Hasan Cemal, bugünkü "Türkiye S-400'lerle Doğu'ya açılırken Erdoğan'la Putin..." başlıklı yazısında, "Avrupa’sından Amerika’sına, Rusya’sından Çin’ine kadar koca bir yelpazede demokrasi ve özgürlükler geriledikçe geriliyor.

Adına ister tiranlık, ister despotluk, ister istibdat, ister faşizm, ister diktatörlük deyin, ne derseniz deyin, sadece bizim memleketin değil, bütün dünyanın özgürlükten uzaklaşan yolculuğu beni korkutuyor." ifadelerini kullandı. 

İşte o yazı: 

Türkiye'nin Batı'tan Doğu'ya açılımında asker-sivil ittifakı ya da Avrasyacılık...
Türkiye S-400'lerle Doğu'ya doğru açılırken, kitap ve yazılarımda dikkat çektiğim bir konu yine aklıma düştü.

Bizim siyasette epeyce derine giden ve uzun geçmişi olan bir asker-sivil ittifakı vardır.
Bu ittifak içinde farklı çizgiler olmakla birlikte, özellikle bugün ağır basan damar 'Batı karşıtlığı'dır.
Bu karşıtlıkta Amerika'ya, Avrupa Birliği'ne, NATO'ya karşı olmak öne çıkar.
Batı'ya değil Doğu'ya açılmanın Türkiye'nin çıkarlarına daha uygun olduğu savunulur.


Doğu derken Rusya, İran ve Orta Asya, Çin ve Şangay Beşlisi kastedilir.


Bu Batı karşıtı asker-sivil ittifakı kendini en çok Türkiye'de AB eğiliminn güçlendiği dönemde, özellikle de Erdoğan AKP'sinin 2000'lerin başlarında AB'ye yaklaştığı yıllarda kendini belli etti.


Gerekçeleri şöyle özetlenebilirdi:

AB birinci sınıf demokrasi demektir; böyle bir demokrasi Türkiye'de bölücüğe ve irticaya yarar!

Erdoğan'a karşı darbe tertiplerinin, tezgahlarının manşetlere çıkmasının AB'den tam üyelik müzakeleri için tarih alındığı zamanlara rastlamış olması tesadüf değildi.
O zamanlar Erdoğan'a karşı birleşen asker-sivil ittifakı, (adına Avrasyacılar, Ergenekoncular da denebilir) bugün Erdoğan'la aynı kampta -ve ikinci sınıf demokrasinin de buharlaştığı bir dönemde- Doğu'ya açılıyorlar.


Bu açılım ne anlama geliyor, arka planında ne var?


Bu soruya biraz ışık ışık tutabilir düşüncesiyle aşağıda, basılmayan son kitabımdan kısa bir alıntı yaptım.
Geçen yılbaşında piyasaya çıkması planlanan kitabımın adı Hüzün'dü; üst başlığını da Sivil Darbe Günlükleri koymuştum.
Günlüğümün 3 Temmuz 2018 tarihini taşıyan bölümünü başlığına gelince:

Baskıya, zulme, istibdata, despotluğa, diktatörlüğe, faşizme açılan yol...

İstanbul, 3 Temmuz 2018

Yakınlarda okuduğum bir kitap. Bu yılın başlarında New York’ta çıktı. İngilizce adı: The Road to Unfreedom. 


Türkçesi ne olabilir?
“Unfreedom” sözcüğü “freedom”ın, özgürlüğün tam zıddı olduğuna göre Türkçe alternatifler şöyle sıralanabilir:
İstibdata açılan yol. Baskıya, zulme giden yol. Despotluk yolu. Diktatörlük yolu. Faşizme giden yol.


Hepsi olabilir.
Kitabın yazarı Timothy Snyder. ABD’deki Yale Üniversitesi’nde tarih profesörü. Daha önce de onun iki kitabından söz etmiştim. Biri On Tyranny, diğeri Blood Lands’di.

İlki, Avrupa’da demokrasiyi bir zamanlar teslim alan faşizm, nazizm ve komünizmden çıkarılması gereken 'yirmi ders'i anlatıyordu.
İkinci kitabın konusu, geçen yüzyılda Hitler ve Stalin’in korkunç kıskacında kalmış topraklardaki trajedilerle ilgiliydi.


Blood Lands geçen kış o acılı coğrafyada dolaşırken elimden hiç düşmemişti.
Tarihçi Timothy Snyder, bu üç kitabında da demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğünü yıkan kötülükleri çok yalın bir dille anlatıyor.


Son kitabı, The Road to Unfreedom’da ise Rusya, Avrupa ve Amerika’da demokrasi ve özgürlüklerin kötüye giden hallerini ele alıyor. 

Bu çerçevede Putin Rusyası’na özel bir yer ayırmış. Putin’in Batı’ya karşı demokrasi nefretini besleyen kaynaklara iniyor.


İvan İlyin gibi, Rusya’da bir zamanlar Hristiyan faşizmi bayrağını sallamış bazı düşünürlerin, Putin tarafından nasıl güncel kılındığını sergiliyor.
Kitapta Putin’in Avrasyacılığı da geniş yer tutuyor.


Erdoğan’ın yıllar içinde yüzünü Batı’dan Doğu’ya çevirirken ilgisini fazlasıyla çeken, askerdeki Avrasyacıları da celbeden Avrasya Gümrük Birliği de var kitapta.
Türkiye’deki asker-sivil Avrasyacı çevrelerde iyi bilinen Alexander Dugin’in adı kitapta sık sık standart faşist görüşleri olan bir demokrasi düşmanı olarak geçiyor. Ayrıca, Dugin’in kendine entelektüel müttefikler bulmak için Batı Avrupa’ya yaptığı gezilerden de kitapta söz ediliyor. Bir yerinde şu söz var:
Dugin’in Avrasyacı faşizmi... 


Alexander Dugin, bütün demokratik değerleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin tarihin çöplüğüne atılmasını istiyor. 

Kitapta en geniş bölüm Putin’e ayrılmış.

Putin’in Avrupa Birliği’nin temellerine indirdiği gizli açık darbeler... 
AB içindeki çelişkileri körükleyen hamleleri... 
Brexit’e verdiği destek... 


Fransa, Almanya, Avusturya, Polonya, Bulgaristan, Yunanistan ve Macaristan’daki AB karşıtı milliyetçiliğe, ırkçılığa, demokrasidüşmanlığına dönük üstü örtülü ve açık destekpolitikaları...
NATO’yla Avrupa’nın, NATO’yla Erdoğan Türkiyesi’nin arasını bozma ya da açma çabaları...

Kitabın ilginç, epeyce ayrıntılı ve de renkli bir bölümü de, Trump’ın ABD başkanı seçilmesinde Putin’in oynadığı rolde düğümleniyor.
Putin’in iktidar oyununu ne kadar acımasızca oynadığına ilişkin bölümleri kitapta okurken Erdoğan’ı düşündüm, Putin’le Erdoğan arasındaki çarpıcı benzerliklerin altını çizdim.

Tek adamlık... İktidar dizginlerini tek elde toplamak...
Çok sert bir merkeziyetçi devlet... 


İktidarı bölmeyi, paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmemek... 
Siyaseti her zaman siyah-beyaz diye, dost-düşman diye ayırarak yapmak... 
Elinin altında hep bir düşman bulundurmayı bir siyaset tarzı olarak benimsemek... 
İktidar oyununu krizlerle, ufak çapta da olsa savaş ve çatışmalarla, kanlı provokasyonlarla oynamak...


Sivil toplum kuruluşlarını yasaklamak, düşman ilan etmek; sivil toplumu yabancı devletlerin ajanı, hain olarak görmek...

Yalnız Putin’in değil, Erdoğan’ın siyaset defterinde de üç aşağı beş yukarı bütün bunlar yazılı. Başarısız da değiller.
Uzun lafın kısası:


Avrupa’sından Amerika’sına, Rusya’sından Çin’ine kadar koca bir yelpazede demokrasi ve özgürlükler geriledikçe geriliyor. Adına ister tiranlık, ister despotluk, ister istibdat, ister faşizm, ister diktatörlük deyin, ne derseniz deyin, sadece bizim memleketin değil, bütün dünyanın özgürlükten uzaklaşan yolculuğu beni korkutuyor.


Ve ara sıra Türkiye için yazdığım demokrasi devrimi, demokratik cumhuriyet, demokrasi ittifakı başlıklı yazılarım da bana bazen fazla nahif, fazla iyimser gözüküyor.
Ve gerçeklikten kopuyor muyum düşüncesi içimde kımıldıyor.
Ama yine de iyimserim.
Belki de iyimser olmak istiyorum.
Bu iyimserlik, tüm olumsuzluklara, baskılara rağmen 24 Haziran’da (2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri) despotluğa hayır diyen yüzde 49 oydan kaynaklanıyor.

***


Basılmayan kitabımın, Hüzün-Sivil Darbe Günlükleri'min bu satırları bir yıl öncesine ait.


Bir yıl sonra, 31 Mart ve 23 Haziran'la birlikte yakın geleceğe dönük umut ve iyimserliğim artmış durumda.


Çünkü Erdoğan'ın çözüldüğünü görüyorum.