• BIST 108.434
  • Altın 151,343
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 15 °C

Atatürk 'Beni hatırlayınız' dedi

Atatürk 'Beni hatırlayınız' dedi
CHP'li Meclis üyesi, konuşmasında Atatürk'ü andı.

İstanbul İl Genel Meclisinin 2012 yılı Kasım ayı toplantısında, 116 Üyeli Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu adına CHP İl Genel Meclis Üyesi İbrahim Bozan, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 74'üncü ölüm yıl dönümü nedeni ile Meclis kürsüsünde bir konuşma gerçekleştirdi.

CHP'li Bozan'ın konuşmasından bazı bölümler şöyle:

Ortaokula gelene kadar Mustafa'ydı...

Matematik yeteneğiyle Mustafa Kemal oldu...

Emperyalizmi dize getirdi, Gazi Mustafa Kemal oldu...

Yüzlerce yılın kökleşmiş alışkanlık ve geleneklerini yıktı,

Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu...

Türk halkı ona Atatürk dedi.

Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız, bize izleyeceğimiz yolu gösterdi,

Fikrimizin Rehberi oldu... Erol Mütercimler

Mustafa Kemal Atatürk, çocukluğumun, gençliğimin ve bu yaşımın kahramanı, Ona olan sevgim ve hayranlığım hiç bitmedi, giderek de artıyor. Bu 10 Kasım'da, ölümünün 74. yılında ondan söz etme görevi bana düştü. Ben kendi adıma ondan sadece bugün değil, her gün, her zaman söz ediyorum. Ondan her zaman ilham aldım. Mustafa Kemal'in yaşam hikâyesini hepimiz biliyoruz. 1881'de Selanik'te doğduğunu, annesi Zübeyde Hanımı ve babası Ali Rıza Efendi'yi, okuduğu okulları, askerlik dehasını, Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarında 1905'te
Şam'da kurmay yüzbaşı olarak göreve başlayışını, Trablusgarp, Balkan, 1. Dünya Savaşlarında aldığı görevleri, kazandığı başarıları...

Birinci Dünya savaşının en önemli cephelerinden olan Çanakkale savaşındaki başarıları hem savaşın kazanılmasında hem de kendisinin
tanınmasında büyük rol oynadı. Çanakkale savaşı ile Mustafa Kemal'i tanıyan Türk halkı, Kurtuluş Savaşı'nda onun yanında olmaktan çekinmedi. Kurtuluş savaşı Türk halkının kahramanlığı ve onun
liderliğiyle zaferle sonuçlandı.

Kurtuluş Savaşı sonrası 29 Ekim 1923'de kurulan yeni Türk devletinin modern ve çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılması gerektiğinin farkındaydı ve toplumun her kesiminde inkılâpların yapılması şarttı.

İnkılâp yapmak ise öyle söylendiği kadar basit değildi. Yüzyıllarca padişah ve halife himayesinde yaşamış, ümmet anlayışına sahip Türk halkının yaşamını ve kimliğini değiştirmek pek kolay olmayacaktı. Bu nedenle, her alanda yapılan inkılâp hareketleri belirli zaman aralıklarıyla sindire sindire yapılmaya çalışılmıştır. İnkılâpların
halk tarafından benimsenmesi sağlanmış, yeni Türk devleti ve Türk halkı modern bir görünüme büründürülmüştür. Tabi ki bu inkılap hareketleri gerçekleştirilirken Şeyh Sait isyanı, Menemen olayı gibi bir takım zorluklarla, sıkıntılarla da karşılaşılmıştır. Bu sıkıntıları önlemek için de bir takım kanunlar çıkartılması zorunluluğu doğmuştur. Bütün bunlara rağmen, bugün gelinen noktada görülüyor ki, bir kesim Atatürk'ü ve onun inkılâplarını benimsememiş, uygun ortamı bulunca da hortlamıştır.

MUSTAFA KEMAL DİKTATÖR MÜYDÜ?

Tüm bunların yanında, son yıllarda Mustafa Kemal Atatürk'e diktatör yakıştırmaları yapılmaktadır. Gerçekten Mustafa Kemal diktatör müydü? Ne kadar diktatördü? Ya da diktatör ve diktatörlük ne demekti? Sözlükte bütün siyasi yetkileri kendisinde toplamış kimseye, zorbaya diktatör deniyor. Hukuk terimleri sözlüğünde ise şöyle yazıyor; dikta heveslisi zorba devlet başkanı, otoriter başkan, siyasi ve idari yetkileri elinde bulunduran kimse.

Atatürk çok zor koşullarda çalıştı demiştim. Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştirirken çok güçlü emperyalist devletlerle savaştı. Kurduğu
ve çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak istediği yeni Türk devletini yapılandırırken en yakın arkadaşları arasında bile kendisine karşı
olanlar vardı. Amacına ulaşmak için de bunları bertaraf etmesi gerekiyordu.

Saltanatın kaldırılması tartışmalarında, "Efendiler, egemenliği hiç kimse hiç kimseye bilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla veremez. Egemenlik güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla
Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek bunlara karşı ayaklanarak egemenliği kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan ulusa egemenliği bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun
gerçekleşmiş bir olayı yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes, sorunu doğal bulursa sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek yönetimine göre saptanacaktır.

Atatürk kendisine diktatör olup olmadığı sorulan ya da 'size diktatör diyorlar ne dersiniz' diye sorulma cesareti gösterilebilen ender liderlerden olsa gerek. Bu soruya şöyle cevaplar vermiştir; "Ben diktatör değilim çünkü fikirlerimi ve düşüncelerimi zora dayanarak kabul ettirmeyi asla benimsemedim, arzulamadım, uygulamadım. Ben
yaşadığım zaman içinde milletimin hayrına, refahına ve maddi manevi mutluluk ve onuruna uygun gördüğüm önlemlerin alınmasına çalıştım.
Hepsinin bileşkesi uygar ve ileri bir yaşamın yaratılması çabasıdır."

"Eğer zorla, tazyik ve tehdit ile fikirlerini kabul ettirenlere diktatör derlerse ben diktatör değilim. Eğer benim muhitimdeki insanlar, benim fikirlerimin isabetini takdir ederek kendi gönül rızalarıyla bu fikirleri kabul ediyor ve ona göre çalışıyorlarsa ben
diktatörüm."

Yasakçı bir düzeni Atatürkçülüğe dayanarak savunmanın olanağı yoktur. Çünkü Atatürkçülük, Atatürk'ün sözlerinden ayrı bir siyasal sistem
olarak değerlendirilemez. Atatürk ne dediyse Atatürkçülük odur.

1932'de birinci Türk Tarih Kongresinin toplandığı günlerden bir gündü. Atatürk kongre üyelerine Marmara Köşkü'nde bir çay vermişti. Kongreye
çağrılmış olan tarih öğretmenleri, profesörler, Atatürk'ün etrafını sarmış, çeşitli sorular soruyorlardı. Bu sırada öğretmen olmayan genç
bir hukukçu, İtalyan yazarlardan birinin son zamanlarda çıkan bir eserinden söz açtı ve bu yazar size diktatör diyor dedi. Atatürk güldü, "Doğru değil. Eğer ben diktatör olsaydım, şimdi sen karşımda böyle konuşamazdın" cevabını verdi. Bu olayın tanığı Ordinaryüs Prof. Reşat Kaynar o anı şöyle anlatıyor: "Bu sorudan sonra ortamda tam anlamıyla bir sessizlik oldu. Biz çok şaşırdık. Böyle bir sorunun Atatürk'e sorulmaması gerektiğini düşünüyorduk. Ama bir de o dönemde
Avrupa'ya diktatörler hakim olmuştu. İtalya'da Mussolini, Almanya'da Hitler, İspanya'da Talkom vardı. Bu nedenle, o dönemde akıllarda şu
soru vardı. Doğrudan doğruya demokrasilerle devlet idare edilmez, mutlaka dikta lazımdır. Ancak diktatörler memleketlerini geliştirebilirler."

Atatürk cevabına şöyle devam etmiş; "Hayır, bir devlet, bir millet dikta ile idare edilmez. Diktatörlerin sonu mutlak felaketle biter ve milletlerin en büyük hücumlarına maruz kalırlar. Fakat muntazam idare, temelli bir idare, medeni bir idare demokrasidir. Demokrasi katiyen
zarar vermez. Bilakis, demokrasi bir milletin gelişmesini sağlar. Onun için Türkiye Cumhuriyeti demokrasi yolunda, demokratik bir sistem içinde gelişecektir kanaatindeyim. Dikta rejimi ile hareket eden gerek Mussolini gerekse Hitlerin sonu felaketle bitecektir" şeklinde oldu. Kendisi göremedi ama bu öngörüsü diğer hepsi gibi kısa sürede gerçekleşti.

"İmparatorluk yapısından, millet yapısına geçerken rejim olarak Cumhuriyeti neden seçtik? Cumhuriyet rejimi özellikle bizim toplum yapımızın vasıfları bakımından iki büyük tehlike ile karşı karşıya idi. Rejim marksizme ve ümmetçiliğe açıktı. Cumhuriyet mekanizmasına hiç dokunmadan toplumu Marksizme de Ümmetçiliğe de sürüklemek
mümkündü.

İşte Atatürk, Cumhuriyet'in bu iki tehlike kapısını, iki temel fikirle sımsıkı kapamış ve rejimi sonsuz geleceklere güvenle ulaştırmanın çaresini bulmuştur. Bu temel fikirlerden biri, Milliyetçilik diğer de laikliktir."

"Atatürk olmak mümkün değil, ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür"

Konuşmamın finalini yine onun söz ve fikirleriyle tamamlamak istiyorum:''Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan yalnız ve ancak bir ülkü için yararlanırız. O ülkü şudur. Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı onura yükseltmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek, bunun için de
zorbalık düşüncesini öldürmek.''

1927 yılında okuduğu Söylev'inde, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalışmıştı.

"Bu gün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.''

O her zaman milletine çok güvendi, inandı. "Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlik içinde güçlükleri yenmesini bilmiştir.''

Ve çünkü "Türk milletinin, yürümekte olduğu gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, pozitif bilimdir.", "Az zamanda çok ve büyük işler yaptık, bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye cumhuriyetidir.'' 29 Ekim 1933 tarihinde yani onuncu yıl söylevinde 'cumhuriyetin' Türk devrimindeki yeri önemi ve gücünü belirtmiştir.

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır" diyen bu büyük lider, laik Türkiye Cumhuriyeti ve devleti, bir gün yine güç koşullara düştüğünde "fikrimizin rehberi olarak" yol göstermeye devam edecektir. Bu rehber sonsuza kadar geçerli olan Gençliğe hitabedir. "Ey Türk gençliği! Birinci ödevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır"

Onun naçiz vücudu elbet bir gün toprak olacaktı, oldu da, ama bu laik cumhuriyet ve devrimler sonsuza kadar yaşamalıdır. Her ne pahasına
olursa olsun yaşayacaktır.

Onun bıraktığı maddi mirasın dışında asıl Türk milletine bıraktığı manevi miras önemlidir.1933 yılı Cumhuriyet bayramı açılış konuşmasında şunu söylüyordu: "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet,
hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman hızla ilerliyor. Milletlerin
toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asıl değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur...

Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen
üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar''

Yirmi birinci yüzyılın yeni yükselen değerlerinden biri olan "çok kültürlülük" çözümünü 1933 yılında formülleştirerek "Ne mutlu Türküm diyene" ifadesiyle hiçbir etnik kimliği öne çıkarmadan Söylev'ine alan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tüm yaşamı boyunca gösterişsiz yaşadı.

Kendisi için bir şey istemedi, sağlığı dahil her şeyini feda etti; sonunda malvarlığını da milletine bıraktı. Buna karşılık milletinden yalnızca kendisini unutmamasını diledi...

Yalnızca "BENİ HATIRLAYINIZ!" dedi...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2017 Gerçek Gündem | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.