Yeni Yaşam Gazetesi’nden Hüseyin Kalkan’a konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan muhalefetin kayyum meselesi konusundaki duruşunu eleştirdi. Buldan’a göre bu girişim sadece bazı belediyelere el koymak değil, halk iradesine, seçimlere ve demokrasiye karşı girişilen bir darbe.

“İNSANLAR MASKE BULAMAZKEN BU KADAR SİLAH NASIL TEMİN EDİLİYOR”

Buldan’ın açıklamaları şöyle:

 
Koronavirüs konusunda hükümetin bir ‘başarı hikayesi’ planı yaptığı yorumları yapılıyor. ‘Normalleşme’ adımları atılıyor. Aynı süreçte hükümet çok sayıda düzenleme yaptı. Eleştirilerin odağı fırsatçılık ve kendi iktidarını tahkim konusuna odaklandı. Siz hükümetin koronavirüs ile mücadelesini nasıl okuyorsunuz?

Pandeminin ilan edildiği 11 Mart’tan bu yana hükümetin salgınla bir mücadelesi olmadı. İktidar virüsle değil toplumla mücadele ediyor. HDP’yle, toplumsal muhalefetle, iktidarı eleştirenlerle, barolarla, odalarla, gazetecilerle, yerel yönetimlerle mücadele ediyorlar. Salgın sürecinde kayyım atayarak, faşizm virüsünü, kayyım virüsünü, nefret virüsünü korona virüsüyle birleştirdiler. Yandaş televizyonlarına çıkanlar ölüm listesi açıklıyor, silahlanmadan bahsediyor. İnsanlar maske bulamazken bu kadar silah nasıl temin ediliyor? İktidarın bu sorulara yanıt vermesi gerekmektedir. Salgınla mücadeleyi toplumun sırtına yüklediler. Sosyal devlet olarak işçinin, emekçinin, yoksulun, kadının yanında yer almadılar. Kendi yandaşlarının, patronlarının, rant çevrelerinin yanında durdular. Dolayısıyla salgınla ve ortaya çıkardığı açlıkla, yoksullukla ve işsizlikle asıl mücadele eden toplumun kendisidir. Yine aynı zamanda bu süreçte fedakarca çalışan sağlık emekçileridir asıl mücadeleyi yürütenler. Bilim kurulunun hangi kararları aldığını ve hangilerinin hükümet tarafından uygulanmadığını kamuoyu bilmiyor. Bu süreç şeffaf yürütülmedi. İktidarın salgınla mücadelesi olsaydı, Tabipler Birliği, sağlık emekçileri gibi sağlık meslek örgütleriyle ortak hareket ederdi. Siyasi partilerle istişare eder, parlamentoda ortak çalışmalar yürütülürdü. 10 Nisan’da başlayan ve halen sürmekte olan hafta sonu sokağa çıkma yasakları 11 Mart’tan itibaren 14 günlük karantina şeklinde uygulansaydı belki de salgın bu denli yaygınlaşmayabilirdi. Hükümet önceliği sağlığa ve yaşama değil, ekonomik çıkarlara verdi. Bu süreci fırsat olarak kullandı. Rant ihalelerini, çevreyi tehdit eden rant projelerini aralıksız sürdürdü. Doğru düzgün maske dahi dağıtamayan bir iktidar gerçeği ortadayken hükümetin salgınla mücadelesinden asla söz edilemez.

“İKTİDARI AYAKTA TUTMA KAMPANYASINA DÖNÜŞTÜRDÜLER”

Bu süreçte sizlerin ve muhalefetin dayanışma kampanyaları engellenmeye çalışıldı. Neden engelleniyor?

Tek adam rejimi böyle bir şey. ‘Yardım yapılacaksa ben yaparım’, kampanya olacaksa ben düzenlerim. Benim dışımda kimse kimseye yardım edemez’ anlayışını dayattılar. AKP iktidara geldiği 2002’den bu yana yoksulluğu kullandı, sömürdü. Yoksulluğu yenme yerine yoksulu yenmeyi politika edinme ortadan kalkmış değil. Normalleşme adımları dedikleri, sağlığı öncelemiyor. Ekonomik ranta odaklıdır. AVM’lerin açılması bunun göstergesidir. Kaldı ki bu iktidarın dili, politikası hiçbir zaman normalleşmedi ki, salgın sürecinde normalleşme adımları atılsın. Bu süreçte iktidar dışında sosyal yardım kampanyaları başlayınca bu alanın kontrolünü kaptırmaktan korktular. Yerel yönetimlerin, partimizin, yine toplumun kendi içindeki sosyal dayanışması iktidarı ürkütüyor, korkutuyor. Dayanışma aynı zamanda demokratik toplumsal bir örgütlülüğü açığa çıkartmaktadır. İktidar demokratik örgütlülükten korktuğu için kampanyaları engelleyen bir tutum içerisinde oldu. Kendi yardım kampanyalarını ise İBAN numarası vererek iktidara yardım, iktidarı ayakta tutma kampanyasına dönüştürdüler.

Nerdeyse üzerinde mutabık olunan bir görüş var. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı belirtiliyor. Ancak alternatifin ne olduğu ve nasıl örgütlenileceği belirsizliğini koruyor. Parti olarak nasıl bir toplumsal alternatif ve örgütlenme öngörüyorsunuz?

Bu salgın sürecinin ortaya çıkarttığı en önemli nokta toplumsal örgütlülük ve dayanışmadır. Devlet mekanizması yurttaşı ve onun temel ihtiyaçlarını, sosyal ihtiyaçlarını, demokrasi, adalet ihtiyacını karşılamaz. Bu mekanizma kendi varlığını sürdürme ve ayakta tutma üzerine kuruludur. AKP Genel Başkanı’nın inşaat işçileriyle arasındaki 200 metrelik mesafe aslında iktidarın ve onun yönettiği tekçi otoriter devlet sisteminin halkla arasında yarattığı mesafeyi ortaya koymaktadır. Dolayısıyla burada asıl önemli olan nokta toplumun devlet mekanizması karşısındaki sosyal, siyasal ve demokratik örgütlülüğüdür. Toplumu asıl koruyacak olan kendi örgütlülüğü, özgücü ve dayanışmasıdır. Korona günlerinde ortaya konulan dayanışma duygusunu, paylaşımı ve kolektivizmi demokratik siyasal örgütlülüğe kavuşturmak, herkese ulaşmak, umut olmak, toplumsal örgütlülüğü büyüterek bunu çözüm gücü haline getirebilmek, en nihayetinde toplumsal demokratik ittifak alanını genişletmek en önemli demokratik hedef olmak zorundadır. HDP’nin 3. Yol stratejisi tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Demokrasiyi ve adalet duygusunu ortadan kaldıran, işsizliği, yoksulluğu, krizleri her geçen gün daha da tırmandıran otoriter zihniyet toplumsal, siyasal, sosyal sorunları asla çözemez. Sorunu yaratan çözüm olamaz. İktidarın karşısında gibi gözüken ancak bu otoriter yapıyı baştan aşağı değiştirip dönüştürme noktasında güçlü bir irade ve kararlılığa sahip olmayan, aslında tekçi devletçi zihniyetten ve sistemden bir türlü ayrışamayan, cumhuriyeti demokratikleştirme iddiasından uzak çizgi de çözüm gücü olamaz. İşte burada bizim 3. Yol çizgimiz halkların umudu ve çözüm gücü olmaya adaydır. Halkların, ezilenlerin, emekçilerin, kadınların demokrasiden sosyal adalete ve barışa varıncaya kadar her talebini haklı ve meşru talep olarak gören, bunun ortak mücadelesini yürüten, sorunları halkla birlikte çözme anlayışını benimseyen HDP’dir asıl demokratik alternatif. Bu alternatifi daha örgütlü, kalıcı ve sonuç alıcı bir noktaya doğru ilerleteceğiz. İçinden geçmekte olduğumuz dönem önemli toplumsal ve siyasal dönüşümlerin yaşanacağı bir süreç olacaktır. Bu değişim ve dönüşüm sürecinin temel aktörü, örgütlü siyasal gücü HDP olacaktır. Umutluyuz, güçlüyüz ve oldukça kararlıyız.

 

PKK Lideri Abdullah Öcalan, ilk defa gerçekleşen telefon görüşmesinde HDP’ye yönelik değerlendirmeler yaptı. Dikkat çekici değerlendirmesinde HDP’nin güç olması, genişlemesi ve örgütlenmesi gerektiğine vurgu yaparak aksi halde yok olacağını söyledi. Nasıl güç olunur? Öcalan, bu önermesi ile neyi kastediyor?

3. yol çizgisine dayanan HDP fikriyatı sağlam bir toplumsal zemine oturmuştur. 7 Haziran’dan 23 Haziran’a kadarki süreçte HDP önemli bir değişim ve dönüşüm gücü olarak rol oynamıştır. Ancak tüm bunlar yeterli değildir. HDP fikriyatının toplumsal siyasal karşılığı seçimlerde sandığa yansıyan sonuçların çok daha üzerindedir. Bunun farkındayız. Önemli olan umut ve cesaret yaratan, değiştirme gücü olan, ülkeyi yönetmeye aday HDP fikriyatının gerçek toplumsal karşılığını örgütlülük düzeyinde yakalayabilmek ve bunu açığa çıkartabilmektir. Güç olma meselesi budur. Örgütlülüktür. Konferanslarımızın ve kongremizin en önemli sonucu ve hedefi örgütsel gücümüzü büyütmek, herkese ulaşmak, genişlemek, ittifak alanlarını genişletmektir. HDP’yi, toplumun tüm kesimlerinin, bütün ezilenlerin, emekçilerin, işçilerin, inançların, kimliklerin, kültürlerin ortak mücadele yürüteceği bir çatıya dönüştürebildiğimiz düzeyde siyasal, demokratik güç oluşacaktır.

“BEDELİNİ MUTLAKA ÖDEYECEKLER”

Beş belediyenize daha kayyum atandı. Bu koronavirüs günlerinde belediyelerinize yönelik ikinci kayyum dalgası oluyor. Korona günlerinde bu atak nedendir size göre?

Bugüne kadar 45 belediyemiz gasp edildi. Belediyelerimizin gasp edilmesi AKP iktidarının Kürt düşmanlığında, demokrasi düşmanlığında geldiği noktayı göstermektedir. Halkın ezici çoğunluğunun oylarıyla göreve gelen belediye başkanlarını görevlerinden alarak yerine atanmış vali ve kaymakamları kayyım olarak atamak darbe uygulamasıdır. AKP Genel Başkanı ve Hükümet temsilcileri bir süreden bu yana çeşitli darbe iddialarını gündeme getirmektedir.

“KAYYIM ATANMASI ÇOK AÇIK BİR DARBE GİRİŞİMİDİR”

Oysa asıl darbe girişimlerini Saray’ın uygulamalarında ve devreye soktuğu politikalarda aramak gerekiyor. Belediyelerimize hukuksuzca kayyım atanması çok açık bir darbe girişimidir. Yerelden genele yayılan bir darbe süreciyle karşı karşıyayız. İktidar, yarattığı krizlerin üzerini kutuplaşmayla, darbe söylentileriyle, kayyım gasplarıyla, nefret söylemiyle maskelemeye çalışmaktadır. AKP iktidarı seçimle kazanamadığı yerel yönetimleri kayyım gaspıyla ele geçirmektedir. Bu gayri meşru ve demokrasi dışı bir yoldur. Bunun ne demokraside, ne hukukta ne de siyasi ahlakta bir yeri yoktur. Hukuk dışılığı hukuk haline getirmek ve hukuk dışı yollarla iktidarlarını sürdürmeye çalışmak halkların geleceğine, halkların bir arada yaşama iradesine yapılan en büyük kötülüktür. Bu iktidar, örgütlü kötülükle, organize hukuksuzlukla, organize nefretle, kutuplaşmayla ülkeyi çok tehlikeli bir noktaya doğru sürüklemektedir. Kendisi kaybederken, çözülürken, çökmeye yüz tutmuşken tüm ülkeye kaybettirmeye, ülkeyi kendileriyle beraber çökertmeye çalışıyorlar. Kayyım darbesinin arkasında yatan zihniyet tüm ülkeye ve demokrasiye çökertme planını uygulamaktadır. Herkesin bu tehlikenin farkında olması gerekmektedir. Bu süreçte demokratik kamuoyuna, demokrasiden, barıştan ve adaletten yana olan herkese önemli görev ve sorumluluk düşmektedir.

“KAYYIM DARBESİNE SESSİZ KALMAK İKTİDARA DESTEK OLMAKTIR”

Topluma bu yönelim ve saldırı nasıl bertaraf edilecek, bu sadece sizin meseleniz olmadığına göre toplumsal kesimlere yönelik öneriniz nedir?

Bu faşizme hep birlikte karşı çıkmamız, birlikte mücadele etmemiz gerekmektedir. Demokratik siyaset yürüten, demokrasi adalet ve barıştan yana olan herkesin AKP faşizmi karşısında net bir duruş ortaya koyması tarihsel bir sorumluluktur. Virüs gibi ülkeyi ve toplumu saran bu kayyımcı, darbeci, talancı iktidar zihniyeti karşısında tam da şimdi demokrasi ittifakını daha fazla büyütmemiz, genişletmemiz ve ortak mücadele hattını güçlendirmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz. Çok net söylüyorum; kayyım darbesine sessiz kalmak, halk iradesine sahip çıkmamak iktidarın yanında yer almaktır, iktidarın darbe uygulamalarına destek olmaktır. Biz ve halkımız AKP’nin zulüm politikalarına bugüne kadar boyun eğmedik, teslim olmadık, bundan sonra da boyun eğmeyeceğiz. Halkımızla birlikte demokratik mücadelemizi daha da yükselteceğiz. Bu ülkeyi faşizm koşullarına teslim etmeyeceğiz. İktidar kaybediyor, büyük kaybedecekler. Ve yaptıkları tüm hukuksuzlukların, irade gasplarının hesabını adalet önünde bir bir verecekler. Halkın oylarını yok saymanın, halk iradesini tanımamanın siyasi ve hukuki bedelini mutlaka ödeyecekler!