• BIST 97.533
  • Altın 145,901
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 11 °C

İç Güvenlik Yasa Tasarısı üzerine bir değerlendirme

Av. Vedat Ahsen Coşar

Arthur Miller, 17.yüzyıl Amerika’sında yaşanan cadı avına ilişkin bir trajediyi anlattığı ‘Cadı Kazanı’ isimli oyununda, özgürlük ile düzen arasındaki dengenin sağlanması hususunda şunları yazar; ‘Toplumsal düzeyde yaygınlaşmamış, bireysel düzeyde kalmış münferit bir zulüm karşısında, bu zulümden zarar görenlere sadece acınabilir, böylesi bir durumda bizlere de acınacağı gibi. Ama hiçbir sınırlama olmaksızın da toplumsal bir hayat kurulamaz. Düzen ile özgürlük arasında bir denge kurmak zorundayız.’

Düzen ile özgürlük arasında denge kuracak ve bu dengeyi koruyacak olan hukuktur. Esasen özgürlük sınır ve kural tanımamayı değil, toplumların izin verdikleri toplam özgürlük miktarını karşılamak, uluslararası standartlara uymak koşuluyla, sınırları ve kuralları hukukla belirlemeyi gerektirir. İngiliz düşünür Locke’un ifadesi ile hukukun amacı; ‘Özgürlükleri kaldırmak veya kısıtlamak değil, aksine bunları korumak ve alanını genişletmektir.’

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramları, hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde etkili ve işlevsel olduğunun en önemli göstergesidir.
İnsan davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın odak noktası olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, devletin hukukun üstün ve evrensel ilkelerine olan bağlılığıdır. Yani hukuk devleti olmak, hukuku üstün ve egemen kılmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlarından olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, diğer bir deyişle hukuk yaratma, kural koyma gücüne, günümüzde hukuk devleti olma niteliği eklenmiştir.

Hukuk devletini, otoriter veya yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, devletin hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması, bu bağlılığın iktidarın meşruiyetinin kaynağı ve ölçütü olmasıdır. Temel hak ve özgürlükler hukuken normatif bir statüye sahip olmakla, bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ve güvence altına alınmasına uyulup uyulmadığı hususunun yargı tarafından etkili bir denetime tabi tutulması zorunludur. Bu statünün, güvenlik de dahil olmak üzere başkaca menfaatlerle takas edilmesi kural olarak kabul edilmemekle birlikte, çatışma durumunda yapılması gerekli tartma ve değerlendirme işleminin sıkı koşullara ve objektif ölçütlere tabi tutulması gerekir.
Özgürlüklerin kullanılması, daha doğrusu kötüye kullanılması suretiyle toplumun huzuru, güvenliği bozuluyor ise, özgürlükler ve özgürlüklerin kullanılması ile toplumun yararı, huzuru, güveni arasında bir denge kurmak, bir uzlaşı sağlamak gerekir.

Ne var ki, bireyin, toplumun ve devletin yararları, her zaman ve her koşulda sabit ve aynı olmadığı gibi, yarar kavramı da kişiye ve zamana göre değişen bir kavramdır. Toplumun ya da devletin yararları bağlamında esas alınan kamu yararı, kamu düzeni, güvenlik, ulusal güvenlik, genel ahlak gibi değerler, öznel nitelikli ve faydacı değerlerdir. Özgürlükleri sınırlandırmak isteyen bir siyasal iktidar, öznel nitelikteki bu faydacı değerleri gerekçe göstermek suretiyle bunu çok kolay şekilde yapabilir.

TBMM’nin gündeminde olan ve bir süreden bu yana kamuoyunda tartışılan ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı incelediğimde aklıma önce bu yazdıklarım geldi. Bu bağlamda ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısı’ ile ilgili en son söyleyeceğimi ilk önce söylemek isterim. Bu tasarının yasalaşmak üzere TBMM’ne sevk edilmiş olmasının nedeni bana göre bu hususta duyulan güvenlik kaygısı değildir. Esas mesele Türkiye’nin süratle sürüklenmekte olduğu baskıcı, otokrat, totaliter rejimin yasal zeminini hazırlamaktır. Hukuki zeminini demiyorum, zira hukuk evrensel bir kavram ve kurum olup, anılan tasarıyla getirilmek istenilenlerin hemen hiçbirinin hukukun evrensel niteliğiyle, hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşır bir yönü yoktur. Dahası bu taslakta düzenlenen pek çok husus Anayasa’nın 9, 12, 13, 15, 19, 20, 21, 22, 25,26, 34 maddeleri hükümlerine açıkça aykırıdır.

Diğer taraftan taslakla getirilmesi öngörülen düzenlemelerin, gerek iç güvenliği sağlamak, gerekse terörle mücadele etmek konusunda yararlı ve gerekli olduğuna da ben şahsen inanmıyorum. Kaldı ki, iç güvenliği sağlamak amacı ile yeni bir yasa yapmaya gereksinme de yoktur. Zira mevcut düzenlemeler, gerek iç güvenliği sağlamak, gerekse terörle mücadele etmek için yeterlidir. Burada asıl amaç terörle mücadele etmekten ve iç güvenliği sağlamaktan daha çok, bunları neden ve gerekçe göstermek suretiyle temel hak ve özgürlükleri sınırlandırmak ve bu yolla siyasal iktidarın kendi güvenliğini sağlamaktır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, liberal anayasacılığın özü, devlet gücünün anayasa ile meşrulaştırılmasına, temel hak ve özgürlüklerin devlete karşı korunması amacı ile siyasal iktidarın sınırlandırılmasına, bu suretle güç temerküzünün önlenmesine dayanır. Esasen siyasi iktidarın önceden belirlenmiş, açık ve genel yasalara göre kullanılması, bütün devlet organlarının hukuka uygun davranması, devlet organlarının ve kamu yetkisi kullananların tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması, ancak böyle bir anayasal sistem içinde sağlanabilir. Bu mekanizmalar ve yine adil ve açık yargılama ilkelerinin işlerliğinin sağlanabilmesi için bağımsız ve tarafsız mahkemeler ile yargıç güvencesinin olması, yasaların anayasaya uygunluğunun yargı tarafından denetlenmesi hukuk devleti olmanın asgari gerekleridir.

Yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen kuvvetler ayrılığı, anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlar sonucu gelişmiş bir teori olmakla, modern anayasacılığın da temelini oluşturur. Kuvvetler ayrılığı, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer erk olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçevesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının vazgeçilmez aracıdır.
Kuvvetler ayrılığı doktrini gereğince, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı organları içinde, en tehlikeli olan, en sübjektif olan, keyfiliğe en açık bulunan organ yürütme organıdır. Tarihte yaşanmış örnekler de, bunun böyle olduğunu göstermiştir. O nedenle, gündemdeki ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısı’ ile yürütme organının/idarenin fazla yetkiyle donatılması, hem yanlış, hem de birey hak ve özgürlüklerinin korunması yönünden son derece tehlikelidir.

Taslak sadece yürütme organını/idareyi fazlaca yetkiyle donatmakla kalmamakta, hukuk güvenliğinin vazgeçilmez güvencesi olan yargı denetimini ve yargıç kararını gerektiren pek çok hususta yargıyı devre dışı bırakmaktadır. Yürütme organına/idareye verilen yetkilerin gelecekte hangi şekilde, hangi amaçla, hangi ölçülerde kullanılacağını bu aşamada öngörmek mümkün değildir. Zira taslakta bütün bu hususlarla ilgili olarak konulmuş hiçbir objektif ölçüt ve tanımlama yoktur. O nedenle taslakta öngörülen düzenlemeler, güvenlik ile hak ve özgürlükler arasında olması gereken dengeyi hak ve özgürlükler aleyhine ortadan kaldırmaktadır. Polis tarafından geçmişte pek çok olayda orantısız güç kullanılmış olduğu dikkate alındığında ise korkutmaktadır.

Hukuk devleti olmanın veya olabilmenin önemli ölçütlerinden olan bir diğer husus, devlet gücünün tezahürünün önceden öngörülebilir ve ölçülebilir olmasıdır. Taslak ile cebir tekeline sahip olan ve devlet gücü kullanan yürütme erkine ve onun emrindeki güvenlik güçlerine tanınan geniş yetkilerin ileride nasıl kullanılacağı belirsizdir. Bu belirsizlik, yönetilen konumundaki bizlerin, devlet gücünün, bu gücü kullanacak olanlar tarafından nasıl kullanılacağını öngörmemizi ve ölçmemizi belirsiz kılmaktadır.

Hukuk, toplum yaşamını hemen her alanda ve değişik konularda düzenleyen, toplumsal ilişkilerde ve yönetim işlerinde hukuka uyulmasını kimi zaman emreden, kimi zamanda tavsiye eden, bu amaçla yöntemler ve araçlar geliştiren bir disiplindir. Normatif ve sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayandırılmaması, sosyolojik, ekonomik, siyasal ve teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanması ve buna göre kendisini değiştirerek bireyin, toplumun ve devletin gereksinimlerini karşılaması gereken hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir.

Hukuk düzeni, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan da, toplum içinde ve birlikte yaşamanın güvencesidir. Hukuk düzeninde ortaya çıkacak herhangi bir aksama, toplumun düzenini olumsuz yönde etkileyeceği gibi, bireyin güvenliğini ve özgürlüğünü de tehlikeye sokacaktır. Zira hukuk düzeni, toplumda barışı, güveni, eşitliği, adaleti ve özgürlüğü sağlamanın ‘olmazsa, olmaz’ aracıdır.

Birey hak ve özgürlüklerinin en büyük düşmanı, hemen her zaman ve her toplumda siyasi iktidarlar olmuştur. Zira iktidar, iktidar sahiplerini bozan, şaşırtan, başını döndüren, bozuldukça, şaşırdıkça, başı döndükçe totaliterleştiren bir olgudur. Leeds Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Zygmunt Bauman’ın Türkçeye ‘Siyaset Arayışı’ olarak çevrilen ‘In Search of Politics’ isimli kitabında işaret ve ifade ettiği üzere, totaliter her eğilim bir merdivene gereksinme duyar. Bu merdiven ideolojidir, yapılan vaatlerdir. Merdiveni kullanıp bir kez tepeye çıktıktan ve yıldızları görmeye başladıktan sonra iktidarın artık merdivene ihtiyacı kalmaz. Çıkabileceği en yüksek yere çıkmıştır çünkü. Rusya’da Komünistlerin, Almanya’da Nazilerin, İtalya’da faşistlerin iktidara gelmezden önce kullandıkları ideolojik argümanlar ile vaat ettiklerini, iktidara geldikten sonra yaptıkları ile karşılaştırmak, bu tespitin doğruluğunu anlamak için yeterlidir.

‘Totalitarizmin Kaynakları’ isimli kitabında Hannah Arendt, bu durumu şu sözlerle ifade eder: ‘Dinleyici kitlesini tamamıyla etkisi altına alan şey Lenin’in düşünceleri ya da hitabet gücü değil, mantığın karşı konulmaz gücüydü… Bu mantık çok güçlü bir ahtapot gibi sizi dört bir yandan yakalar, kendinizi onun kollarından çekip kurtarmaya gücünüz yetmez; ya teslim olmanız ya da tam bir yenilgiye uğradığınızı kabul etmeniz gerekir.’

Arendt bu açıklamalarının ardından şu yorumu yapar: ‘Buz gibi akıl yürütme ve mantığın karşı konulmaz gücüyle son derece uyumlu bir biçimde, işçiler Bolşevik yönetimi altında Çarist baskı döneminde kendilerine ihsan edilmiş hakları bile kaybettiler; Alman halkı da, Alman ulusunun hayatta kalması için gerekli olan asgari gerekleri umursamayan bir savaş halinin eziyetini yaşadı.’

Zygmunt Bauman ve Hannah Arendt’in işaret ve ifade ettiği üzere, totaliter her eğilim sonuç itibarıyla Almanya, İtalya ve Sovyetler örneğinde gördüğümüz türden toplumları yaratır. Böyle toplumlarda, iktidar, akıl yürütmeyi, fikir mücadelelerini ve çıkar çatışmalarını silindir gibi ezer geçer, zahmetli, emekli, yorucu tümevarım, deney, sınama, denetleme, dengeleme gibi süreçlere gereksinme duymaz, ben her şeyi bilirim ve yaparım anlayışı ile tümdengelim yöntemi her şeye egemen olmaya başlar.

Bütün bunları şunun için anlattım. Totaliter eğilimin önünü kesecek, ona iktidar olma şansı vermeyecek tek araç, tek model anayasası olan devlet değil -zira geçmişte Sovyetler, İtalya ve Almanya, günümüzdeki diğer benzeri örneklerinde olduğu gibi, totaliter devletlerin de anayasası vardır- anayasal devlettir, liberal/anayasal demokrasidir.
Demokratik rejimlerde, devlet/kamu yetkisini kullanmanın sınırlarının iyi belirlenmesi gerekir. Liberal demokrasiler çoğunluk iradesinin temel hak ve özgürlüklerle sınırlandırıldığı ve kayıtlandığı siyasal sistemlerdir. Özgürlükler, çoğunluğun insafına, siyasal iktidarların keyfine bırakılamaz. Onun için temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, hukuku, yargıyı siyasi tartışmaların ve hesapların değişen kaderine bağlı olmaktan çıkarmak, bunları siyasi iktidarların ve çoğunluğun ulaşabileceği alanının dışına taşımak gerekir.

Bütün bu nedenlerle, taslak ile getirilmeye çalışılan düzenlemeler, iç güvenliği sağlayamayacağı gibi terörü de durdurmaz. Sadece hak ve özgürlüklerin sınırlanması sonucunu doğurur. Bunu yapmak suretiyle ülkeyi güvenli bir ülke haline değil, yasaklar ülkesi haline getirirsiniz. Bu da bir yönetme tekniğidir. Bu yolla ülkeyi bir süre yönetebilirsiniz. Ama bir süre sonra yönetemez duruma gelirsiniz. Neden mi? Nedenini Joseph Branders, Türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmediğim ‘Free Speech In An Open Society / Açık Bir Toplumda İfade Özgürlüğü’ isimli kitabında şöyle açıklıyor: ‘Düzen bozulduğu zaman ceza korkusu ile yeniden düzeltilemez. Düşünce, umut ve hayal gücünü vazgeçirmeye kalkmak tehlikelidir. Çünkü korku baskıyı, baskı nefreti besler. Nefret istikrarı tehdit eder ve hatta giderek ortadan kaldırır. Güvenlik, ancak ve ancak söz konusu sıkıntıların ve önerilen çarelerin açık ve özgürce tartışılması ile sağlanabilir….’

Branders’ın ifade ettiği üzere, özünde baskıyı, özgürlükleri kısıtlamayı amaçlayan, bu amaçla olağanüstü yetkileri içeren özel yasalarla terörü durduramayacağınız gibi iç güvenliği de sağlayamazsınız. Zira baskı, daha fazla baskıyı, daha fazla baskı nefreti ve sonuçta kopmayı getirir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Ulusların, uluslar üzerindeki baskısı, ulusları birbirinden koparmıştır. Erkeğin, kadının üzerindeki baskısı, cinsiyetleri birbirinden koparmıştır. Irkların, ırklar üzerindeki baskısı, ırkları birbirinden koparmıştır. İnsanın, doğa üzerindeki baskısı, doğayı insandan koparmıştır, koparmaya devam etmektedir. İklim değişiklikleri, sel felaketleri bundan dolayıdır. Yani baskının olduğu her yerde, kopma vardır. O nedenle, çözüm baskı değil, özgürlükleri tanımak, güvence altına almak, sınırlarını genişletmektir. Zira özgürlüğün olduğu yerde kopma değil, aşma vardır.

Dileriz sağ duyu hakim olur, bu taslağın yasalaştırılmasından vazgeçilir, bu ülkenin bir yasaklar ülkesi değil, hak ve özgürlükler ülkesi olmasının yolu tutulur.

Değil ise ne mi olur? Bizi bu dünyadan indirirler!

Bu yazı toplam 18363 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2017 Gerçek Gündem | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.