• BIST 106.736
  • Altın 141,095
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 18 °C

'ODTÜ bir dönüm noktası'

'ODTÜ bir dönüm noktası'
Radikal Gazetesi Yazarı Ezgi Başaran, ODTÜ'deki protesto gösterisinden Muhteşem Yüzyıl'a uzanan tartışmaları değerlendirdi.

CEREN TERZİAHMETOĞLU

GERÇEK GÜNDEM.COM

Gündemde kim hoca olmalı, kim olmamalı tartışması var. Gündem değişti. ODTÜ olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

O anda orada olmadığımız için, görüntüleri izleyerek oradaki öğrenci ve akademisyen arkadaşlarımızdan bilgiler edindik. Olayların polisin şiddetiyle başladığı ve ortada sanki çantalarında molotof kokteyli ile gezen bir öğrenci profili varmış gibi devlet büyüklerimizce yansıtıldığını görüyoruz. Fakat tabii ki hal böyle değil. Bence ODTÜ rektörünün de bu devirde ciddi bir cesaret göstererek doğruyu söylemesi aslına bakarsanız hepimiz için durumu açık ve net bir şekilde durumu ortaya koyuyor. Prof. Ahmet Acar diyor ki "Biz böyle bir şiddet görmedik. Kreş alanlarını bile neredeyse biber gazına boğdular". Burada cevap olarak "Ama onlar da bizi taşladı" deniyor. Üniversite hocalarının öğrencilerini provoke ettiği gibi bir savunmayı asla kabul etmiyorum. Çünkü devlet öğrencileri sadece bu on yıllık iktidar döneminde sürekli itip kakıp, dövüp, yerlerde sürükleyip gazladı. Bir kere böyle şiddeti başlatan bir devlet konumunuz var. İkinci argüman ise "Türkiye'nin büyük gururu, uzaya araç gönderdik". Uzaya Göktürk-2 aracının gönderiliyor olmasını önemsemiyorum. Onun için çalışmış bilim adamları var ama şu an itibariyle bu tali bir konu haline gelmiştir. Ayrıca ODTÜ'de bu çocuklar Göktürk-2 aracını protesto etmiyordu. O çocuklar Başbakan'ı protesto ediyordu ve bu da onların hakkı. Böyle bir protesto olacağını bir gün önceden rektörlerine söylemişlerdi, rektör de polisi davet etti.

Burada ODTÜ rektörünü diğer rektörlerin kınaması neyin nesi? Soruna dönersek, kim hoca olup kimin olamayacağının evrensel standartları vardır. Onun dışında bir de tıynet meselesi var. Bence rektörler Başbakan'ın sınıfında geçmek uğruna bir bilim adamı ve öğretmen olma sınıfında feci şekilde kalmışlardır. "Bundan sonra acaba bana kadro verilmez mi?", "Acaba beni atarlar mı?" gibi düşüncelerle hareket ediyorlar.

Haklı değiller mi sizce?

Çok haklılar. ODTÜ ile ilgili YÖK'te "Bundan sonra biraz zor kadro olur bizden bunlar" diye konuşulduğunu tahmin etmek zor değil. Evet ama bu mudur yani üniversite rektörü olmak? Rektörün görevi üniversiteyi öğrencilerinin gözünde onurlu bir şekilde yönetmektir.

Galatasaray Üniversitesi öğrencileri de protesto eylemi yaptı. Polisin şiddetini haklı bulan rektörlerin üniversite öğrencileri de protesto eylemi gerçekleştirmeli mi?

Arkasında öğretmenlerinin olduğu bir yerde, öğretmenleri kendilerini atmışken öğrenciler de toplanır. Öğrencilerin son iki-üç yılda ciddi şekilde, Öğrenci Kolektifleri olsun, Halkevleri olsun, gerçekten iyi örgütlendiğini ve bütün baskılara, tutuklamalara, terörist yaftalamalarına rağmen NATO kalkanından tutunda üniversiteye Starbuck's girmesine kadar bir öğrencinin yapması gereken şeklide siyasi ve politik duruş sergilediler. ODTÜ öğrenci hareketleri açısından bir dönem noktası olacak.

Ne gibi bir dönüm noktası?

Rektörlerini protesto edecekler. Bunun olacağını düşünüyorum. Bunu neşeyle karşılamıyorum ama ben o üniversitelerden birinde okusaydım ben de o rektörü protesto ederdim.

Öğrencinin böyle bir hakkı olması lazım zaten. Peki, üçüncü dönemini yaşayan iktidar partisinin savaşa gider gibi bu kadar güvenlik önlemleri ile bir üniversiteye girmesine nasıl bakıyorsunuz?

Başbakan'ın bu kadar çok koruma ile gezmesi bana garip gelmiyor. Bu Başbakan'ın kendine güveniyor olması ya da olmaması ile de alakalı değil. Devlet adamı böyle dolaşır zaten. Devlet adamısın ve öğrenciyle aranda bir mesele var zaten. Kendini korumasında bir sakınca görmüyorum.

Protestolarda biber gazı, coplar havalarda uçuyor. Öğrenciler karga tulumba sürükleniyor. Gözaltına alınan şiddet görüyor ya da bırakıldıktan sonra takip edilip ara sokakta şiddete maruz kalıyor. Türk polisinin bu tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dördüncü güç artık medya değil polis. Polis müstakil bir güç ve kontrol mekanizması. Asıl bağımsızlık medyada değil, poliste. Şunu da söylemek lazım; benim ailem sol gelenekten gelmiş insanlar. 80 döneminde yeni üniversiteyi bitirmişlerdi. Ben ilkokulu bitirdikten sonra bana öğüt verdiler "Bir yerde kaybolursan, ve etrafta tek gördüğün polis arabasıysa uzaklaş. Herhangi bir taksi, dolmuş ya da otobüse bin, yürü ama polis arabasından kaç". Yani polisin tavrı her zaman böyledir. Ama işkenceye sıfır toleransın döneminde işkenceci polisin terfi ettirilmesi ve Kürtlerin, öğrencilerin her türlü yürüyüş ve hak talebinde bulunan her tür grubun karşısına polis dikilmesi... Anıtkabir'e gitmekten tutun da Newroz kutlamasına her yerde polis karşınızda. Bize göre çok ayyuka çıkmış gibi görünebilir ama bu durum hep böyleydi. İleri demokraside niye böyle diye sorabiliriz ancak.

İşkence gören insan sayısı hala çok fazla. Bunun önüne geçmek için kimsenin bir şey yapmadığını da görüyoruz.

İsmail Saymaz'ın haberini manşet yaptık geçenlerde. İlk hastanelerdeki görüntüleri veriyorsunuz, iki-üç gencin polise saldırdığını görüyorsunuz. Ama onun bir önceki karesini İsmail Saymaz harika bir gazetecilik yaparak bize gösterdi. O çocukların yakınlarını göz altına alıp, kapıları kapatıp tekme tokat öldüresiye dövmüş polisler. İşkenceye sıfır tolerans diyen bir hükümette bunlar nasıl oluyor bilmiyorum. Hükümetin polisin bir çok kanadını kontrol edemediğini düşünüyorum. Polis freni patlamış bir canavar gibi. İşkence görenlerin yanına tutuklu gazetecileri, sadece siyasi fikirlerinden dolayı hapishanelerde yatan insanları eklediğiniz zaman çok vahim bir ülke portresi çıkıyor. Bu iş muhafazakar değil, otoriter bir iktidarın eseridir.

Polis hükümetin eli altında değil, cemaatin kontrolünde deniyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?

Daha önceden bunu yazdım, bu kadar siyasi güç atfedilen bir organizasyonun daha şeffaf olması onları için daha iyi olacak. Onlar "Biz sadece hizmet yapıyoruz" diyorlar ama kimseyi ikna edemiyorlar. Fetullah Gülen Cemaati gibi bir yapının da nasıl şeffaflaşacağı da ayrı ve sahiden aklımın eremediği bir konu. Ama şunu biliyorum: "Her taşın altından cemaat çıkıyor, yeter artık biz böyle değiliz" savını şeffaf bir muhatap haline gelerek desteklemeleri gerek.

Gelelim Burhan Kuzu ile yaptığınız röportaja. Kendisinin size yönelik sözlerini çok soğukkanlılıkla karşılamışsınız, açıkçası ben aynı şekilde davranmayabilirdim. Size karşı çok sert çıkışları olmuş. "Laflarımı yarım anlayıp yazma, tam yaz", "Senin soruların dümdüz" ya da "Dekana istifa et diyememelisiniz" lafınızdan sonra "Röportajı bitirelim" diyor. Neden bu kadar sert sizce?

Röportajı okuyan herkes "Ne kadar kibirli bir dili var" diyor. Buna katılmamak elde değil. Halbuki Burhan Kuzu da beni kibirli bulmuş olabilir. Soruyu üsteleyen, "Diyememelisiniz" diyen ya da "dümdüz soran" insanlarla muhatap olmuyorlar herhalde anladığım kadarıyla. Onların kafasındaki gazeteci soru soran insan değil, demeç kabul eden insan. O beni kibirli buldu ve sinirleri bozuldu. Ben çok sinirlendim desem yalan söylemiş olurum.

Yüz şekli, mimikleri nasıldı kendisinin?

"Senin soruların da dümdüz" lafını gülerek söyledi. "Sen kendini akıllı zannediyorsun ama ben seni anlıyorum" şeklinde bir tutumu vardı. Burhan Kuzu son derece zeki bir insan. Sözlerinin hiçbirini hesap etmeden veya fark etmeden söyleyecek bir insan değil. Bilerek ve özellikle söyledi. Onun bir boşluğunu yakalamış değilim, son derece gardını almış vaziyetteydi. Sadece biraz sinirlendi. Bu şunu gösteriyor; gücün verdiği bir müdanasızlık var. "Tabii ki istifa et diyebilirim", "Tabii ki sen öyle soramazsın, o zaman röportajı bitiririm" sözlerinin hesapsızca söylendiğini düşünmüyorum. Gerçekten böyle düşünüyorlar, biz gazeteciler ve okurların da böyle düşündüklerini bilmemizi istiyorlar.

Yine röportajdan gidelim. Burhan Kuzu'nun söylemiş olduğu"Asker kışlasına çekildi, yargı normalleşti, bir tek sokak kaldı" açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?

O şunu demek istiyordu aslında: Ak Parti hükümetine karşı sürekli komplolar vardı, bizi düşman gibi görüyorlardı. Balyoz olsun Ergenekon olsun, çeşitli araçlarla onlara durmaları gereken yeri gösterdik. Yargı elit bir kadronun elindeydi, o kadro gitti, başka bir kadro geldi. Dolayısıyla onlara göre normalleşti. Şimdi Ak Parti'ti yıpratmak için bir tek bu sokak hareketleri kaldı. Bunu demek istiyordu. Bir sürü insan "Yargıyı da hallettik, askeri de hallettik sırada sokak kaldı onu da halledeceğiz" gibi anlıyor ama Burhan Kuzu'nun demek istediği "Bize düşman olan bir tek sokak kaldı, onlar da zaten provakatörler ve teröristler" şeklinde. Örgütlü olmakla ilgili bir fikirleri yok. Öğrenci Kolektifleri'ne bakıp, her yerde aynı çocuklar, demek ki bir el bunları kontrol ediyor noktasına varıyorlar. Halbuki öğrenci örgütü olmak budur zaten. Tabii ki Hopa'ya da gidecekler, Ankara'ya da gidecekler. Onları bir tuhaflaştırma söz konusu. Kürtleri de öğrencileri de, kendilerine karşı çıkan herkesi anormalleştirmek gibi bir strateji görüyorum.

Daha da muhafazakarlaşıyor muyuz?

Hiç zannetmiyorum. Ak Parti'nin politikaları dünyadaki bütün iktidarlar kadar neo-liberal şablonda sürüp gidiyor. Şunun ayırdına varmak lazım; bir sergiye gittiniz orada nü portre var. Oranın belediyesi onun diğer yüzünü çevirtip, "Ayıp" diyor. Ayıp kavramları var. Bunlarla bir ülkeyi, bir halkı muhafazakarlaştıramazsınız. Alkolü yasaklayarak yapamazsınız.

Kanuni'nin seks hayatı gösteriliyor deniyor.

Evet ama Hürrem'i mükemmel dans eden kadından namaz kılan bir kadına dönüştürerek de bir halkı
muhafazakarlaştıramazsınız. Hala "Türkiye İran mı olacak?" diye soruluyor. Öyle bir şey yok. Türkiye Rusya oldu. Yanlış bir şeyden endişe edince, komik duruma düşmek diye bir şey de var. Muhafazakarlık ile otoriterliğin kardeşlikleri olabilir ama sadece bizi yönetenlerin dindar insanlar olması değildir bugün çeşitli kesimlerin üzerinde hissettiği baskının sebebi. 10 yıldır CHP iktidar olsaydı, o güç onların elinde olsaydı bu otoriterliğin CHP'den gelmeyeceğine dair elimizde nasıl bir veri var?

Nasıl yani?

CHP'nin ne kadar özgürlükçü olduğu tartışılır. Kürt meselesindeki duruşu ya da duramayışı ortada. Ya da LGBT örgütleri hakkında yaptıkları ya da yapmadıkları. Bana göre Türkiye'nin en özgürlükçü partisi BDP'dir. BDP'nin Kürt milliyetçiliği yaptığına kesinlikle inanmıyorum. Onlar bir hak talebinde bulunuyorlar. Hak talebinde bulunan Alevileri de LGBT'lileri de kadınları da yanına alıyorlar. CHP'de bunu henüz görmüyorum. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Bu 10 yıllık güç ve iktidar CHP'de olsa da farklı bir ekonomik politika, farklı bir sosyal politika gelişmeyecekti. Sadece kendini cumhuriyetin elitleri sayan insanlar belki kendini daha güvende hissedecekti. Yaşam tarzımıza müdahale meselesinde Ak Parti'nin yaptığı şeylerin altında muhafazakarlık değil bence herkesi ve herşeyi kontrol etme isteği yatıyor. Bana göre Başbakan'ın "Ben dindar nesiller yetiştiriyorum" sözünün tercümesi de "Ben kontrol edilebilir bir gençlik istiyorum" şeklinde. Başbakan'ın kafasında herkesin beş vakit namaz kıldığı bir toplum yaratmak isteğinin birinci öncelik olduğunu düşünmüyorum.

En son yapılan anketlere göre Ak Parti'nin oyları hala %50 civarlarında ve CHP'nin oyları da %27. CHP neden başarısız, Ak Parti neden başarılı? Ya da Ak Parti gerçekten başarılı mı?

Herkes cebindeki paraya bakar. Bizim gençler olarak nefret ettiğimiz "istikrar" kelimesi bir sürü insan için çok kıymetli. "Niye değiştirelim şimdi" mantığı var. Ak Parti'nin niye oy aldığı ile ilgili bir sürü teori var. Kömür veriyormuş, duble yollar yapıyormuş filan. Bunların ötesinde çok ciddi ve uluslararası çapta seçim kampanyaları yürütüyorlar. Ve çok çalışıyorlar. Fakat bir ülkeyi de etkileyen aydın diyebileceğimiz kesimlerin gözünde Ak Parti'nin kredisini büyük hızla tüketiyor olduğunu düşünüyorum. Bu otoriterliğe ve kontrol deliliğine devam etmesinin sürdürülebilir bir şey olduğunu da düşünmüyorum.

Beş yıl daha %50 alsın, ne olacak. Bu ülkede öyle alıp alıp sonra bir anda yok olan çok parti gördük. Burada önemli olan AK Parti'nin daha ne kadar yöneteceği değil, hala daha niye bir alternatifinin olmadığı. CHP neden böyle? Valla bilmiyorum. Hep böyle. Sahaflara girin eski gazetelere bakın, manşetler hep aynı "CHP'de İç Kavga". 2012 yılındayız yine aynı şey. Bunu parti içi demokrasi ile açıklayamayacağım. Türkiye'nin en kadim sorunları ile ilgili tutarlı cümleleri yok CHP'nin. Ne kadar deseler de "1989 yılında o müthiş Kürt raporunu hazırladık" yok. 1989 yılından bu yana bir adım atmamışsın hatta geri adım atmışsın. CHP'de Hüseyin Aygün ve Sezgin Tanrıkulu gibi özgürlükçü ve sağduyulu kişilerin parti içinde neler çektiğini gayet iyi biliyoruz.

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2017 Gerçek Gündem | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.