Nur Sürer, sadece oyunculuğuyla değil, hayatın içindeki duruşuyla da hep farklı bir yerde görüldü. 

Sürer,  Türk sinemasının en iyi filmlerinde rol almış, sayısız defa ödül aldı. Ancak hayatında ilk kez bu yıl Altın Koza’da aldığı Ömür Boyu Yaşam Ödülü’nün kendisini heyecanlandırdığını söylüyor.

Nur Sürer, Posta Gazetesi'nden Oya Çınar'a verdiği röportajda dikkat çeken açıklamalarda bulundu. 

İşte o röportaj: 

Bu yıl Altın Koza’da, Yaşam Boyu Onur Ödülü’nün sahibi siz oldunuz. Zaten yıllar içinde ödüle doymuş bir sanatçısınız ama insanda yine de bir heyecan oluyor mu? Yoksa kanıksadığınız bir durum mu?

Galiba hayatımda ilk kez bir ödülü alırken heyecan duydum. Adana’yı çok seviyorum. Orayla bir gönül bağım var. Yıllar içinde çok gidip geldiğim, çok yakın dostlarımın olduğu bir şehir. Hep güzel anılarım var orada. Yaşar Kemal’in köyüne gittik. Abidin Dino heykel anıtının açılışında bulundum. Sayısız defa söyleşilere katıldım. Adana’da ne zaman güzel bir şey olsa, ben hep oradaydım. (Gülüyor) Ondan mı bilemiyorum ama bu kez hem çok mutlu oldum hem de heyecanlandım.

FİLMİ SANSÜRDEN ÇIKARMAK İÇİN ÖPÜŞME SAHNELERİ ÇEKİP SEVGİLİ FİLMİ GİBİ GÖSTERDİK

Başa dönersek, ilk ödülünüzü 1982’de, henüz ikinci filminiz olan ‘Bir Günün Hikayesi’ ile almışsınız…

Çok ilginç bir hikayesi var o filmin... Biz filmi 1980’de çektik aslında ama film, iki yıl sansürde kaldı. Gösterime giremedi. Sinan Çetin’ in ilk filmiydi. Fikret Hakan’la oynamıştık. Neticede politik bir filmdi. Sarı sendikayı anlatıyordu, bir işçi filmiydi. Maden ocağının çökmesi ve işçilerin göçük altında kalması üzerine kurgulanmıştı.

Sonra nasıl çıktı sansürden?

Filmi sansürden kurtarmak için öpüşme sahneleri çektik Fikret Abiyle. (Gülüyor) Hikayeyi yumuşatıp, bir sevgili hikayesi üzerinden verdik. Böylelikle sinemalara girebildi. Bana da, söylediğin gibi, ilk ödülümü getirdi.

İLK ÖDÜLÜMÜ ALIRKEN YAVUZ TURGUL’U BELEDİYE GÖREVLİSİ SANDIM

Ödülü bekliyor muydunuz?

Aklımın ucundan bile geçmiyordu. Hiçbir şeyin farkında değildim o zaman. Paris’teydim hatta. Yanımda yönetmen Erdoğan Tokatlı ve eşi vardı. “Tebrikler, ödül almışsın” dedi. “Aaa, öyle mi?” dedim. Sanki yıllardır ödül alıyormuşum gibi bir havalardaydım. Hatta nasılsa benim yerime biri alır diye düşündüm. Gitmek bile aklımda yoktu. Hatırlamıyorum şimdi biri, “Nur Hanım, Antalya uçağı hazır, sizi bekliyor” dedi. Beni karga tulumba bindirdiler.

Nasıl bir andı?

Hiçbir şeyin o kadar farkında değildim ki… Üzerimde bir kot, sıradan bir çizgili tişört. Bir gittim, herkes çok şık giyinmiş. Utandım resmen. Sahneye çıkmadan önce Yavuz Turgul’u gördüm. Onu bile tanımıyorum, düşün. Belediyeden bir görevli sandım. “Kusura bakmayın, böyle apar topar geldim” dedim. “Önemli değil Nur, ben de ödül alacağım, geç bakalım” dedi. Öyle enteresan, komik bir gündü. Sonrasında bayağı laf da olmuş sanırım kılığım kıyafetim. (Gülüyor)

Öncesinde modellik yapıyormuşsunuz sanırım. Sinema nasıl girdi hayatınıza?

O dönem bir süre yurt dışındaydım. Ailem Bursalı. Yurt dışından dönünce Bursa’da yaşayamayacağımı anladım. Şehir üstüme üstüme geliyordu. İstanbul’a geldim. The Marmara Oteli’nde çalışmaya başladım. Fakat bendeki nasıl bir şans ki, otelde işçiler grev başlattı. Otelin karşısına çadırlar kuruldu...

Çağırıyorsunuz böyle olayları galiba?

Çağırıyorum sanırım, haklısın. (Gülüyor) Sonra nasıl oldu tam hatırlamıyorum, birisi “Bir reklam filminde oynar mısın?” dedi. Ayfer Feray’ın oğlu Ali Tara çok iyi bir reklamcıydı. Genç yaşta vefat etti. Onun reklam filminde oynadım. Bir süre sonra da film teklifleri gelmeye başladı.  

 

ESKİDEN KADIN OYUNCULARIN AİLELERİ SENARYOYA KARIŞIYORMUŞ

Ve 1979’da ilk filminiz ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’de oynadınız… Yine Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri.

Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Zaten romanı efsane bir romandır. Orhan Kemal’in romanı. Filmi de İsveç-Türk ortak yapımıydı. Yönetmen Erden Kıral. Tuncel Kurtiz de senaryo yazarlarından. Fakat öyle bir şey oluyor ki, bir türlü kadın oyuncularla anlaşamıyorlar. O dönem ilginç bir şekilde kadın oyuncuların aileleri senaryolara karışıyormuş. Birinin nişanlısı itiraz etmiş. Birinin annesi, babası. Ben de orada ekiple beraberim hep. “Şu rolü şu oynasın” gibi şeylere kafa yoruyorum. Tuncel Abi’nin (Kurtiz) kafası atmış, “Nur oynayacak bunu” dedi. “Nasıl yaparım, olacak iş mi?” dedim ama sonra ne olduğunu anlamadan kendimi ilk sahneyi çekerken buldum.

Nasıldı?

Duygusunu hiç unutmadığım bir andır. 40’ın üzerinde film yaptım. Sorsan bazılarının adını hatırlayamam. Ama o filmin o ilk sahnesini hiç unutamıyorum. Sahneyi çektikten sonra Erden Kıral ve Tuncel Abi koşarak gelip sarıldılar. Neticede de çok iyi bir iş çıktı ortaya. O da Türkiye’nin en iyi işçi filmlerinden biridir. 1954’te yazılmış bir roman. Düşünün… Ama 2020’deyiz ve ne değişmiş? Bugün Türkiye’nin hâlâ utancıdır çocuk işçiler...

BURSA’DA YOKSUL BİR AİLEDE BÜYÜDÜM

Nur Sürer deyince, herkesin aklına oyunculuğunuz kadar, net politik duruşu olan biri geliyor. Bunun ne kadarı çektiğiniz filmlerle ya da yetişme tarzınızla ne kadarı tamamen sizinle ilgili?

Şüphesiz hepsinin etkisi var. Bursa çok kapalı bir şehir. Çok yoksul bir ailede büyüdüm ben üstelik. Eve gazete, kitap alınmazdı. Bir radyomuz vardı, onu da annem en tepeye koyardı. Biz ulaşamazdık bile. Ama buna rağmen aydın bir aileydik. Annem Arnavutluk’tan gelmiş, babam da Ekim Devrimi’nde Rusya tarafından gelmiş, Dağıstanlı. Demokrat bir ailede büyüdüm. Her zaman aklım dünyaya açıktı. Bursa’da çok güzel kütüphaneler vardı o zaman. Sürekli kitap alır evde ders kitaplarımın arasına yerleştirir, onları okurdum. Sadece ailemden alabildiklerimle yetinmedim yani. Hep üzerine daha ne koyabilirim diye çabaladım.

BEN, EĞER BENSEM… NEREDE YAŞARSAM YAŞAYAYIM İTİRAZ EDECEK BİR ŞEYLER BULURDUM

Bir sanatçının bu kadar siyasetle ilgilenmek durumunda kalması, üzerine epey düşünülmesi de gereken bir konu sanki… Başka bir ülkede yaşasanız yine bu kadar ilgilenir miydiniz politikayla sizce?

En basitinden şu örneği vereyim... Ben şiiri çok severim. Geçenlerde bir kitapçıdan şiir kitabı alıyorum. Kasada “Bir yıldır ilk kez şiir kitabı satıyoruz” dediler. Şok oldum. Şiir okunmuyormuş, inanamıyorum buna. Sonra eve gelince üzerine çok düşündüm. Sosyal medyada elimden geldiğince böyle güzel şeyler paylaşmayı tercih ederim tabii. Ama yaşadıklarımızdan böyle güzelliklere sıra gelmiyor. Bu çok üzücü ve düşündürücü. Öte yandan, ben eğer bensem, nerede olursam olayım itiraz edeceğim şeyler olur (Gülüyor). 1 Mayıs’larda Berlin’de defalarca yürüdüm. Geçen yıl Londra’da yürüdüm. Bu, biraz insanın doğasıyla ilgili.

Bir yerden sonra üzerinize yapıştığını da hissediyor musunuz?

Kesinlikle öyle düşünmem; bu benim seçimimle ilgili. Bilinçli bir tercih yani. Misal bir yerde kadın cinayetleriyle ilgili eylem oluyor. Ben şimdi oraya nasıl gitmeyeyim? Orada 17 bin kadın var diyelim, o kadar kadın görünmüyor ama biz gidersek bu haber oluyor. Bu gücümü kullanırım elbette. Hep kullandım, bundan sonra da kullanmaya devam edeceğim.

BAZI KONULARDA BİZİM SOLCULARI DA HİÇ ANLAMIYORUM

Siz, her anlamda gerçekten özgürlükçüsünüz. Sadece siyasi olarak kendinize yakın bulduklarınıza değil, tamamen karşı fikirde olanlara karşı da öylesiniz…

Öyleyim, bu dışarıdan da görünüyorsa ne mutlu! Mesela dünden beri, cezaevinden çıkan sağ görüşlü bir gazeteci tartışılıyor. Sol kesimden “Diğerleri içerideyken o neden çıkarıldı?” gibi sözler duyuyorum. Yahu onlar da çıkarılsın, o da çıkarılsın. Hepsi içeride kalsın diye bir düşünce olabilir mi? Olumsuzluk üzerinden fikir yürütülür mü? Ben bizim solcuları da bir türlü anlayamıyorum böyle konularda.

ATIF YILMAZ “NUR, BUNU HERKES ANLAMAZ AMA ÇOK SEKSİ BİR KADINSIN” DERDİ

Hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz? Nasıl hissediyorsunuz?

“Bir şeyleri kaçırdım mı?” diye düşündüğüm zamanlar olmuyor diyemem. Neticede 66 yaşındayım… Öyle bakma, “Hiç göstermiyorsunuz” demen lazım şu an. (Gülüyor)

Daha fazlasını söyleyeceğim. Nur Sürer adı bana hem her zaman çok genç, hem de seksi geliyor…

Bunu bana Atıf Abi (Yılmaz) söylemişti bir kez. “Nur, senin bu yanını herkes anlamaz ama sen çok seksi bir kadınsın” demişti. (Gülüyor) Valla geçenlerde Taner Gürsel ile karşılaştık. 1989’da iki sevgiliyi oynamıştık. Uzun yıllardır birbirimizi görmemiştik. “Nur, ne kadar dirisin” dedi. “Maşallah, sen de bütün saçları beyazlatmışsın” dedim. Yani ne bileyim, seviyorum hayatı. İşime, bir sürü şeye çok heyecan duyuyorum. Bunlar beni diri tutuyor olabilir.

 

KİMSEYE HESAP SORMAM, EŞİM SARP KURAY’IN NEREDE OLDUĞUNU BİR TEK CEZAEVİNDEYKEN BİLİYORDUM

Her konuda bu kadar özgürlükçü bir insanın kendi içi dünyasında katı kuralları var mıdır?

Hiç yok, hiç de olmadı. Ben öyle üzerimde tahakküm kurulmasına izin verecek yapıda bir insan değilim. Ne kendim kendime yaparım, ne de dışarıdan birinin müdahale etmesine izin veririm. İkinci evliliğimi yaptım mesela. Ne ilk eşim Bülent (Kayabaş) bana bir kez müdahale etmiştir ne de şimdi Sarp (Kuray). Hiçbir zaman hesap veren biri olmadım. “Ben şuraya gidiyorum, şuradan geliyorum” asla benlik işler değil.

Siz de karşınızdakine karşı öyle misinizdir?

Sana bir şey söyleyeyim mi? 1994’te evlendik. Ben Sarp’ın nerede olduğunu hayatımda bir tek cezaevindeyken biliyordum. (Gülüyor) Gelir “Hoş geldin” derim. “Gidiyorum” der, “Güle güle” derim. Telefonda bile uzun konuşmayı sevmem. Evlilik yüzüğü takmam. Adamcağız hiç çıkarmadı bugüne kadar, ben takamıyorum. Böyle şeyler bana yük gibi geliyor.

AŞK, OLMAZSA OLMAZ

Hâlâ aşık mısınız peki?

Aşığım tabii, aşk olmazsa olmaz! Açıkçası ilk evliliğimde Bülent’le bir yerden sonra arkadaş gibi olmuştuk. O biraz beni sıkmaya başlamıştı. Ama bir kere birbirimizin kalbini kırmadık. Birbirimizi hep sevip saydık. Sarp’la tanıştığımda 38 yaşındaydım. Ama onu 68 kuşağından dolayı zaten uzaktan tanıyor ve seviyordum. İnsan olarak bir hayranlığım vardı yani kendisine. Arkadaşlığımız başladıktan bir süre sonra da o heyecanı hissettim içimde. Aşık oldum… Zamanla evriliyor, derin bir sevgiye dönüşüyor tabii ama aşkı da hiç kaybetmedik. 

SEKİZ YIL BOYUNCA HER ÇARŞAMBA ZİYARETİNE GİTTİM

Sarp Kuray, siyasi nedenlerle sekiz yıl cezaevindeydi ve siz sekiz yıl boyunca her çarşamba ziyaretine gitmişsiniz…

Evet, belki saysak üç-dört kez, gerçekten çok olağanüstü durumlarda gidememişimdir. Onun dışında her çarşamba gittim. Bunda tabii çalıştığım ekiplere de çok minnettarım. Son döneminde Diyarbakır’da setteydim mesela. Benim sahnelerim hep çarşamba günlerimi boşa çıkaracak şekilde ayarlanırdı. Sekiz yıl boyunca çalıştığım tüm ekipler aynı şekilde... Onun haricinde pazartesi günleri 10 dakika telefon görüşmemiz olurdu, saat 14:00 ile 16:00 arasında. Ama hangi saatte arayabileceği belli değil. O iki saatimi de ona göre boşa çıkarırlardı. Bazen setten arkadaşlarla konuştururdum onu. Şimdi düşününce o zor zamanlarımızı bile güzel hatırladım…