Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) Yönetim Kurulu Başkanı Yardımcısı ve İş Dünyasında Kadın Komisyonu Eş Başkanı Reyhan Aktar, en öncelikli stratejinin, adaletin kadına yönelik şiddet karşısında tavizsiz ve hızlı işlendiği duygusunu yaratabilmek olduğunu söyledi.

Pandemide, birinci dalga bitse dahi ikinci bir dalga belirsizliğinin olduğuna işaret eden Aktar, “Ekonominin yıl sonunda yüzde 1-3 aralığında daralacağını öngörüyoruz. Enflasyon yüzde 12 seviyelerinde olabilir. Kur tarafında, artan cari açık ve azalan döviz rezervleri risk teşkil ediyor” diye konuştu.

Cumhuriyet'ten Şehriban Kıraç'a konuşan Reyhan Aktar "Üretmeden bu krizden ve afetten çıkış yolumuz maalesef yok” dedi.

Aktar'ın açıklamaları şöyle:

KADINLARIN YÜZDE 35'İ ŞİDDETE MARUZ KALMIŞ

- Kadına yönelik şiddet son yıllarda çok arttı, bunu neye bağlıyorsunuz?

Kadına yönelik şiddet her dönemde en önemli sorundu. Günümüzde bu şiddetin çok daha fazla görünür olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de ve dünyada bunu görünür kılmayı sağlayan da kadın hareketlerinin gücüdür. Şiddet mağduru kadınlar kendilerini eskisi kadar çaresiz ve yalnız hissetmiyor.

Bu durum rakamlardaki trajedinin düşmesini sağlamış değil ama görünürlük; bireyleri, kurumları ve siyasal erkleri bu konuda engelleyici olma yönünde zorluyor. Ekonomik ve sosyal sınır tanımayan kadına şiddet hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde üzerinde durulması gereken toplumsal bir sorun. Birleşmiş Milletlere göre, kadınların yüzde 35’i ömründe en az bir kez şiddete maruz kalmış. 15-49 yaş aralığındaki her beş kadın ve kız çocuğundan biri yakınları tarafından fiziksel ve cinsel şiddet görüyor. Bu şiddetin ülkelerin eğitim seviyesi ve refah düzeyi arttıkça azalması beklenirken aksine her geçen gün sayı olarak artış gösteriyor.

Bu sorunları aşabilmek için kısa, orta, uzun vadeli stratejilere ihtiyaç var. En öncelikli strateji, adaletin kadına yönelik şiddet karşısında tavizsiz ve hızlı işlendiği duygusunu yaratabilmek. Cezasız kalacağı düşüncesi mağdur olanı sindirir, mağdur edeni de cesaretlendirir. Uzlaştırma, erteleme, paraya çevirme, ön ödeme, tahrik indirimi gibi uygulamalar kadınlara yönelik şiddet suçlarında eşitsizliği derinleştiren, şiddetin artmasına sebep olan konular olarak karşımıza çıkmakta.

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaleti toplumun her hücresine işlenmeli. Bunun için de aile içi eğitimden örgün eğitime ve iş hayatına kadar geleneksel kodlar eşitlik anlayışı ile yoğrulmalı.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR

- Son dönemlerde İstanbul Sözleşmesi'nin iptali de gündeme nasıl okumak gerekiyor, iş dünyası olarak buna karşı duruşunuz nedir?

TÜRKONFED olarak Türkiye’nin en büyük bağımsız iş dünyası örgütü olmamızın yanı sıra aynı zamanda çatımız altındaki 42 kadın derneği ile ülkemizin en büyük örgütlü kadın gücüyüz ve İstanbul Sözleşmesi ile ilgili gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Sözleşmenin iptali durumu bizleri kaygılandırıyor, bu nedenle kamuoyuna açık ve kapalı tüm görüşmelerimizde sözleşmenin varlığının ve tam uygulanmasının sağlayacağı kazançlardan ısrarla bahsetmeye devam ediyoruz.

Bu sözleşmenin uluslararası imzalanmış bir sözleşme olması sebebi ile bir ikamesi yok. İstanbul Sözleşmesi’nin yerine bir başka isimle yeni bir sözleşmeyi devreye almak yerine destekleyici bir ek sözleşme olarak gücünü ve etkinliğini artırmanız daha olumlu sonuçlar doğuracaktır. Önemli olan sözleşmelerin etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak olmalıdır.

İstanbul Sözleşmesi, tüm şiddet mağdurlarının haklarını korumaya yönelik tedbirlerin hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını teminat altına alarak, insanın insan olma hakkını savunuyor. İlk maddesi, kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve bu kişilere yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlanmasını içeriyor.

Sözleşmenin imzaya açıldığı 2011 yılı ile 2019 yılları arasında, ülkemizde 2 bin 807 kadının şiddet görerek hayatını kaybettiğini göz önünde bulundurursak, feshedilmesi bir yana, tam olarak uygulanması yönünde kararlılıkla hareket etmenin ne denli önemli olduğu apaçık ortaya çıkıyor. “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” ile eşit derecede önemli ve vazgeçilmez olan İstanbul Sözleşmesi’nin bağlamından koparılmadan, kamuoyunda yanlış veya eksik algılanmasına mahal verilmeden gerekliliğini anlatmaktan ve uygulanmasının takipçisi olmaktan hepimiz sorumluyuz.

Biz de TÜRKONFED olarak uzun süredir, “Güçlü Kadın-Güçlü Toplum” mottosu ile hareket ediyoruz. Kadına yönelik şiddete, toplumsal cinsiyet eşitliğinin veya adaletinin geliştirilmesine dair her türlü çalışmaya katkı sunmaya hazırız. Ortak aklın ortaya çıkartacağı şeffaf ve katılımcı yaklaşımlar, toplumsal uzlaşma ile geniş kesimlere yayılması ve kabul görmesini de sağlayan bir etki yaratıyor. Karar vericilerin, bu noktada yıllardır çalışan STK’ları da dinleyerek daha sağlıklı ve doğru sonuçlara ulaşacaklarına inanıyorum.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi İstanbul Sözleşmesi de en temel hakkı yani yaşam hakkını savunuyor. Şiddetin bir insan hakkı ihlali olduğunu söylüyor. Kadının her alanda güçlendirilmesi, toplumun güçlendirilmesi demektir. Aile içinden başlayarak hayatın her alanında kadınların etkin ve aktif katılımı, aynı zamanda ülkemizin potansiyellerini tam olarak kullanmasını da sağlayacaktır. Ekonomik açıdan kadınların güçlendirilmesi kadar ülkemizin bu konuda zihinsel bir değişimi de başlatması gerekiyor.

KADIN-ERKEK BİRLİKTE GÜÇLÜYÜZ

- Özellikle siyasette, yönetenlerde kutuplaştırıcı dil hâkim, bu dil kadına karşı şiddeti ne derece körüklüyor?

Bu noktada kadına karşı şiddetin gerekçesini tek bir odağa bağlamak kolaycılığa kaçmak gibi geliyor. Elbette siyasetin uzlaştıran, “kadın-erkek birlikte güçlüyüz” diyerek refaha katkı yapan söylemleri toplumsal hayatta her ses, her renk ve her düşüncede kendine daha güçlü karşılıklar bulacaktır.

Buradaki temel amaç toplumun her kesimine ulaşacak ortak dili yaratmaktan geçer. Bunun da yolu TÜRKONFED olarak savunduğumuz ortak akıl ve ortak vizyon oluşturacak katılımcı ve kapsayıcı birliktelikler ile sağlanacaktır. Kadın-erkek daha güçlüyüz, daha yaratıcıyız ve daha üretkeniz. Ülkemiz de kadınların ekonomik ve toplumsal yaşama katkısını artırdığı ölçüde güçlü olacaktır.

Bunun dışında bir söylem ve yaklaşım ülkemizi hem uluslararası düzeyde yalnızlaştırır hem de toplumu ve ekonomiyi olumsuz etkileyen sonuçlar doğurur.

382 BİN EV KADINI GELİR KAYBI YAŞADI

- Pandemi dönemi kadınları nasıl etkiledi, size ne tür şikayetler geliyor?

Pandemiden en çok etkilenen kesimlerin içinde en ön sırada kadınların geldiğini ne yazık ki hepimiz biliyoruz. Bu süreç en fazla emek yoğun, düşük ücretli çalışanlardan oluşan kadın istihdamının yüksek olduğu sektörleri kapsıyor. Pandemide iş dünyasındaki kadınların kayıt dışılıkları arttı.

Kısa çalışma ödeneği desteği ve işten çıkarma yasağı bu süreci hafifletiyor ama ödeneklerin düşüklüğü nedeniyle çare olma noktasında yeterli olmuyor. McKinsey araştırma şirketi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, küresel istihdamın yüzde 39’unu kadınlar oluşturmasına rağmen işten çıkarmaların çoğu kadınlara yönelik yapılıyor. Aynı araştırmada sadece Amerika’da pandemi döneminde işini kaybedenlerin yüzde 54’ünün kadın olduğu tespitine yer veriliyor. Yapılan araştırmalar bu süreçlerde kurumlarda ücretsiz izine ilk çıkarılan çalışanların kadın çalışanlar olduğunu gösteriyor.

Bunun yanı sıra üst düzey kadın yöneticiler, uzaktan çalışma modeliyle evden çalışmaya başladıkları bu dönemde bir taraftan iş yerleriyle ilgili çalışmalarına devam etmek zorundayken diğer taraftan hem ev işleri hem çocuk bakımı hem de çocukların evden eğitimi gibi işlere de ekstra yetişmek durumunda kaldı.

Yoksulluk bazlı yaklaştığımızda, İstanpol tarafından hazırlanan “COVID-19 Salgınının Kadınların Çalışma Ve Hane Yaşamı Üzerine Etkileri” araştırmasında, Türkiye çapında sayılarının 381 bin 904 olduğu tahmin edilen yoksul ev kadınlarının salgın sonucunda “gelir kaybı riskine” maruz kaldığı ifade ediliyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres, Covid salgınının kadınlar üzerindeki etkilerine değindiği yazısında, pandeminin kadınların ücretsiz olarak yerine getirdiği ev işlerinin hem kamu hizmetlerini sübvanse ettiğini hem de özel sektöre katkı sağladığının açıkça ortaya konulduğunu belirtiyor.

- Türkiye'de çalışma çağındaki 31 milyon kadının 8 milyon aşkını istihdama katılıyor, kadının istihdama katılımının artırılması için hangi adımlar atılmalı?

Kadınların Türkiye’de öncelikli sorunlarına baktığımız zaman, şiddet ve işsizliği görüyoruz. Bunları sırasıyla eğitimsizlik, sokakta baskı ve taciz, aile baskısı, kadın-erkek eşitsizliği ve çevre/mahalle baskısı takip ediyor. Kadınların istihdama katılımında en büyük katkıyı eğitimin sunduğunu görüyoruz. Kadınların eğitim düzeylerinin artırılması, özellikle kırsal bölgelerde kız çocuklarının eğitime ulaşmasının kolaylaştırılması öncelikli politikamız olmalı.

Çalışma hayatındaki kadınların en öncelikli sorunu kayıt dışı çalışıyor olmalarıdır. Çalışan kadınların yüzde 41’i kayıt dışı. Kayıt dışılığın önlenmesinde işveren teşviki, esnek çalışma modelli işlerin yaygınlaştırılması, iş yeri kreşlerinin yaygınlaştırılması, ebeveyn izinlerinin yasallaştırılması en önemli etken. Birçok araştırma gösteriyor ki kadınların yüzde 40’ı doğum sonrası iş yaşamını bırakıyor. Aslında aile hayatı gerekçesi ile işten uzaklaşan kadınların yüzde 60’ı iş hayatına dönmek istiyor. Yerel yönetimlerin bu konuda daha aktif rol alması önemli. Evde çocuk ve yaşlı bakımlarında sadece vergi teşvik politikaları yeterli olmayacaktır. Ayrıca iş hayatına dönmek isteyen, meslek sahibi olmak isteyen kadınlar için kısa süreli mesleki eğitim programları ve girişimcilik eğitimleri, yerel yönetimlerin de desteği ile nitelikli hale getirilmeli.

3.5 MİLYON KOBİ'YE KORONAVİRÜS DARBESİ

- Covid-19 için bir hasar tespit çalışması yaptığınızda, iş dünyasında ortaya çıkan tabloyu özetler misiniz?

Her kriz döneminde olduğu gibi bu salgın döneminden de yine en fazla, ekonominin yüzde 99’unu oluşturan yaklaşık 3.5 milyon KOBİ etkilendi. TÜRKONFED olarak işletmelerimizin yaşadığı bu sorunları sahada tespit etmek için ilk andan itibaren geniş kapsamlı saha araştırmaları yaptık, çalıştaylar düzenledik. Mart ve Mayıs ayından sonra Haziran ve Temmuz ayında da saha araştırmaları ile durumu tespit edip, doğru tedavi için gerekli olan politikaları üretmeye devam ediyoruz.

Pandeminin altıncı ayını geride bıraktığımız bu dönemde temel veriler, KOBİ’lerde bir kıpırdanma görülse de işletmelerin yarıdan fazlasının ciddi ciro kaybı yaşadığını gösterdi. İkinci dalga belirsizliği işletmelerimizin gelecekle ilgili öngörü yapmasının önündeki en büyük engel. Son yaptığımız araştırma olan “Covid-19 İşletmelerin Toparlanma Süreci” raporumuz da işletmelerimizin kriz ile toparlanma arasında gel-git yaşadığını gösteriyor.

Yeni normal olarak tarif ettiğimiz sürece henüz geçiş yapamayan işletmelerimizin bu dönemde, doğru zamanda doğru karar verme reflekslerinin önemli olduğunu tespit ettik. İşletmelerimiz krizden toparlanma sürecine geçişte yeni iş modelleri ile yeni ürün ve hizmete odaklandı.

Tekstil sektöründeki üyelerimizin maske üretimine, kimya sektöründeki üyelerimizin de hijyen ve temizlik malzemeleri üretimine destek olan üretimleri bu refleksleri geliştirmeye yönelik adımlardı.

Diğer taraftan KOBİ’lerin sadece pandemi döneminde değil her dönemde ortak sıkıntıları, finansmana erişimden ödeme sorunlarına uzanan çerçevede devam etti. Sıkılaşan likidite koşulları ve kredi faizlerinin artması KOBİ’ler için önümüzdeki dönemde risk oluşturuyor. Bununla birlikte geri ödemesiz kredilerin, ötelenen vergi borçlarının ödeme zamanı da geldi.

Eylül ayından yıl sonuna kadar olan dönemde KOBİ’lerin en büyük sorunu bu ödemeler olacak çünkü işletmeler henüz pandemi öncesi döneme çok uzak. Anadolu’nun her yanından üyelerimizden aldığımız geri bildirimler, özellikle pandemiyi yoğun yaşayan sektörlerimizde borçların ötelenmesinin ve yeniden yapılandırılmasının gerekli olduğunu da gösterdi.

Nasıl ki sağlık alanında kademeli tedbirler ile toplum sağlığını korumaya yönelik adımlar atıldıysa ekonomik alanda da işletmelerimizin dayanıklılığını artıracak adımların, yine belirli bir plan dahilinde, etkilenen sektörlerimize yönelik gerçekleştirilmesi önemli.

YÜZDE 1-3 ARASI KÜÇÜLME OLACAK

- V tipi toparlanmadan bahsediliyor, siz toparlanma için neler öngörüyorsunuz? Yıl sonu istihdam, büyüme, enflasyon, kur ile ilgili tahmininiz nedir?

Birinci dalganın hala devam ettiği bir süreçte öngörüler genellikle temenniden ibaret kalıyor ve bu dalga bitse dahi ikinci bir dalga belirsizliği var. Bu belirsizlik öngörü yapmayı da zorlaştırıyor. Ancak mevcut tablo ve alınan önlemler üzerinden yorumlayacak olursak, yıl sonunda ekonomik aktivitedeki daralmanın pandeminin seyrine ve sıkılaşan likidite koşullarına bağlı olarak yüzde 1-3 aralığında olacağını öngörüyoruz.

OECD de geçtiğimiz günlerde ülkemizin 2020 yılı büyüme öngörüsünü güncelleyerek 2,9 küçülme olarak açıkladı, 2021 yılı için büyüme beklentisi ise yüzde 3,9. Günümüz itibarıyla artışın devam ettiği enflasyonda yıl sonu oranı yüzde 12 seviyelerinde olabilir. 

Kur tarafında, artan cari açık ve azalan döviz rezervleri risk teşkil ediyor. Para politikasına ilişkin kredibilitenin yabancı yatırımcı tarafından yeniden pozitife dönmesini sağlamak önümüzdeki dönemde önem taşıyor. İstihdam konusuna gelirsek, işten çıkarma yasakları nedeniyle tahminde bulunmak hayli zor. Sene başı itibarıyla iş aramayıp çalışmaya hazır olanların sayısı yaklaşık 1,8 milyon arttı ve bu kişiler iş gücünden çekilmiş kabul edildiğinden işsiz sayılmıyor.

Buna paralel istihdam geçen yıl Haziran ayına göre 2 milyon azaldı. Diğer taraftan mevsimsellikten arındırılmış verilere göre yüzde 27 seviyesine yükselen genç işsizlik oranı endişelendiriyor. Mevcut tabloda, 2021 yılında beklenen büyümeyle birlikte toparlanmaya başlayacağımızı söyleyebiliriz ancak düzlüğe çıkmak için salgının seyrine göre birkaç yıl daha beklememiz gerekebilir.