Ece Piroğlu/Cumhuriyet- ‘Makası, evin girişindeki konsolun ilk çekmecesinde buldu. İpleri kesmeye çalıştı. Paket zor açılıyordu. Yırtık yerinden içine baktı, kitapları gördü. Kumru bir an annesiyle göz göze geldi ve “Anne, şimdi açma!” diye bağırdı... Bahriye açmaya niyetliydi. “Kumru...” dedi. “Sen uzak dur kızım...” Bu satırlar, 6 Ekim 1990 günü evine gönderilen bombalı paketle hayata veda eden, Atatürk aydınlanmasının savunucusu Cumhuriyet gazetesi yazarı Doç. Dr. Bahriye Üçok’un fırtınalarla dolu yaşamını anlatan “Bahriye” adlı romandan...

Elfin Tataroğlu, ilk kitabı olan ve sürükleyici bir dille kaleme aldığı kitapta, Üçok’un nasıl öldüğünü değil de nasıl yaşadığını anlatıyor. Roman, 1919 yılının Sivas’ına götürüyor okurları... Üçok’un doğumundan ölümüne bir bütün süreç olarak mücadelesini aktaran Tataroğlu, “Bahriye Üçok’un sadece 6 Ekim günü siyah beyaz tek kare vesikalık fotoğrafla anılacak bir insan olmadığını bugünlere yansıtmak istedim” diyor.

Bahriye Üçok’un hayatını yazmaya nasıl karar verdiniz?

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca siyasette önemli görevlerde bulunmuş ama adı çok fazla duyulmamış üç değerli kadın üzerine bir araştırma yürütürken, 1990 yılında katledilen Bahriye Üçok hakkında, bazı ufak araştırmaların dışında hiçbir çalışma yapılmadığını gördüm. 28 yıl boyunca üzerine hiç çalışılmamış olması bir ayıp gibi geldi. İsminin yeni kuşaklara taşınması açısından önemli olduğunu düşünerek Üçok üzerine araştırmamı derinleştirtim.

İlk olarak kızı Kumru Üçok’a ulaştım. Annesinin doğumundan ölümüne kadarki bütün yaşamı hakkında hem ondan aldığım bilgilerle hem yaptığım araştırmalar sonucu ulaştığım bilgilerle sonunda karşımıza “Bahriye’ çıktı. Bahriye, sizi 1919 Sivas’ına götürüyor, orada başlıyor hikâye. Bir Karadeniz kızının Anadolu yıllarında zorluk içerisinde büyümesini, annesinin olağanüstü gayretiyle Kandilli Kız Lisesi’nde okumasını, oradan da Ankara’ya süren yolculuğunu...

Hiç yazılmamış

Kumru Üçok’un tepkisi ne oldu?

Kumru Hanım bu konuda çok sıcaktı. Bugüne kadar hayatının hiç yazılmamış olması onun içinde de bir üzüntü. Birlikte bir yola çıktık onunla, bana hep destek oldu. Çocukluk, gençlik dönemlerine dair bütün ailevi geçmişlerini, üniversite yıllarını her şeyi paylaştı. Kumru Üçok, çok zor günlerden geçmiş ama çok güçlü bir kadın. Düşünün ki annenize kendi ellerinizle bir kargo paketi veriyorsunuz ve Bahriye Hanımın en son sözleri ‘Sen uzak dur kızım.’ Belki de kitabın en dramatik cümlesi oydu. Son nefesinde kızını savunmaya çalışıyor... Hayatta en büyük korkusu kızının yalnız kalması. Hep, o yalnız kalmasın diye mücadele ediyor. 90 yılında öldürülmesi ile bugüne kadar kızı Kumru Üçok, güçlü bir kadın olarak tek başına yaşamına devam ediyor.

Kitap aynı zamanda güçlü kadınlar portresi çiziyor okuyuculara... 

Bahriye’nin bütün hayatı aslında kadın mücadelesi üzerine dayalı. Annesi Nadire Hanım, çok güçlü bir kadın. Kendisi de aynı derecede güçlü. Düşünün ki 1919 Türkiyesi’nde doğup, üniversite okuyor. Üzerine akademisyenlik yapıp, siyasete adım atıyor. Bahriye’nin hem devrimci, hem de mücadeleci bir kadın olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların her alanda ön planda olması gerektiğini düşündü, buna yönelik konuşmalar yaptı. İslamın kadınlar açısından bir devrim olduğunu ama yanlış yorumlanmasından ötürü başka noktalara ulaşmış olduğunu savundu. Üstelik tüm bu mücadeleyi erkek egemen bir iklimde yaptı. O eril siyasetin içerisinde Bahriye Hoca, adeta çizmelerini giyip sahaya iniyor “Siyasetin içinde ben de varım” diyor. Bu mücadeleyi vermek gerek. Ama bu mücadeleyi veren kadınları da tanıyıp görüp örnek almak gerek.

Aynı tahterevalli

O günlerden bugüne pek değişen bir şey olmamış sanki...

O dönemlere baktığımız vakit, aslında tıpkı bugünkü gibi bir çift kutuplu Türkiye tablosunun ortada olduğunu ve Türkiye’de sosyal demokratlara ve Atatürkçülere karşı hep aynı argümanlarla mücadele edildiğini ve hep aynı karşılığı bulduğunu görüyoruz. O dönemlerde önyargı belki de bir şekilde yıkılabilmiş. Ama bugüne dönüp baktığımızda hep aynı tahterevalli üzerindeki kutuplaşma sürüyor. O yıllara dair en önemli mesele, hem laiklik, hem de antiemperyalizm mücadelesi veren aydınların hedef olarak seçilmesiydi. Bugün belki artık kurşunlarla, bombalarla öldürülmüyorsunuz ama başka şekilde kaleminiz elinizden alınarak, yazmanız zorlaşarak, yine aydınlar aynı sıkıntıları yaşamaya devam ediyor. Maalesef Türkiye aydınlanmasının en büyük sıkıntılarından birisi de bu. Yeterli demokratik zemini yakalayamamış olması. Ya da yakalıyor gibi olduğu vakit önüne bir şekilde engel çıkarılıyor olması.

O irade hâlâ var

O yıllardaki mücadele şu an sürdürülüyor mu sizce?

Bahriye Üçok’lar, Ahmet Taner Kışlalı’lar, Uğur Mumcu’lar, Muammer Aksoy’lar bu zorlu mücadeleyi verdikleri için öldürülmüşlerdir. Bugüne geldiğimizde tüm bu travmalar, laiklik mücadelesinin yaşam pınarlarını kesti. Dolayısıyla artık sesler çok daha cılız çıkmaya başladı. Kanaat önderleri, o güçlü insanlar hepsi doksanlarda zaten bir şekilde susturuldular. Yeni kanaat önderleri tam bir şey söyleyecekken önüne engeller konuldu. Ama ben, laik demokratik Cumhuriyet çatısı altında yaşama iradesinin toplumun genilinde hâlâ egemen olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki siyaset kendi varlığını sürdürebilmek için hâlâ dini siyasete alet etmeye devam ediyor.

Siyah beyaz bir kareden fazlası

Kumru Üçok’un üzüntüsünden bahsediyorsunuz kitabın bir bölümünde, nedir bu üzüntüler? 

Bana iki üzüntüsünden bahsetmişti. Türkiye’nin hemen hemen her yerinde Bahriye Üçok adı, caddelere, sokaklara, cafelere verilirken kendi memleketleri ve aynı zamanda milletvekilliği yaptığı Ordu’da adına dair herhangi bir park, cadde, sokak olmadığına dair bir üzüntüsü vardı. Bir diğer üzüntüsü de Bahriye Üçok dediğiniz vakit gençler artık hiç tanımıyorlar. ‘Yenilecek, içilecek bir şey mi’ derler, o derece de tanımıyorlar diyordu. Bu manada sanıyorum sorumluluk hepimizde. Bahriye Üçok’un sadece 6 Ekim günü siyah beyaz tek kare vesikalık fotoğrafla anılacak bir insan olmadığını, aslında onun da aynı zamanda çok değerli bir aydın, mücadeleci bir akademisyen, bir eş, anne olduğunu bugünlere yansıtmak... Ben o görev ve sorumluluk dahilinde, Bahriye Üçok’un hayatını yazarak başlamak istedim. Çünkü, bence bu bir görevdi.

Tehdit altında yaşamak

Kitapta sizi en etkileyen olay hangisiydi?

Kitabın bütün yazım süreci beni etkiledi. Düşünün ki hayatınızın 20 yılını tehditler altında geçiriyorsunuz, Arabanızın kontağını çevirirken, elinize bir paket alırken, kapınıza bir not bırakıldığında hemen hemen her yerde canınız pahasına bir hayat geçiriyorsunuz. Adeta ben de onunla birlikte o günleri yaşadım. Ama özellikle beni en çok etkileyen, eşi Coşkun Üçok’u kaybettiği 1988 yılından itibaren yaşadığı o hüzün... Son 2 yılını yazarken çok ıstırap duydum.

Yine bir kadını yazacağım

Kitap yazmaya devam edecek misiniz?

İkinci kitabın hazırlıklarına başladım. Yine Cumhuriyet döneminde önemli çalışmalarda bulunmuş bir kadının hayatından bir kesiti paylaşacağım okurlarla. Kadınların çok değerli mücadeleleri var Türkiye’de, ama yeterince yer bulamamış. Hep kendi dar çevrelerinde kalmış yaşadıkları ve başarıları. O başarıları biz daha geniş kesimlere yeterince aktaramamışız, onların o çabalarını paylaşamamışız. Ben tarihimizdeki mücadeleci kadınlar üzerine çalışmamı devam ettireceğim. Türkiye aydınlanmasına bir nebze de olsa katkı sunmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Mumcu’lar, Üçok’lar, Aksoy’lar aydınlanma yolunda hayatlarını kaybetmişler. Biz çok şey borçluyuz onlara. En azından bu borcu ödemek adına bu çalışmaları hızlandırmayı düşünüyorum.