Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, beratle sonuçlanan MİT davasındaki tutuklanmasında yapılan 'hileyi' ve kendisini tutuklayan hakim Umut Kasım'ın Yargıtay üyeliği beklerken yapılan sürgün gibi atama kararını yazdı.

Terkoğlu'nun "Geç kalmış bir beraat yazısı" başlıklı yazısı şöyle:

Sabaha karşı kapım çaldığında gelenleri biliyordum. İkiletmeden açıp “Bekleyin geliyorum” dedim. Birden aklıma düştü. Polislere dönüp, “Gözaltı kararına bakabilir miyim” diye sordum. Yoktu. İstanbul Başsavcı Vekili telefonla talimat vermiş, “acil alın” demişti.

O günden yargılandığım davanın bittiği güne kadar 6 ay 6 gün geçti. 3 ay 20 gününde tutukluydum. Kalan 2 ay 16 gün ise adli kontrol altındaydım.

Tutuklu arkadaşlarımın tahliye haberini beklerken kendimle ilgili kısmı dinlemedim bile. Bir değil, iki kez beraat etmiştim. Biri bütün sanıklarla birlikte “devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklamak” suçlamasından. Öbürü ise “istihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” ithamından.

‘Pardon’ değil ‘örgüt’ var

Beraat gerekçesinde şu yazıyordu: “Sanığa yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması sebebiyle...” yazıyordu.

Yani ortada tam bir “pardon” durumu vardı.

“Hatadan dönülmüş” demeyin. Bu “hata” denilerek kapatılacak bir mesele değil. Elindeki yargı gücünü mensubu olduğu yapılanma için kullanan yargı mensuplarının bıraktığı bir iz.

Ağır ceza mahkemeleri ile sanık olarak tanışmam 2009 yılında Ergenekon davasına bakan hâkim, savcı ve polislerin iftar buluşmasını haberleştirmem ile oldu. Ömrümün 11 yılının 8 yılında çeşitli gerekçelerle ağır ceza mahkemelerinde yargılandım. 9 yılımın 2 yılını bu davalar nedeniyle hapiste geçirdim. Tamamında suçlama konusu yazılar ya da haberlerdi. Bütün bu hukuk süreçlerinin sonunda hiçbir ceza almadım. Tabiri caizse “yattığımla kaldım”. Haliyle “pardon” kelimesi ağızdan kolay çıksa da ben başka türlü duyuyorum.

Olmayan suçtan tutuklama

4 Mart sabaha karşı gözaltına alınıp, gecesinde tutuklandığımda yapılan suçlama “MİT mensubunu ifşa”ydı. Kanunların uzaktan bakıldığında soğuk geldiğini biliyorum. Ancak bilenler için bu nedenle tutuklanmak anormal bir uygulamaydı. 1983’ten beri olan, 2014’te sertleştirilen MİT Kanunu canlı yayına çıkarılan istihbaratçılar için bile dolabından hiç çıkmamıştı. Hele hayatını kaybetmiş bir kamu görevlisi için uygulamasının yapılabileceği tartışmalıydı. Üstelik kanunu hazırlayan vekil bile amacın sadece “görev başındaki MİT’çileri korumak” olduğunu söylüyordu.

Öte yandan alt sınırı 3 yıl hapis olarak belirlenen kanunun neredeyse “yatarı” yoktu. Yine de şaşırmadım. Çünkü adliye içinde örgütlü bir grubun bizi hapsetmek için beklediğini çok önceden duymuştum.

Karar ‘hile’yi kabul etti

Beni tutuklayan hâkim, adliyenin “istenileni en hızlı yapan hâkimi” olarak ünlenen Umut Kasım’dı. Kararını önceden biliyordum. Mahkemede yüzüne bakarak “emin olun tarih göstermiştir ki hukuku kendi ikballerine aracı yapanlar er ya da geç o hukukun pençesinde can çekişir” demiştim.

Bu dönemde süte karışan su gibi hukuka da hileler karıştı. MİT Kanunu’ndan yargılansak, asliye ceza mahkemesine çıkacaktık. Suçlamanın yanına “devlet sırlarını açıklamak” eklendi. Böylece dava, ağır ceza mahkemesine taşındı. Mahkeme, bu suç açısından tüm sanıklar için beraat vererek savcılığın yaptığı hileyi de kabul etmiş oldu.

FETÖ döneminin aynısı

Öte yandan hakkımızda yazılan iddianamede bir değil, üç savcının birden imzası vardı. Nedense soruşturma savcısının yanına, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve vekili de imzasını atmıştı!

Üstelik...

Üç savcı imza attıkları soruşturmaya gizlilik kararı koymuştu. Avukatlarımızın bile dosya içeriğini görmesine izin vermiyordu. Ancak nasıl oluyorsa kilitledikleri dolaptan yandaş medyaya sistematik olarak evrak sızıyordu.

Ya savcı odasının anahtarı bazı muhabirlerde vardı ya da savcılar kendi elleriyle dağıtımcılık yapıyordu. FETÖ döneminde bire bir aynısını yaşadığımız bu durum, hapiste kendisini savunamayan insanları yargı eliyle karalamak için yeni örgütlenme tarafından kullanılıyordu.

Beni tutuklayan hâkim nerede?

Aylar sonunda beraat ettim.

Aynı içeriğe sahip yüzlerce mesaj, haber, yazı içinden neden sadece iki mesaj ve iki haber ayrılıp özel seçilmiş 8 sanığa iddianame yazıldığı sorusu ise benim için halen havada duruyor.

Emin olun FETÖ’nün “özel yetkili” yargılamaları yıllar sonra nasıl konuşulduysa, “özel seçilmiş yargılamalar” da öyle aydınlatılacak.

Hakkımda beraat kararı okunduktan sonra salondan çıktığımda benim aklım başka yerdeydi. Acaba o gece beni tutuklayan, “söz dinleyen” Umut Kasım şimdi neredeydi?

Adliyeyi iyi bilenlere sordum. “Sen İstanbul Adliyesi’nde yayılan ‘Umut Kasım sendromu’nu duymadın mı” dediler. Meğer “yapılması gerekeni yapmasıyla meşhur” hâkim, ben hapisteyken Diyarbakır’ın Bismil ilçesine gönderilmişti. Yargıtay’a atanma hayalinin bitişi pek hızlı olmuştu. Ardında kalanlar “ya bize de...” diyerek hukuk dışına çıkmanın bedelini sorguluyordu.

Tahliye olurken “bir daha geldiğimde yatarım” diyerek yatağını cezaevine emanet bırakan Rıfat Ilgaz’ların hikâyelerini okuyarak büyüdük. 10 yıl önce adliyeleri yöneten zihniyetin isim değiştirerek yoluna devam ettiği, iddianameleri aynı mürekkebin yazdığı bu filmi izledik, izliyoruz, izleyeceğiz. Hayatımın yıllarının cüppeliler tarafından çalındığı bu hikayenin sonunda da umarım “ben bunu görmüştüm” diyeceğiz...