Sözcü yazarı Emin Çölaşan, hayatını kaybeden usta gazeteci Bekir Coşkun hakkında bir yazı kaleme aldı.

Bekir Coşkun'un "Kürek mahkûmları" yazısını okurken ağladığını belirten Çölaşan, "Belki inanmayacaksınız ama şimdi bu satırları yazarken bile gözlerim yaşarıyor…" ifadelerini kullandı.

Emin Çölaşan'ın Sözcü'deki "Bekir’in selamları var!" başlıklı yazısı şöyle:

Sevgili okurlarım, Bekir'le ilgili son yazım burada 29 Kasım 2019 günü yukarıdaki başlıkla çıkmıştı. O yazıyı biraz kısaltarak sizlere bir kez daha iletiyorum.

Aradan yaklaşık 11 ay geçti ve Bekir ne yazık ki aramızdan ayrıldı.

Ona Allah'tan rahmet, eşi Andree ve yakınlarına sabır diliyorum.

İşte o yazı:

★★★

Bekir Coşkun benim can yoldaşım, can arkadaşım, dostum ve kardeşim…

Kader öyle istemiş olmalı ki, gerek Hürriyet'te ve gerekse şimdi Sözcü'de yan yana odalarda oturuyoruz.

Yani yıllardan beri duvar komşusuyuz!

Bekir'le bu uzun yıllar içerisinde acı ve tatlı nice olayları birlikte yaşadık ve paylaştık.

Onun yazdığı yazıların çoğunu tatlı bir kıskançlıkla okurdum, “Bunu yazmak niye benim aklıma gelmedi” diye hayıflanırdım.

Aramızdaki tatlı hitaplar hiç aksamazdı…

Telefonda konuşuruz ya da odalarımızda buluşuruz, konuşmamız bugün bile hep şöyle başlar:

“Hey Corc, versene borç!..”

★★★

Günün birinde Hürriyet'ten kovuldum…

Orada yaşadıklarıma ilişkin günlük notlar hep elimdeydi…

Oturup bu işin kitabını yazdım:

Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi.

Aydın Doğan beni mahkemeye verdi…

Yalan yazdığım ve kendisine iftira attığım iddiasıyla 50 bin lira tazminat istedi.

Yazdıklarımın tümüyle doğru olduğunu bilenlerden biri de Bekir'di.

İyi de, acaba mahkemede benim tanıklığımı yapar mıydı?

İş başka dostluk başka!..

Ona “Gel benim için tanıklık yap” diyemezdim çünkü Bekir halen Hürriyet'te yazıyordu. Yani patronuna karşı tanıklık yapması mümkün olamazdı…

Ve dava olayını duyunca yanıma geldi:

“Arkadaş sen beni tanık göster. Yazdığın her şeyin doğru olduğunu mahkemede ben anlatırım.”

★★★

Bunu yapmak yürek isterdi.

Tanık oldu, mahkemede ifadesini verdi:

“Kitapta anlatılan her olay doğrudur. Onları ben de Emin'le birlikte yaşadım…”

Mahkeme patronun açtığı davayı reddetti.

★★★

Kovulma olayım kamuoyunda bomba gibi patlamıştı. Aradan iki gün geçti, Bekir'in “Kürek mahkûmları” başlıklı yazısı çıktı.

“Biz bir kayıktaydık, kürek arkadaşımı dalgalar aldı. Emin Çölaşan artık yok. Ne yapmalıyım, asılsam mı küreklere, yoksa vaz mı geçsem kürek çekmekten, söyleyin dostlarım ne yapmalıyım…” diyordu. (Hürriyet, 16 Ağustos 2007.)

Muhteşem bir yazı idi. Hayatımda ilk kez bir köşe yazısını okuduktan sonra resmen ağlamıştım. Belki inanmayacaksınız ama şimdi bu satırları yazarken bile gözlerim yaşarıyor…

★★★

Urfalı Bekir işte budur…

Mert adamdır.

Sonra onu da kovdular!

★★★

Sevgili okurlarım, Bekir'in yazılarını uzunca bir süredir okumanız mümkün olmuyor…

Nedenini çoğunuz biliyordur ama bilmeyenler için anlatayım.

Bekir çok uzun süredir tedavi görüyor. Görmediği tedavi, içmediği ilaç kalmadı.

Kemoterapi, radyoterapi, tomografi, pet ve üstelik bir sürü iğneler, serumlar, haplar…

Keyfi doğal olarak çok kaçtı.

Şimdi şiddetli ağrıları var. Çok halsiz… Morali de hiç iyi değil.

Gazeteye arada sırada uğruyor, yine sohbete başlıyoruz ama yazı yazma aşamasına henüz gelmedi.

Ben de ona “Rahatına bak, içinden gelince yeniden yazmaya başlarsın” demeyi sürdürüyorum…

Yukarıda saydıklarım dışında Bekir ağrı kesiciler dahil çok sayıda hap alıyor. Kortizonlu ilaçlar ve ayrıca deriye yapışık uyuşturucu morfin bantları da halsizlik ve yorgunluğu tetikliyor.     

★★★

Bu hastalıkla boğuşmaktan yorgun düşen benim can arkadaşım halsizliği üzerinden bir türlü atamadı.

Sanırım önümüzdeki hafta, epeyce ara verdiği yazılarından ilki ile yine karşınıza çıkacak ama haftanın altı günü yazması herhalde söz konusu olmayacak.

Olsun, haftada bir veya iki kez bile olsa onu yeniden okumak için ben de sizin gibi sabırsızlanıyorum.

Bekir sizlere selam söylüyor.

Haydi Urfalı Corc, herkes seni bekliyor.

★★★

29 Kasım 2019… Ve 18 Ekim 2020…

Yaklaşık bir yıl içerisinde bunlar oldu ve Bekir'i yitirdik.

Bu süreçte gazetede düzenli yazı yazması mümkün olmadı.

“Parmaklarımda bilgisayarın tuşlarına dokunacak güç bile kalmadı” diyordu.

Sıkıntıları giderek arttı ve geldik 18 Ekim akşamına…

Ve beklenen son geldi…

Olan oldu.