Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı ‘2021 Yılı İklim Değerlendirmesi’ne göre 1024 ‘sıradışı’ meteorolojik olay gerçekleşti.

2012-2021 yılları arasını kapsayan dönemde çıkan yangınlarda 226 bin 845 hektar ormanlık alan zarar görürken bu kaybın 139 bin 503 hektarı geçen yıl yaşanan büyük orman yangınlarında meydana geldi.

2021’in temmuz ayında başlayan ve 54 şehirde etkili olan büyük orman yangınları 15 günün sonunda kontrol altına alınabildi. Bunlarla beraber geçen yıl aynı zamanda ülkenin Batı Karadeniz bölgesinde meydana gelen sel felaketinde Sinop, Kastamonu ve Bartın şehirlerinden resmi rakamlara göre, 82 kişi hayatını kaybetti. 

Sputnik'ten Burcu Okutan'ın haberine göre uzmanlar, iklim değişikliğinin etkilerine ve yanlış planlanan şehirlere dikkat çekiyor.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay,  Türkiye’nin 2021’de rekor seviyede sıradışı meteorolojik olaylara sahne olmasının iklim değişikliği ile olan bağlantısını anlattı. TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Başkanı Ceren İlter ise şehir planlamasının doğal felaketlerinin zararlarına olan etkisini aktardı.

'ÇARPAN ETKİSİ YARATIYOR'

Yaşanan aşırı hava olaylarının zaman zaman felakete dönüşebildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tolunay “Bunların iklim değişikliği ile ilişkileri var ancak tek bir yağışa, heyelana bakılarak ‘bunlar iklim değişikliğinden olmuştur’ demek, biraz suçu iklim değişikliğine atmak olur. Çünkü iklim değişikliğine bağlı olarak aşırı hava olaylarında artışlar bekleniyor. Kuraklıklar, seller, heyelanlar, orman yangınları, fırtınalar, dolular gibi aşırı hava olaylarının şiddetini, süresini, sıklığını ve etki alanını iklim değişikliği artırıyor. Ama iklim dediğimiz olay uzun yıllardaki meteorolojik olayların ortalaması ve iklim değişikliğine bağlı olarak yağış ve sıcaklık rejimleri değişiyor ve şiddetli sağanak yağışlarda artış oluyor. Bunlar gelecekte de olacak. Ancak iklim değişikliğinden bağımsız olarak yapılan çeşitli yanlış uygulamalar da aşırı hava olaylarının etkisini ve yol açtığı zararların daha fazla olmasına neden oluyor. İnsan etkisiyle oluşan yanlış kentleşme, dere taşkın yataklarında yapılaşma, alınmaması gibi çeşitli olaylar iklim değişikliğinin etkilerinin şiddetlenmesine neden oluyor, bunlara da çarpan etkisi diyoruz. Yani iklim değişikliği ile aşırı hava olayları artarken biz insanların yaptığı iklim değişikliğini hiç dikkate almadan yaptığımız faaliyetler zararın büyümesine neden oluyor” dedi.

ETKİLERİNİ AZALTMAK İÇİN NE YAPILMALI?

İklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için yapılması gerekenleri sıralayan Tolunay, şu ifadeleri kullandı:

“Yapmamız gerekenlerden en önemlisi seller, hava olayları gibi aşırı hava olaylarının etkisini azaltmaya yönelik, örneğin kentlerdeki beton yüzey alanlarının azaltılması, kent içindeki yeşil alanların artırılması, toprak yüzeylerinin artırılması, altyapı çalışmalarının iklim değişikliği göz önünde bulundurularak yapılması geliyor. Bazen sadece kente indirgiyoruz, yaşanan selleri altyapının yetersizliğine bağlıyoruz. Ancak aslında daha da yukarıdan, kent dışından da başlayarak önlemler alırsak, örneğin suyun toprak üzerinden akmasının azalmasını önlemek gibi, kent sellerini de önlememiz mümkün. Özetle, bu gibi olaylar daha da şiddetli hale gelecek, kentleri, doğal ekosistemleri olumsuz olarak etkileyecek. Bizim yaptığımız olumsuz çalışmalar ya da altyapı çalışmalarındaki eksiklikler, afet riski azaltma konusunda yapmadığımız çalışmalar aşırı hava olaylarının daha fazla zarar vermesine yol açacak.”

'ORMAN YANGINLARI RİSKİ ARTIYOR'

Türkiye’nin 2021 yazında büyük orman yangınları yaşamasının ekstrem meteorolojik koşullarla bağlantısının olduğuna işaret eden Tolunay “Hatta öncesinde Ege ve Akdeniz bölgesinde 3-4 ay neredeyse hiç yağmur yağmamıştı. Toprak ve toprağın üzerindeki yanıcı maddeler oldukça kuruydu. Temmuz sonu itibariyle sıcaklıklar o bölgede bugüne kadar ölçülmüş en yüksek sıcaklıklardı, sıcaklık rekorları kırılmıştı. Gölgede 45 santigrat derece sıcaklıklar ölçülmüştü. Aynı zamanda hava nemi düşmüş ve şiddetli rüzgar vardı. Yine bunlar çok ekstrem durumlardı. Bu ekstrem şartlarda bir kıvılcımla çıkan yangın çok hızlı şekilde geniş alanlara yayıldı. İklim değişikliği de kurak dönemlerin uzaması, uzun süre yağış olmaması ya da maksimum sıcaklıkların giderek daha da yüksek derecelere ulaşması ve rekorların kırılması sonucunda olumsuz meteorolojik sonuçları artırıyor ve risk oluşturuyor. Bu sırada çıkabilecek ufacık bir yangın çok hızlı büyüyerek geniş alanlara yayılabiliyor. Dolayısıyla iklim değişikliğinin yol açtığı ekstrem hava olaylarındaki artış da orman yangını riskini artırıyor. Orman yangınları ile iklim değişikliği arasında böyle bir ilişki var” ifadelerini kullandı.

BU YAZ BÜYÜK ORMAN YANGINLARI OLUR MU?

Mevcut durumda, Türkiye’nin pek çok noktasında yağmur yağdığını belirten Tolunay “Haziran ortasına kadar yağışların olması ormandaki kurumuş otları, ağaçlardan dökülmüş yaprakların nemli halde olmasına neden oldu. 1 hafta, 10 gün içerisinde çok büyük yangın beklememek gerekiyor. Ancak bundan sonra Haziran sonu, Temmuz ayında, herhangi bir aşırı sıcak hava dalgası geldiğinde yine 45 santigrat dereceyi bulursa sıcaklıklar, bunun sonucunda da nemli olan o yanıcı maddeler kurursa yine büyük yangın çıkma riski var. Ama yakın bir gelecekte, birkaç hafta içerisinde büyük yangınlar oluşmaz. Ama takip etmek, Haziran sonu Temmuz ayı itibariyle sıcak hava dalgaları ile birlikte yağışlardan sonra nemlenen yanıcı organik madde kurudukça risk büyüyecektir” dedi.

'RANT VE SERMAYE ODAKLI ŞEHİR PLANLAMASI ANLAYIŞINCA KENTLERİN DOĞAL EŞİKLERİ DİKKATE ALINMIYOR'

Türkiye’deki aşırı hava olaylarının felakete dönüşmesinde planlamanın rolünün çok yüksek olduğunu ifade eden TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Başkanı İlter “Bunun en temel nedeni ise artık imar planları yapılırken bir kenti yönetmek kaygısıyla ve kentin gelişimini sağlamak amacıyla değil, rant odaklı ve sermayenin istekleri doğrultusunda planlama çalışmaları yapılıyor. Bütüncül bir planlama çalışması yapılmıyor. Bunu çok nadir görüyoruz. Bütüncül planmadan kastım da şu; kenti bir bütün olarak planlamak var, bir de kenti projeci şekilde yönetmek var. Bu durum sadece parsel bazlı değişikliklerle, örneğin kent dokusuna hiç uymayan aşırı yüksek katlı binaların oluşması gibi düşünebiliriz. Dolayısıyla bu tarz bir planlama anlayışıyla kentlerin artık doğal eşikleri dikkate alınmıyor. Kent sanki dümdüz bir kağıttan ibaretmiş gibi algılanıyor. Dağları, tepeleri, vadileri, dereleri, su havzaları da bu tip bir planlama anlayışının değer verdiği değerler değil” dedi ve ekledi:

“Diğer taraftan bu doğal değerler o kadar önemsiz bir hale geliyor ki kentler vahşi bir şekilde büyüdükçe derelerin üstü kapatılıyor, vadi tabanları imara açılıyor, kıyılar dolduruluyor ya da en yüksek yerde bina yapmak uğruna dağların, tepelerin üstünde sivri sivri binalar ortaya çıkıyor. Örneğin Ankara’da hava koridoru olarak adlandırılan İmrahor Vadisi’nin önü yüksek katlı binalarla kapatılıyor. Bu olaylar neticesinde, bu gibi afetlerle yüzleşiyoruz. Bir başka örnek, aslında yaz aylarında Batı Karadeniz’de yaşananlar. Bozkurt felaketi, planlamanın doğa ile entegre olamayışının en bariz örneklerinden biri. Ankara’da da keza aynı şekilde. Derelerin üstü kapatıldı, bunu artık çokça kez dile getirdik. Diğer taraftan zaten Ankara’nın coğrafik yapısı da sellerin oluşumunda bir sebep. Çünkü üç tarafı dağlarla çevrili ve batıya doğru uzanan havzaya doğru açılma söz konusu. Bu durumda da aslında kent merkezinin bu çanak içinde yer almış olması suların buralarda birikmesine neden oluyor.”

AŞIRI HAVA OLAYLARININ ETKİLERİNDEN PLANLAMA İLE KURTULMAK MÜMKÜN MÜ?

Felaketlerin bir diğer nedeninin de iklim değişikliği olduğuna işaret eden İlter “Bununla birlikte aşırı ve periyodik hava olayları dışında farklı durumlarla yüz yüze geliyoruz. Bu olayların daha sık yaşanacağı da bir gerçek. Bu gerçek de artık planlamanın bir konusu. Bunu görmezden gelerek, öteleyerek yok sayamayız, planlamanın en ciddi konularından biri. Dolayısıyla bu tip olaylarla daha sık karşılaşmamız kaçınılmaz. Tüm bunları göz önüne aldığımızda, tabii düzeltme imkanımız var. Bilim ve teknik imkan veriyor. Örneğin vadi tabanları açılarak, derelerin çevresinde rekreatif alanlar yaratarak, su geçirimsiz yüzeyleri su geçirimli hale dönüştürerek yapılabilir. Bizim kentsel dönüşümden anladığımız şey ‘emsalin yükselmesi’. Ama kent içinde de ekonomik ömrünü yitiren alanları gerçekten sorunlu bir şekilde dönüştürmemek, emsal artışı yapmamak, yapılaşmayı artırmamak da bir çözüm olabilir. Minimal ölçekte de olsa planlamanın konusu haline getirebiliriz. Makro ölçekte de düşünülen birçok önlem buna dahil edilebilir” ifadelerini kullandı.