret ettiği uyarısını daha önce de dile getirmiştim.

Merkez Bankası’nın (MB) açıkladığı Temmuz 2020 Ödemeler Dengesi verilerinde ortaya çıkan tablo, ithalattaki tüm kısıtlama önlemlerine, yükseltilen gümrük duvarlarına rağmen ödemeler dengesi ve cari açıktaki riskin büyüdüğünü teyit etti.

MB rakamlarına göre, Temmuz 2019’da aylık 1 milyar 990 milyon dolar ‘fazla’ veren cari işlemler hesabı, 2020 Temmuz’unda 1 milyar 817 milyon dolar açık verdi. Yine geçen yılın temmuz ayı itibarıyla yıllık 2,1 milyar dolar ‘fazla’ veren cari denge bu yıl temmuz sonunda 14 milyar 941 milyon dolar açık verdi. Bu gelişmede, özellikle turizm gelirlerini de kapsayan hizmetler dengesi kaynaklı net döviz girişlerinin temmuz ayında geçen yılın aynı ayına kıyasla 4 milyar 617 milyon dolar azalması en önemli etkenlerden birisi.

İthalatı kısmak için 30 Eylül’e kadar binlerce malın gümrük vergilerine getirilen artışa karşılık, MB’nin açıkladığı tablo, tıpkı vatandaşın ve şirketlerin döviz talebini kısmak için alınan kararların başarısız olması gibi ithalatla ilgili vergi artırma kararlarının da sonuç vermediğini gösteriyor.

Ticaret Bakanlığı’nın Ocak-Ağustos dönemi dış ticaret verilerine bakılırsa ihracat 8 aylık dönemde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12,1 gerilerken ithalattaki gerileme bunun 12’de biri düzeyinden, sadece yüzde 1,1’de kalmış. En son açıklanan ağustos ayı dış ticaret rakamlarında ise iktidarın ‘rekabetçi kur’ ile ihracatın artacağı iddiasına karşılık, ihracat yüzde 5,7 gerilerken patlayan altın talebiyle birlikte ağustos ayında ithalatta yüzde 21’e varan artış yaşandı.

Özellikle altın ve kıymetli maden talebindeki olağanüstü artış, ithalatı yukarı çekiyor. Geçen yılın Ocak-Ağustos döneminde 7,3 milyar dolar olan toplam altın ithalatı bu yılın aynı döneminde yüzde 120’ye varan artışla 16,1 milyar dolar tutarına yükseldi. Bunun sadece 4,2 milyar dolarlık kısmı ağustos ayında yani bir ayda yapılan altın ithalatı. Ayrıca normalleşmeye geçişle birlikte Haziran ayından itibaren başlatılan kamu bankalarının kredi kampanyalarıyla dağıtılan konut, otomobil, tüketim ve ihtiyaç kredilerinin yarattığı parasal genişlemenin önemli bölümün de yine ithal ürün, mal ve malzemelere gitmiş görünüyor.

Süresi 30 Eylül’de dolacak olan gümrük vergisi artışları mevcut döviz rezervi tablosunda büyük ihtimalle yeni Cumhurbaşkanı kararlarıyla uzatılacak. Öncelikle bu vergilerin süresi uzatılmadığı takdirde en az yüzde 30 daha aşağı düşecek gümrük vergileriyle ithalat talebinin artması kaçınılmaz. Ancak ne MB’nin ne de kamu bankaları ve özel bankaların elinde ithalata dönük böylesi bir ani döviz talebi artışını karşılayabilecek rezerv yok.

İkinci çeyrek büyüme verilerinde sanayi sektörünün yüzde 16,5 küçülmesi, ihracata dönük üretim yapan sanayinin artan kur ve gümrük vergisi maliyetleri nedeniyle üretimini yavaşlattığını işaret ediyor. Dolayısıyla iktidarın ‘3 ve 4’üncü çeyrekte ekonomik büyüme, üretim ve istihdam artışı, yılı pozitif büyümeyle kapatma’ iddiasının gerçekleşebilmesi için, 30 Eylül sonrasında en azından yerli ikamesi olmayan üretim girdilerinde gümrük vergilerinin aşağı çekilmesi gerekiyor. Bu ise altın talebiyle birlikte ithalatın daha da yükselmesi, dış ticaret açığının ve cari açığın büyümesi, bunun da enflasyon artışını yukarı çekmesi anlamına geliyor. Günü birlik kararlarla ekonomiyi yönetmeye çalışan iktidarın, gümrük vergilerini yükselterek ithalatı ve döviz talebini kısma politikası da aradan geçen dört ayda sonuç vermemiş görünüyor.

Süre uzatılmaz ve artırılan gümrük vergileri Nisan-Mayıs aylarındaki seviyesine geri çekilirse de bu kez, ithalattaki artış ve buna yönelik döviz talebindeki yükselişin karşılanamaması, yükselen döviz talebinin kurları daha da yukarı çekmesi söz konusu olacak. Bu da iktidarı dövize yönelik yeni kısıtlayıcı ve kontrol içeren kararlar almaya zorlayacak!

15.TÜİK, işsiz sayısının 152 bin kişi azaldığını açıkladı! İşten çıkartma yasağı ve ücretli izne çıkarılanlara nakdi destek ödemelerinin süresi yılsonuna kadar uzatıldı. Artık TÜİK verilerini tartışmaya gerek kalmadı!

TÜİK Haziran 2020 ayına ait işsizlik ve istihdam verilerini açıkladı. Bu rakamlara göre resmi işsizlik oranı Haziran’da 0,4 puan artarak yüzde 13,4 oldu. Buna karşılık işsiz sayısı 152 bin kişi azalarak 4 milyon 101 bin kişi olarak açıklandı. Verilere bakıldığında tarım dışı işsizlik oranı Haziran2da 0,6 puanlık artışla yüzde 15,9 düzeyine yükselmiş görünüyor. 15-24 yaş grubunu içeren genç işsizlik oranı 1,3 puan artarak yüzde 26,1 olurken, 15-64 yaş grubunda ise 0,4 puan artışla yüzde 13,7 seviyesinde gerçekleşti.

Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının açıklamasına göre salgın nedeniyle işini kaybeden, işyeri kapanan ve bundan dolayı kısa çalışma ödeneğinden yararlandırılanların sayısı 3 milyon. İşten çıkarma yasağı çerçevesinde ücretsiz izne çıkarılan ve nakdi ödeme desteği alanların sayısı ise 2 milyon. Dolayısıyla TÜİK’in 152 bin kişi azaldığını ve 4 milyon 101 bin kişi olduğunu duyurduğu resmi işsiz sayısının dışında tutulan bu 5 milyon kişi, işsiz değil, istihdamda-çalışıyor, sayılıyor!

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, TÜİK’in hesaplamalara dahil etmediği bu 5 milyon kişiye yönelik tanımlamaların ve ödemelerin süresinin yılsonuna kadar uzatılabileceğini açıkladı. Yani önümüzdeki üç ay boyunca gerçek işsiz sayısı, yine resmi verilere yansımayacak! En basit hesapla fiilen işsiz oldukları halde, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) cüzi ödemelerle maaş alıyor görünen bu 5 milyon kişi açıklanan resmi işsiz sayısına ilave edildiğinde rakamın 9 milyon 101 bin kişiye ulaştığı görülüyor.

Yılsonuna kadar uzatılması düşünülen bu ödemeler sona erdiğinde söz konusu 5 milyon kişiden kaçının işine döneceği, istihdama katılacağı, düzenli maaşa, gelire kavuşacağı bilinmiyor.

Asıl çarpıcı ve bir o kadarda komik olan; korona yüzünden bu yıl tüm dünya ekonomileri gibi Türkiye ekonomisi de altüst oldu, işsizlik tırmandı, üretim dibe vurdu ve yüzde 9,9 daralma yaşandı. Buna karşılık TÜİK’in hesaplamasına göre işsizlikte 2019’dan daha iyi durumdayız!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ