17 Mayıs 2018 14:33

Eren Erdem'in yeni kitabından çarpıcı iddialar

Eren Erdem'in yeni kitabından çarpıcı iddialar
CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem’in son kitabı ‘Diktatör Devirme Sanatı’ tartışılıyor. Erdem’in kitabında ilgi çeken çarpıcı iddialar yer alıyor.
+ A -

Paylaş

Türkiye 24 Haziran seçimlerine giderken, kitabı seçim kararından önce tamamladığını ifade eden Erdem’den önemli bir uyarı geldi. İşte ‘Diktatör Devirme Sanatı’ kitabında yer alan o bölüm;

“Türkiye, çözüm süreciyle meşguldür. İmralı görüşmeleri, Öcalan ile buluşmalar, Oslo görüşmeler ve Habur karşılamaları eşliğinde; “kan duruyor, barış geliyor” naraları, milletin adamı (!) Erdoğan’ın, yıllardır çözülemeyen bu sorunu çözen bir Dünya lideri olarak anılmasını sağlıyordu.

Süreç Popülist iktidarca tam da kitlesel mutabakatı büyütecek temelde ilerliyordu. Görüşmeler, akiller heyeti ve anaların duran gözyaşları.
Bir kırılma olarak, HDP Eski eş Genel Başkanı Demirtaş, “seni Başkan yaptırmayacağız” çıkışıyla, 7 Haziran kampanyasını ilan etmiş ve HDP’nin barajı geçip geçmeyeceği tartışılmaya başlanmıştı.

Ve tam o günlerde Cumhuriyet Halk Partisi çok tarihi bir hamle yaparak; Popülistleri besin kaynağı olan “kişi odaklı polemikleri” tamamen sona erdirerek çok ciddi ve halkta karşılık bulacak vaatler zinciri ile sokaklara inmişti.

Televizyonlarda “emekliye 2 maaş ikramiye, asgari ücrete zam, aile sigortasi” gibi CHP’nin ekonomik vaatleri konuşuluyordu. Ve Erdoğan’ın “koalisyona” yönelik eleştirileri. İlk kez yanlış bir strateji kurulmuştu. “Koalisyon eleştirilerine” odaklanarak bir hafızanın dirilmesini sağlayan Erdoğan, muhalefetin ekonomik vaatlerini anlatmasına zemin sağlamıştı.

Elbette bir siyasal mücadele yöntemi olarak “ekonomi satarak iktidar olunamayacağı” gerçeğine rağmen, en azından AKP popülizminin yarattığı kutuplaşmayı gölgelemesi açısından bu tarihsel bir çıkış olarak görülmüştü.
Erdoğan kürsülerden Kılıçdaroğlu’na sataşıyor, Kılıçdaroğlu iise sadece vaatlerini anlatıyordu.

“Vatan hainliği, millet düşmanlığı” şeytanlaştırmasının zemini çökmüştü.
Çünkü bir “öteki, düşman” olmadan, sadece “vaatlerin konuşulduğu” bir zemin oluşmuş, AKP adeta hazırlıksız yakalanmıştı.

Siyaset bilimci Jan-Werner Müller’in bu duruma yönelik önemli bir tespitini hatırlamak isabetli olacaktır. Popülizm üzerine ciddi çalışmalar yürüten Müller; “yolsuzlukları ifşa etmenin popülist siyaseti yenmeye yetmeyeceğini, doğru olanın; yolsuzluğun, hukuksuzluğun, adam kayırmacılığın ülkenin tamamındaki birlik duygusuna zarar vereceğini halka anlatmak, polemik yapmadan; projelerle konuşmak” olduğunu ifade eder.

Ve 7 Haziran akşamı tek parti çöktü. 15 Yıldır iktidarda olan popülistler ilk defa yenildiler.

 
7 Haziran’ın arefesinde başlayan bu tartışma, halihazırda kurgulanmış bir sürecin parçasıydı. 7 Haziran’da kaybeden Erdoğan değil, AKP’yi daha siyasal bir hatta çekerek siyaset üretme iddiasında olan Davutoğlu’ydu.Böylece partide ayağa dolaşan bu tipler Erdoğan’ca tasfiye edilebilecekti.

Çünkü ilk defa oyunun kurallarını belirleyemeden, “düşmansız” ve siyasetin canlandığı bir ortamda sandığa gittiler.
Olmaması gereken 2 şey olmuştu. Hiçbir popülist iktidar, bu iki durumun bir araya gelmesi karşısında kazanamazdı. Neydi bu iki şey?
1. Başka bir şey konuşmaksızın, sadece kendisinden bahsederek seçim süreçlerini taşıyacak bir “düşmanın” olmayışı,
2. Siyasetin canlanması, projelerin konuşulması, kişi ve şahıs karşıtlığına indirgenmemiş bir siyasal hareketliliğin baş göstermesi.
Olmaması gereken bu iki durumun ikisi de olmuştu. Ve bence Erdoğan’ın “çözüm sürecini” hayatının hatası olarak görmesini sağlayan şey de bu olmalı. Çünkü Kürt sorununun çözümü bir “düşmansızlaşma” yaratacağından, Popülist iktidarlar açısından son derece ciddi bir sorundur.

Başlığın bütünlüğünü bozmadan bir “iç ya da ara başlık olarak” 7 Haziran’la ilgili özel bir değerlendirme yazmam gereklidir. Şöyle ki;
“7 Haziran seçimleri Erdoğan ile muhalefet arasında kurulmuş bir sandık değildi. Erdoğan ile AKP arasında kurulmuş bir sandıktı. AKP içerisinde, “kurumsal siyaseti savunanlar ile Erdoğanizm arasındaki bir iç mücadeleydi.” Zaten sonraları “pelikan dosyası” ve benzeri çıkışlarla itibarsızlaştırılan bu “kurumsalcı kanat,” neopopülizmin kazandırdığını zannettiren bir köklü kaybediş yarattığına inanıyordu. Türkiye’de kalıcı değişim bir “ideolojik-politik” mücadeleyle mümkündü. AKP araçsallaşmamalıydı. AKP’nin, Erdoğan’ın ömrüyle sınırlı bir siyasal sürece dönüşmemesi adına, kurumsal ve politik mücadeleye dönülmeliydi.

Erdoğan, “kendisini git gide büyütmeye başlayan” bu söylemden çekindi. Korktu. Artık parti içerisinde “hocacılar ve Erdoğan’cılar” ayrımı başgösterecekti. Ama hocacılar daha güçlüydü. Erdoğan’ın siyasetsizleştirme temelli tutumu nedeniyle, siyasal arayışlara düçar olan kitleler, artık bir “siyasal iktidar kurmamız lazım” diyordu. Hoca (Davutoğlu) tam da buna yönelmişti.
Hoca’nın en yakınlarından bir milletvekili ile yaptığım özel sohbette bu durumu çok açık biçimde anlatmıştı. Ve çıkarımları şaşırtıcıydı. ‘AKP’nin Kemalistleştiğini, hızla çıktığı eksenden uzaklaştığını söylüyordu. Bu durumun nedeni, siyasetsizleşmenin kendisiydi. Ve Davutoğlu ile AKP, ilk kez “popülist bir yoğunlaşma kurmadan, politik mesajlar içerden söylemlerle” seçime gidecekti.
Esasen bu kırılma bir başka sorunun görünür olmasına yol açtı. Muhalefet, öncesinde hiç girişmediği “politik alana” girişmişti. Vaatler, öneriler, projeler konuşuluyordu. Şimdi aslında kuramsal açıdan kafamda oturtamadığım bir teorimi paylaşacağım. “Acaba popülist iktidarların muhalifleri, hareketliliklerini iktidara göre mi belirler hale geliyordu?” Yüksek halk ilgisi, kendiliğinden bir benzemeye mi yol açıyordu? Ki iktidarın değişen stratejisi, muhalefetin stratejisine dönüşüyordu? Belki biraz abartılı gelecek bu tartışmayı düşünmeden edemediğimi belirtmem gerekir.

Erdoğan bu parti için arayışın tüm hünerlerini sahaya yansıtmasını istiyordu. Ortaya çıkacak sonuç AKP’nin değil, “kurumsalcıların” hüsranı olacaktı. Nihai olarak Erdoğan sahneye çıkacak, duruma el koyup “maçı çevirecekti.” Böylece AKP’nin kurumsallaşma arayışı tamamen yok edilebilecekti.
Tam da öyle oldu…

Ve 7 Haziran’da Davutoğlu kaybetti. Erdoğan büyük bir zafer elde etti…”
Bu ara analizin akabinde kaldığım yerden devam edeyim.
Peki ya bu seçim (7 Haziran) sonrasında bozulan çözüm süreci daha önce nasıl pazarlanmıştı?


PKK Lideri Öcalan’ın kardeşi açıklamalar yapıyordu. Tüm toplum barış ve çözüm geldiği fikrine kapılmıştı. Erdoğan, bu işi çözüyordu. Çözecekti! Öyle ki, Öcalan’ın yaptığı bu açıklama, umutları büyütüyordu.

 
30 Yıllık kanlı süreç sonra erecekti. Manşetlerde “satır arası” gözden kaçan bir detay, Popülist AKP iktidarının çözüm sürecine bakışını özetliyordu aslında; “OY ORANI %52.” Dolayısıyla bu süreç, oy oranlarıyla paralel yürümeye mahkum doğmuştu. Çünkü bir ilkesel çözüm aklından ziyade, “milletin adamı bu işi çözer” tekliğinin propagandasıydı. Ve oy oranlarına bağımlı olan süre, 7 Haziran’da AKP’nin aldığı oy ile birlikte tamamen yok oldu.

Gerçi, sürekli yeni düşmanlar yaratabilen Popülistlerin bir sabit düşmana ihtiyacı yoktur. Ama düşman sayısı, “milletin” zor ve çetin bir mücadele motivasyonu kazanmasını sağlar.
Elbette bu tarihi hata telafi edildi.
İstikşafi görüşmeler ile siyaset kilitlendi.
Seçim kararı alındı…
Çünkü nasıl kazanacağını biliyordu. Ve kazanabilecekken paylaşmak işine gelmezdi.

 
Bu gazete kupüründe yer alan bir detaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. “Açılım Yaradı” şeklindeki içerik, 7 Haziran’ın tahlilini yapıyordu. Ve bu aynı zamanda bir çağrıydı; “açılım sürecini sonlandırın. Ve bu şekilde HDP’ye yönelecek bir siyasetle yeniden iş başına gelinebilirdi. Bu, gazetenin değil; kaybeden Davutoğlu’na karşı, kazanacak olan Erdoğan’ın fikriydi. Bu manşette “ete kemiğe” bürünmüş, mesaj verilmişti.

Ve hiç kimsenin “neden” diye sormadığı bir şekilde, bir anda; çözüm masası devrildi. PKK terör eylemlerine başladı. Cenazeler ve terör üzerinden “gerçek millete” seslenen Erdoğan; terörden, ihanetten, vatan hainliğinden dem vurma gücünü kazanarak süreci tamamen domine etti.

Artık sadece Erdoğan konuşuyordu.

Her gün şehit cenazesi gelen bir ortamda muhalefetin siyaseti canlı ve diri tutarak önerilerle yol yürümesinin makul zemini kalmamıştı.

Haber bültenleri terör örgütünün saldırılarını ve şehit olan askerleri veriyor, cenazelerde sloganlar atılıyor, 7 Haziran’da yükselen siyasi motivasyon yerini tekrar “millet ve millet düşmanı teröristler” hattına bırakıyordu. O hattın tek otoritesi şüphesiz ki Erdoğan’dı.

O günlerde “terörün oyları arttırdığını söyleyen siyasilerden, kimsenin nedenini anlamadığı şekilde bir anda bozulan çözüm sürecine,” akabinde büyüyen terör saldırılarına karşı, “vatan, millet, millet sevdası” motivasyonuyla 1 Kasım’da AKP tarihinin en yüksek oyuyla iktidarı aldığı bir süreç yaşandı.

 
Erdoğan bizzat kazanmıştı. Popülist iktidar, popülizmin tüm söylem gücüyle bu kadar kısa bir sürede yüksek bir oy toplayarak yeniden iktidara gelmişti. Davutoğlu kaybetmiş, tek ve gerçek kazandırıcı siyasetin bu olduğu “içinde tartışan tüm AKP tabanına gösterilmişti.” Artık “pelikan dosyalarıyla” Davutoğlu yok edilecekti. Nitekim öyle oldu.

Ve artık bundan sonrası için yürütülecek yöntem, katıksız ve şüphesiz neopopülizm olacaktı.

Kısa bir süreliğine Erdoğan yetkileri Davutoğlu’na emanet etmişti. Nasılsa büyünün dağılmayacağı ve iktidar olma sorunu yaşanmayacağını düşünüyordu. Ama Davutoğlu’nun siyaset yapması, politik bir mücadeleye girişmesi asla kabul edilemezdi. Çünkü o alanda kazanmak imkansızdı.

Bir akademisyen olması açısından, Popülist AKP içerisindeki politik açlığın bir yansıması olarak Davutoğlu, kendisini “AKP’den bir politik iktidar yaratarak ispatlama çabasına girişmişti.” Bu olursa, hem Popülist liderin büyüsü bozulacak, hem de AKP kurumsallığını koruyabilecekti. Ve Siyasetsizleşen Türkiye, bir politik hareketlilikle normalleşebilecekti. Bu bağlamda Davutoğlu-Erdoğan gerilimi, AKP kurumsallığıyla Erdoğanizm arasındaki savaştı. Doğal olarak Erdoğanizm kazandı ve AKP kurumsallığı tasfiye sürecine girdi. Bugün tüm belediye başkanlarının koltuğundan edip partiyi hallaç pamuğuna çeviren Erdoğan, “gerçek patrona karşı bu sessiz başkaldırının tekrar etmemesi için” başkaldırabilecek bir kurumsallık bırakmayacak sertlikte AKP’yi örselemektedir. Ve AKP’nin sembolikleşmesini sağlamaktadır.

7 Haziran-1 Kasım arasında yaşananlar sonucunda Davutoğlu’na rağmen Erdoğan kazanmıştı. Kazanan Erdoğan olduğuna göre, o koltuk gerçek sahibine devredilmeliydi…
Ve Davutoğlu gitti.
7 Haziran-1 Kasım arasında çok bariz bir kazanımı örgütleyen bu yöntem, tarihin her döneminde olduğu gibi “mutlak kazandırıcı” güç olduğunu yine ispatlamıştı.

Ekonomik ve ideolojik alanda siyasallaşmanın kaybettireceği, ancak Popülist yöntemlere tutunarak iktidarın sürdürülebileceği gerçeği, somut biçimde görüldü.

 
“1 Kasım’ın hemen ardından atılan bu manşet, herşeyi ortaya koyuyordu. Namaz kılan Erdoğan’ın yanındaki ‘yedirtmedik’ vurgusu, yeniden güçlü bir popülist dalgayla gelinen iktidarın mantığını belirgin kılıyordu. Ve “zafer milletindi.”

Esasen AKP kadrolarının içine düştüğü tükenmişlik sendromunun sebebi de budur. AKP kadroları, politik bir hareketlilik yaratmaları halinde kaybedeceğini bilen, bu nedenle var olabilmenin tek koşulunun Erdoğan’ın sürdüregeldiği Popülist yöntemler olduğunu gördüler.

Erdoğan adeta “kafasındaki soru işaretlerini” yavaş yavaş dillendirmeye başlayanlara ders verir nitelikte tüm tartışmaları yok edecek bir güç gösterisi yapmıştı artık.

Evet… Halen kimse anlayabilmiş değil değil mi?
Nasıl oldu? Ve ne oldu?
Nasıl oldu da bitti çözüm süreci. Ve akabinde terör.
Düşünün, PKK ile HDP arasında bir yakınlık olduğu öteden beri ifade edilir. Diyelim ki böyle; HDP’nin %13 civarında oy alıp 80 milletvekiliyle TBMM’ye girdiği bir ortamda, hele hele seçime giderken PKK’nın terörü tırmandırması hangi makul mantıkla açıklanabilir?
Elbette terörizmin mantığı yoktur. Ama, 3 günde masanın devrilip 4. Gün terörün dirilmesi, ve tüm bu olup bitenlerin 7 Haziran’dan sonra gerçekleşmesi “sorgulanması gereken” bir husustur.

İşte neopopülizmin sihiri, büyüsü ve gerçekliği…
Şu halde girizgahı tamamlarken şunu not edelim; “Popülizmin silahı, bir gerçek halk ve karşısında da hainler yaratarak halkı kutuplaştırmaktır.” O halde panzehiri ise birleştirmek olacaktır.
Peki ama nasıl?
İşte kitabımızda bunu anlatacağız.”